UYGULAMA ÖZETİ

  • Suriyeli mülteciler, komşu ülkelere sığınırken çeşitli zorluklarla karşılaşmışlardır. Bazı ülkelerde, mültecilerle nasıl başa çıkılacağı konusunda anlaşmazlıklar yaşanırken, mültecilerin çoğu yaşamlarını güvence altına almak ve günlük geçimlerini karşılama sorumluluğu ile yüzleşmektedir.
  • Türkiye’deki bazı tahminler; Suriyeli mültecilerin yüzde 50’sinden fazlasının çalışma yaşında olduğunu ve işsizlik oranının yüzde 17’yi aştığını göstermektedir. Diğer taraftan bu tahminler, Türk Hükümeti ve işverenlerin mültecileri istihdam ederken ve onları işgücü piyasasına entegre ederken karşılaştıkları problemlerin çözümünde karşılaşılan sorunların ve zorlukların oranlarını da içermektedir.
  • Çalışma, öncelikli olarak Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecilerin geçim kaynaklarını ortaya koymaya çalışmaktadır. Üç milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan bir ülke olarak Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecilerin sayısı, coğrafi dağılımı, demografik özellikleri ve istihdam durumu da çalışmada sunulan diğer konulardır.
  • Çalışmanın temel amacı, Türkiye işgücü piyasasındaki Suriyeli mültecilerin sorunlarını tanımladıktan sonra onların gelir kaynaklarının geliştirilmesine dair zorlukları ortaya koymaktır. Böylelikle, gelir kaynaklarının geliştirilmesi konusunda başlıca engeller tespit edilebilecektir. Aynı zamanda, bu alanda kalkınmaya katkıda bulunacak çeşitli mekanizmalar ve programlar oluşturulacaktır.
  • Çalışmanın hedefine ulaşması için, gelir kaynaklarının tespitinde; Türkiye’de bulunan sivil toplum kuruluşlarında (STK) çalışan Suriyeli bireylerin yanı sıra Türkiye’de farklı sektörlerde aktif iş sahibi olan (94) Suriyeliden oluşan bir ekibin temsil edildiği bir şablona itimat edilmiştir.
  • Çalışma, Türkiye piyasasındaki Suriyeli mültecilerin istihdam durumunu yansıtan birçok önemli bulguyu yansıtmaktadır. Ayrıca iş kanunları, fiziksel çalışma ortamları, çalışan ücretleri ve tazminatları bağlamında gelir kaynaklarının gelişmesini olumsuz etkileyen birçok zorluğu ortaya koymuştur. Aynı şekilde çalışma içerisinde, Türkiye piyasasında karşılaşılan istihdam sorunlarını gösteren birçok zorluğa da değinilmiştir. Ayrıca, Suriyeli mültecilerin kendisinden başka Türk Hükümeti, yerel ve yabancı STK’larca oluşturulan bir grup ana aktörle ilgili geçim kaynaklarının geliştirilmesini engelleyen bazı sorunların varlığına dikkat çekmiştir.

Bu bağlamda söz konusu zorluk ve sorunların en önemlileri şöyle sıralanabilir;

-               Suriyeli mültecilerin çalışmasıyla ilgili yasal yükümlülüklerin belirsizliği ve eksikliği.

-               Devlet kurumlarının gelir kaynaklarının oluşturulması için etkin bir politika izlememesi.

-               Suriyeli sivil toplum kuruluşları ile Türk Hükümeti arasındaki iletişimin zayıf olması.

-               Suriye ve Türkiyeli sivil toplum kuruluşları arasındaki iş birliği ve koordinasyonun zayıf olması.

-               Suriye muhalefeti açısından gelir kaynağı olabilecek sektörlerde etkili bir temsilcilerinin olmaması.

Diğer yandan gelir kaynaklarının geliştirilmesine yardımcı olan mekanizmalarla sahadaki faktörler arasındaki sorunların varlığına da değinilmiştir. Bu bağlamda en önemlileri şöyledir;

-               Suriyeli mültecilerin küçük projeler de desteklenmesine yönelik kolaylık sağlanması.

-               Suriyeli mültecilerin yetenek ve becerileri üzerine bir veri bankasının oluşturulması ve periyodik olarak güncellenmesi.

-               Türkiye’deki yetkili makamlar tarafından tanınan Suriyeli işçiler için bir sendikanın kurulması.

-               Proje sayısını arttırmak ve iş fırsatı yaratmak üzere Suriyelilere yönelik bankacılık ve yatırım prosedürlerinin kolaylaştırılması.

-               Türk ve uluslararası kuruluşlar tarafından Suriyeli mültecilere yönelik mesleki gelişim programları oluşturulması.

-               Gelir kaynaklarının geliştirilmesi için Suriye göç fonu ve tecrübelerinden yararlanma sürecinin başlatılması.

-               Suriyeli ve Türk yatırımcılar arasında büyük ortaklı endüstriyel projelerin oluşturulması.

Çalışma içerisinde; küçük ölçekli işletmelerin oluşumu, desteklenmesi ve finansmanına yönelik programları, mesleki ve teknik eğitim programlarını ve yoksul aileler için ekonomik güçlendirme programları gibi gelir kaynaklarının geliştirilmesine yönelik odaklanılması gereken başlıca ekonomik sektör ve programlar sunulmuştur.

  • Çalışmanın sonuç bölümünde, Suriyeli mültecilerin istihdam sorunlarını çözmek ve engelleri aşmak adına ana gelir kaynaklarına dair bir dizi önemli tavsiyeye yer verilmiştir.

Burada Türk Hükümeti’ne yönelik tavsiyeler önem arz etmektedir ve şöyle sıralanabilir;

-               Suriyelilerin istihdamı için veri tabanı oluşturmak ve ilgili taraflarca erişilebilir kılmak,

-               Suriyeli mültecilerin çalışma kabiliyetlerinin değerlendirilmesi için uygun kanallar oluşturmak,

-               Taahhütlü bir istihdam için mesleki eğitim programları uygulamak,

-               Türkiye İşçi Sendikası’nın gözetiminde Türkiye’deki Suriyeli İşçiler Birliği’ni kurmak,

-               Suriyeli mültecilerin istihdam durumuna ilişkin kurum ve kuruluşları desteklemek, gerekli fonları ve kolaylıkları sağlamaktır.

STK’lar tarafından yapılan öneriler şöyledir;

-               Geçim kaynaklarına yönelik programların sürdürülmesi ve geliştirilmesi için mekanizmalar ortaya koymak,

-               Girişimcilere finans sağlamak için kooperatif fonu oluşturmak,

-               Çalışma yaşına ulaşan Suriyeli mültecilerin, işgücü piyasasındaki hak ve görevleri hususunda medya aracılığıyla toplumsal bilinçlendirme kampanyaları yürütmek,

-               Savunmasız mülteci gruplara iş imkânları oluşturmak için gelir kaynakları sağlamak.

İşverenler tarafından yapılan öneriler ise şöyledir;

-               Tüm sektörlerle ortak ekonomik projeler kurabilmek için Suriyeli ve Türk iş verenler arasında koordinasyon ve iş birliğinin sağlanması,

-               Suriyeli mülteciler için mesleki eğitim ve gelişim programlarının desteklenmesi,

-               Suriyeli mültecilerin istihdamında insani boyuta odaklanılması, yasal ve maddi statülerinin sömürülmesinin engellenmesi.

 

Daha fazlası için tıklayın

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Suriye, Türkiye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F10,F72
  • Kadromuz Muhammed Abdullah
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E59

UYGULAMA PLANI ÖZETİ

  • “Özerk yönetime” bağlı askerî oluşumlar, referansını birçok faktörden almaktadır. Bunlar totaliter siyasi eğilim taşıyıp toplumsal bir dayanaktan yoksundur. Bu faktörlerin referans alınmasının nedeni halkın ihtiyaçlarından kaynaklı veya halkı temsil etmekten ziyade bir “siyasî proje” ve “yerelde bazı güçleri güçlendirme” amacın peşindedir. Bahsi geçen referansı genel olarak iki ana temele dayandırabiliriz. Birincisi, Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve önceki ismiyle "KCK - ROJAVA" şimdiki adıyla "TEV-DEM" in dayandığı siyasi temeller, askeri yapılara referans oluşturmaktadır. İkincisi, askeri kanadın, öz yönetimin yasama ve yürütme sistemine bağlanmasıdır.
  • PYD örgütüne bağlı askerî oluşumların askerî anlamda başlangıçlarını iki döneme ayırabiliriz:
  • İlk olarak, 2004 sonrası bazı köylerde meydana gelen ayaklanma sonrası küçük hücreler oluşturulmuştur. Ancak Suriye devrimi öncesi örgüte bağlı herhangi bir askerî oluşum veya örgüt ortaya çıkmamıştır, ve örgütün eleman devşirme gibi tüm askerî faaliyetleri PKK’ya bağlı olarak yürütülmüştür. İkinci dönemin ilk ipuçlarını ise Hebat Diriki liderliğindeki “Devrim Gençleri Harekâtı” adlı örgütün saflarında PYD’nin organize olarak askerî faaliyet yürütecek hücreler oluşturmasıyla başladığını söyleyebiliriz.
  • Özerk yönetime bağlı askerî oluşumların sağladıkları askerî kontrol, iç (istikrarı destekleme hususunda rejim ile özerk yönetim arasındaki yapılar üzerindeki çifte standartın uygulanması) ve dış faktörlerin (uluslararası koalisyonun desteği) etkileşimlerinin bir sonucu olmasına rağmen, sadece bu faktörlere indirgenemez. Kendinden kaynaklı boyutları ihmal etmemek gerekir.
  • YPG ile YPJ, özerk yönetime bağlı askerî güçlerin omurgasını oluşturmaktadır. Bu iki örgütün askerî ve fikrî eğitimi PKK tarafından sağlanmıştır. Savaşçı sayıları ise 20 ile 30 bin civarındadır. Hiyerarşik yapılanmasıyla ilgili tecrübesini de PKK örgütünden elde etmiştir. YPG’nin iç yapısında iki akademinin varlığından söz edilebilir; biri erkeklere diğeri ise kadınlara özel olup “Şehit Şeylan Akademisi” adını taşımaktadır. Buna bağlı olarak, birden fazla akademinin varlığından bahsedilebilir.
  • 2017 yılı itibariyle özerk yönetim içerisinde yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Bu kapsamda, yeni askerî alayların oluşturulması teşvik edilmiştir. Bu eğilim, uluslararası koalisyonun devreye girmesi ile başlamıştır ve ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) destek vermesi ve YPG ile SDG’nin daha geniş alanları kontrol etmesiyle daha da artmıştır. YPG’nin kendi elemanlarına uyguladığı sistemler ile bugüne kadar ortaya çıkan grupların yapılanmaları karşılaştırıldığında aralarında bariz farklar görünmemektedir. Söz konusu gruplar şu şekildedir: Tîm, takım (üç timin biraraya gelmesiyle oluşmuştur), bölük ( 4 ya da altı takımdan oluşur), tabur (dört ile sekiz bölükten meydana gelmektedir, kişi sayıları 40 ile 50 asker arasındadır), alay (dört ile sekiz taburdan meydana gelir, kişi sayıları ise 300 ile 400 asker arasındadır.)
  • Etkili ve ana askerî güçler arasında Öz Savunma Güçleri(HPX) de (zorunlu askerlik olarak) yer almaktadır. Özerk yönetimin Sosyal Sözleşmesi içerisinde yer alan Öz Savuma ve Koruma Heyeti’nin 21.01.2014 tarihinde verdiği karar sonucu ve 13.07.2014 tarihinde de yasama kurulu tarafından Öz Savunma Kanunu’nun kabul edilmesi sonrasında, gençleri “zorunlu hizmete” sevk etme görevini Öz Savunma Heyeti üstlenmiştir.
  • El-Cezire Kantonuna bağlı Öz Savunma ve Koruma Heyetinin eş başkanı Rizan Kilo, askerî alayların oluşturulmasındaki amacı; resmî bir şekilde tanınmış ve tüm detaylarıyla disiplinli “eğitim ve inzibat açısından üstün seviyede askerî güç oluşturmak” diye belirtmektedir.
  • El-Cezire Kantonundaki eğitim kurslarının sayısı 29’a ulaşmıştır. Bu kursların ilki 20.11.2014 tarihinde açılmış iken 29. Kurs 21.07.2017 tarihinde açılmıştır. Aynu’l Arap/ Kobani’de ise 8 eğitim kursu açılmıştır. İlk kurs, 20.06.2016 tarihinde başlamış olup son eğitim kursu ise 10.10.2017 tarihinde yapılmıştır. Afrin’de de ilki 05.07.2015 tarihinde ve sonuncusu 05.06.2017 tarihinde olmak üzere toplamda 10 eğitim kursu düzenlenmiştir.
  • YPG’ye lojistik destek sağlamak adına sahada pratik hizmetlerini başlatmasından sonra, Heyet, eğitim süresi sonra eren gençler arasından güvene dayalı seçim yapmaktadır. Ayrıca akademik ve askerî kurumların binalarını da restore etmektedir.
  • Eskiye göre kıyaslandığında, “Öz Savunma Heyeti’nin” Afrin Kanton’unda daha yoğun bir çabayla özel kuvvetler oluşturmaya odaklandığı gözlemlenmektedir. Söz konusu heyet, zorunlu askerlik hizmetine sevk edilmiş askerler arasından “özel kuvvetler” oluşturmaktadır. İş bu raporu hazırlama tarihine kadar söz konusu özel kuvvetlerden 3 grup mezun edilmiştir.
  • Erkeklerin askerlik hizmet dönemi 18 yaşında başlar ve belirlenen süreyi tamamlamak ya da muaf kılınmak, kişinin 40 yaşını aşması ile sona erer. Ayrıca kadınlar da gönüllü olarak bu hizmete dahil olabilmektedir.
  • “Askerî İnzibat Birimleri, Öz Savunma Heyeti’ne bağlıdır. Bu grup, “Askerî Polis” (İnzibat) kolluklarına tekabül eder. Görevlerinden bazıları: “zorunlu askerlik hizmetinden firar etmiş” kişileri yakalamak, hizmet dönemi gelmiş kişilere tebliğde bulunmak veya yargı ile ilgili konularda yakalama kararlarını yerine getirmektir. Yakalama eylemleri askerî sevk idaresi ile koordineli bir şekilde yürütülmektedir.
  • YPG örgütune bazı yabancı örgütler de destek vermektedir. En başta gelen Küresel Özgürlük Taburu, 10.06.2015 tarihinde Rasu’l Ayn/Serekaniyye’de oluşturulmuştur ve mensupları farklı uyruk ve ideolojilerden oluşmaktadır. Marksist Leninist Komünist Parti “MLKP” ve Türkiye İşçi ve çiftçi Sosyalist Ordusu ise çoğunlukla Türk sol kesiminden meydana gelmektedir. Bunların yanı sıra Avrupa’da yaygın olan sol hareketlere mensup bireyler de bulunmaktadır; BOB KRO(BCB) tugayının İngiliz sendika lideri ile “Henri Krasucki” tugayının Fransız komünist lideri gibi.
  • Haseke ilinde (Suriye’nin doğusunda) Hristiyan güçlerle YPG arasında ittifak ilişkisi bulunmaktadır. Haseke’deki Hristiyanların siyasî eğilimleri ile askerî ittifaklarını belirleyen 3 ana faktör bulunmaktadır: 1) Etnik kimlik, zira kendileri Arap veya ayrı bir millîyet Hristiyanlardır. 2) Asurîler, Süryaniler ve Ermeniler olarak Hristiyan etnik farklılıklar. 3) Hristiyan mezhepleri ve kilise bağlantıları.
  • “Batı Kürdistan Konseyi” örgütünün Kürtlerin bulunduğu şehir ve bölgeleri kontrol altına almasıyla birlikte, merkezî güvenlik gücü olarak “Asayiş” oluşturulmuştur. Bu gücün faaliyetleri ise rejim güçlerinin Aynu’l Arap “Kobani”, Rumeylan ve el-Malikiyye(Derik) şehirlerinden çekilmesiyle başlamıştır. Asayiş, kendisinin Kürt Millî Konseyi ve Batı Kürdistan Konseyi’nden oluşan yüksek Kürt Komisyonuna bağlı olduğunu kuruluşundan itibaren ilan etmiştir. Şimdi ise, Demokrat Suriye Konseyi ve Özerk Yönetim bünyesindeki yasama konseyine bağlı olduğunu ilan etmektedir. Trafik polisi (Trafik), Terörle Mücadele (HAT), Kadın Asayiş, Kontrol Noktaları Güvenliği ve Organize Suçlarla Mücadele şubesi gibi kurumlar da asayişe bağlıdır.
  • Terörle Mücadele Birlikleri’nin (“Hızlı Müdahale Güçleri – HAT” olarak da bilinir) görevlerini şöyle sıralayabiliriz: “Rojava şehirlerinde meydana gelen kaçırma, terör, intihar girişimleri vs. güvenlik olaylarıyla ilgilenmek, YPG ile SDG saldırı birliklerine takviye ve destek sağlamak, ayrıca gözlem faaliyetlerinde bulunmak ve suçluları yakalamaktır.
  • El-Cezire ve Aynu’l Arap kantonlarından 500 delegenin katılımıyla oluşturulan Kadın Asayiş, ilk genel kongresini 26.10.2016 tarihinde gerçekleştirmiştir.
  • Öz Koruma Birlikleri (HPC): Özerk yönetim literatürüne göre birliklerin bu adı taşıma nedeni; kendilerini “Toplumun özü” olarak görmeleridir. Görevleri ise: söz konusu birliklere bağlı komitelerin kendi bölgelerinde yaşanan güvenlik olayları kaynaklı saldırılara karşı, kendi mahalleleri ve bölgelerini korumasıdır. Koruma yöntemleri ise mahallere giden yollara kontrol noktaları kurmaktır ve bölgede şüpheli bir şekilde hareket eden kişiler ile ilgili bilgiler toplamaktır.
  • “Rojava Mayın İmha” Örgütü (RMCO), asayiş bünyesi içerisinde yer alan mayın imha ekipleri ile birlikte çalışırak kırsal veya çatışma yaşanmış bölgelerde bomba ve mayınları temizleme ve etkisiz hale getirmekle yükümlüdür. Faaliyete başladığı 2014 yılından beri asayiş bünyesi içerisinde yer alan bomba imha ekipleri ile birlikte 51 km2‘lik alanı mayınlardan temizlemiştir ve 8704 adet mayını etkisiz hale getirmişlerdir.
  • Şüphesiz yukarıda zikredilen güvenlik ve askerî yapılar, özerk yönetimin kılcal damarlarını oluşturmaktadır. Ancak, YPG’nin bölgedeki diğer unsurlarla kurduğu askerî ittifak, söz konusu yapılara farklı boyut kazandırmıştır. Çünkü, söz konusu ittifak (omurgasını YPG’nin oluşturduğu ve yönettiği ittifak) genel olarak Suriye denkleminde, özel olarak da “terörle mücadele” konusunda etkisini giderek arttırmaktadır. Burada, uluslararası koalisyonun kara ve saha çatışmalarında bu ittifakı görevlendirilmesi dönüm noktası olarak düşünülebilir.
  • YPJ, YPG ve kendisi ile ittifak içinde olan “SUTORO” örgütlerinin yanında Suriye Demokratik güçlerinin kuruluş toplantısına katılanlar arasında: Devrim Ordusu, Süryani Askerî Konseyi “MSF”, Sanadid ordusu, Rakka Devrimcileri cephesi (eskiden Rakka Devrimcileri Tugayı), Kuzey Güneşi Taburları, El-Cezire Tugayları Birlikleri, Tahrir Tugayı ve 99. piyade Tugay bulunmaktadır. Suriye Demokratik Güçleri’ne daha sonra birtakım gruplar da katılmıştır. Bu gruplardan, Özgür Subaylar Topluluğu (Hüsam el-Avak), Minbiç Askerî Konseyi (Minbiç Devrimcileri, Cündül Haremeyin Tugayı, Fırat Tugayları Toplulukları, Kusay Tugayı ve Minbiç Türkmenleri Taburu’ndan oluşmaktadır) ve Aşiretler Ordusu başlıca gelenlerden sayılabilir. Nuhbe (elitler) denilen güçler ise Suriye Demokratik Güçleri ile ittifak halindedir.
  • Suriye Demokratik Güçleri(SDG)’nin oluşturulması, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinden daha iki hafta geçmeden ilan edildi. SDG’nin oluşmasının ilanından iki gün sonra,12.10.2015 tarihinde, ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü; “ABD’ye ait C-17 tipi kargo uçakları, askerî destek malzemesi içeren 100’den fazla konteyneri Haseke iline havadan bıraktı.” bildiriminde bulundu.
  • Resmi açıklamalara göre ABD’nin söz konusu silah desteği, Kürdistan Yurtseverler Birliği Partisi (YNK) eski sekreteri Celal Talabani’nin yeğeni “Lahur Şeyh Cengi’nin” planlaması ve koordinasyonu neticesinde gerçekleşmiştir.
  • SDG’nin kuruluşunun ilanı, PYD örgütünün Haseke kırsalı, Rakka ve Afrin kırsalındaki Arap çoğunluklu bölgelerde kontrolü sağlaması ve Pentagon’un “Suriye’de savaşan askerlere yurtdışı eğitimi” programını iptal ettiğini ilan etmesinden 11 gün sonra yapılmıştır.
  • SDG’nin varlığının şu ana kadar devam etmesindeki ana nedenlerden biri; ABD’nin kendisine verdiği destektir. Bu desteğin arkasında birçok yön bulunmaktadır. Böylece, SDG’nin yapısı sağlamlaştırılmış ve yeteneklerini geliştirmesini sağlanmıştır. Çatışmalar esnasında havadan destek vermek ve PYD birliklerini herhangi bir karşı saldırıdan korumak ile başlayan bu destekler, SDG’nin kontrol bölgelerine askerî uzman ve danışmanlar göndermek, Deniz Piyade Kolordusu (MARINES) ve ABD güçlerinin gönderdiği çeşitli unsurlar ile devam etmiştir. Bu desteklerle birlikte uluslararası koalisyon yönetiminin SDG ve PYD güçlerine silahlı desteği de devam etmiştir. Ayrıca, Haseke, Halep ve Rakka kırsallarında da sayıları 5-6 arası olan askerî üsler de inşa edilmiştir.
  • SDG güçlerine sunulan dış destek üç boyuttan oluşmaktadır: silah desteğinin verilmesi, askerî üsler kurulması ve ABD’nin SDG’ye hiçbir kimsenin kendisini tehdit edemeyeceğine yönelik söz vermesidir.
  • SDG bünyesinde sayıları 500’den fazla olan yabancı danışmanlar bulunmaktadır. Bu danışmanlar, YPG ve SDG güçlerini eğitmek için birincil olarak ABD ve Fransa’dan, ikincil olarak da İngiltere’den gönderilmiştir.
  • Suriye kuzeyinde inşa edilmiş kalıcı ABD üslerinin sayıları 5 - 6 üs olarak bilinmektedir.
  • SDG, bünyesinde bulunan güçlerin sayısını detaylı bir şekilde bildirmemiştir. Tahmine dayalı olarak medyadaki açıklamalara dayanarak sayı vermek veya SDG adına savaşan bazı askerî grup komutanlarının açıkladığı sayıları esas almak doğru değildir. SDG veya onun adına savaşan diğer askerî grupların sayıları net olarak bilinmemekle birlikte, diğer gruplarla birlikte toplam sayıları 60 ile 70 bin arası olduğu değerlendirilmektedir.
  • SDG, para karşılığında gönüllü hizmet edecek gençleri kabul etmeye veya zorunlu askerî hizmete almaya 02.01.2016 tarihinde başlamıştır. 16.02.2017 tarihine kadar 12 askerî eğitim düzenlenmiştir. Bu eğitime katılımın çoğu, El-Şedadi şehri ile Rakka ve Deyru’z-Zor illerinden olmuştur.
  • SDG’nin kuruluşunun ilanından itibaren, askerî teşkilatlara katılacak olan unsurların alt gruplara katılmasına izin verilmemiştir. Bunun yerine, doğrudan SDG’nin kendi bünyesine katılmışlardır. Bundan dolayı, SDG bölgede diğer gruplara katılmak isteyen kişileri engellemiştir. Buna örnek olarak, el-Gad (تيار الغد) akımına bağlı       el-Nuhba (قوات النخبة) güçleri ile yaşanan olaylar verilebilir . Ancak Hristiyan askerî güçleri ve Sanadid güçleri bu engellemeden müstesna kılınmışlardır.
  • SDG güçlerinin yapılanması şöyledir: 1) Askerî Konsey: SDG’yi oluşturan tüm askerî teşkilat ve grupların temsilcilerinden oluşmaktadır. 2) SDG Genel Komutanı. 3) SDG Genel Komutanlığı: ihtiyaca göre 9 - 13 arası üyeden oluşmaktadır. 4) Askerî İnzibat Komisyonu: YPG gibi SDG de askerî alaylar oluşturmaya yönelmemiştir. SDG, şimdiye kadar bir istisna olarak Haseke ilinde “El-Cihiş Aşireti” mensuplarından 200 kişilik genç özel bir alay oluşturmuştur.
  • SDG’nin bugüne kadar askerî alaylar oluşturmasının önündeki temel engel ile devrimin başından bu yana geçen 6 yılda Suriye muhalefetinin birleşmesinin önündeki engel aynıdır. Zira 2015 yılında oluşan SDG, aslında kendi içinde birçok gruptan oluşan bir askerî konseyden ibarettir. Düzenli alaylar oluşturmak için SDG’yi oluşturan söz konusu alt grupların entegre olması gerekir, fakat bu durum bugüne kadar gerçekleşememiştir.
  • SDG’nin oluşumu üzerinde detaylıca durmak, bu oluşumun bünyesi içinde ortaya çıkan farklı problemlerin nedenlerini açığa kavuşturur.
  • SDG, birden fazla gücün birleşmesiyle vücut bulmuştur. Bu güçlerin bazıları aşiret olmakla beraber, Rakka ve Halep’in kuzey kırsalındaki bazı gruplar örneğinde olduğu gibi bazıları da aşiret üstü yapıya sahiptir. Hristiyan güçleri gibi dini yapıda olanlarla birlikte yapıları millîyetçi mağduriyete dayanan gruplar da vardır.
  • SDG’nin yapısı altında bulunan alt gruplar arasında yapısal sorunların olduğu görülmektedir. Şu ana kadar devam eden ancak dondurulmuş olan bu sorunların bir tarafı her zaman YPG olmuştur. Söz konusu sorunlardan bazıları, SDG’nin oluşumundan önceye dayanır. Özellikle YPG ile Sanadid ordusu arasında, SDG oluşumundan sonra “Aşiretler Ordusu” ile ve daha sonra Tahrir Tuğrayı ile büyük sorunlar meydana gelmiştir. Rakka operasyonu esnasında da YPG ile el-Gad Akımına bağlı el-Nuhba güçleri arasında sorunlar olmuştur.
  • Rakka Devrimcileri Cephesi (eskiden Rakka Devrimcileri Tuğayı) YPG’nin en eski müttefiklerinden birisidir. YPG’nin Mart 2013’te Rakka’yı ele geçirerek rejim güçlerini oradan tamamen çıkartmasında, Rakka Devrimcileri Cephesi’nin önemli rolü vardır.

GİRİŞ

Demokratik Birlik Partisi(PYD), fonksiyonu ve varoluşu itibariyle Suriye sahnesinde daima sorunlu bir topluluk olmuştur. Örgütün “siyasî ve askerî varlığı ile ilişkilerinin ve ittifaklarının büyümesi” genelde siyasî projesini, özelde de kurumsal ve özerk yönetim içindeki etkileşimlerini değerlendirirken önemli bir faktör olmuştur. “Demokratik tecrübe ve deneyimini” ileri sürerek bu deneyimi ihraç ettiğini iddia etmesine rağmen, oluşumunu totaliter düşünce sarmıştır ve toplumsal ve siyasal birliğinden yoksundur. Bu da, askerî ve idarî tüm faaliyetlerinin sadece kendisine bağlı kılmaktadır ve kendi uzantılarıyla sınırlandırmaktadır. Ayrıca terör örgütü listelerinde yer alan ve komşu ülkelerinin başlıca güvenlik tehdit kaynaklarından biri olan PKK ile PYD aralarındaki fikrî bağların değil daha çok örgütsel bağın varlığını inkâr etmektedir. Bu durum, kendi ifadelerinde yer almamasına rağmen bu örgütün Suriye sınırlarını aşan bir örgüt olduğuna yönelik yaklaşımı güçlendirmektedir.

Örgütün ifade edilen sorunlu oluşumu; askerî ve idarî yapılar ile destekli "yerel yönetim tarzı" eşliğinde süregelmiştir. Bu yapının unsurlarından belki de en önemlisi güvenlik güçleri ile bu bağlamda yapılan anlaşmalar, iç ilişkiler, örgütsel yapılanmalar ve referans dayanaklarıdır. Söz konusu yapılanma özerk yönetimin kılcal damarlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle, örgütü tanıma ve değerlendirme açısından duyulan ihtiyaç bu dosyanın önemini arttırmaktadır. İş bu çalışma söz konusu örgütün yapılarını detaylıca masaya yatırıp incelemiştir. Aynı zamanda, oluşum ve gelişim süreçlerini de ele alarak bu süreçle birlikte oluşan sorun ve sorunsalları da irdelemiştir.

Bu sistem öz yönetimin omurgasını oluşturmaktadır. Bu çalışmada, sorunun belirlenmesi ve açığa çıkartılıp değerlendirilmesi gerekliliğine bağlı olarak; yapının oluşum süreci ve problemlerini ele almak gerekiyor.

Bu çalışma, söz konusu yapı ile ilgili birbiriyle entegre olmuş veri tabanı oluşturmasından dolayı önem arz etmektedir. Bu durum örgüt hakkında bilimsel ve nesnel analizler yapmak, yapıları ve birbirleriyle tutarlılıklarını incelemek, ulusal ve uluslararası siyasî hedeflerinin birbiri ile ne kadar uyumlu olduğunu ölçmek hususlarında daha gerçekçi yaklaşımlar getirmeye katkıda bulunmaktadır. Ayrıca çalışmanın içerdiği üç bölüm aracılığıyla yerel ve bölgesel karar sahiplerine, bu yapıların doğası, meşruiyetleri, istikrarı sağlamaları veya tehdit oluşturmaları hakkında tanıtıcı bir rehber niteliğindedir. Böylece bu çalışma, örgüt yapılarının başta gelen etkileşimleri, yapılanmaları, ilişkileri ve dış desteklerinin yanı sıra, iç ilişkilerini ve bu ilişkilerin güvenlik bünyesini güçlendirme veya zayıflatma etkisini incelemektedir.

Derinlemesine araştırmaya ve mülakatlara dayanan bu çalışma üç ana bölüme ayrılmıştır. Bu ana bölümlere girmeden önce bu yapıların siyasî referanslarını, güvenlik birimlerini ve askerî oluşum sürecini açıklamakla başlamıştır. İlk bölümde ise, Halk Koruma “YPG” ve Kadın Koruma “YPJ” olarak iki koruma birlik grubu, bunların yabancılardan oluşan müttefik güçleri, birliklerin örgütsel organizasyon ve yapılarının yanı sıra özerk yönetime bağlı “Hristiyan” güçler değerlendirilmektedir.  

Çalışmanın ikinci bölümünde, iç güvenlik güçlerinin oluşturduğu güvenlik kurumları ve bu bağlamda ana kurum olarak “Asayiş” birimi, diğer kurumlardan ise Trafik Polisi, Terörle Mücadele Birimleri, Kadın Asayiş ve Toplumsal Savunma Güçleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, hâkim ve merkezi sisteme sahip olan “YPG” bünyesinde oluşturulmuş Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından temsil edilen tek askerî ittifak; onun oluşum aşaması, organizasyon yapısı ve ihtilaflı olduğu güçler ortaya konmuştur. Siyasî ve askerî varlığının devamında dış güçlerin tesiri açıklanmıştır. Bu bağlamda, kendi içinde oluşan bazı ihtilaflar, yapısındaki uyum problemleri ve likidite eksikliği ışığında ele alınmıştır.

 

Daha fazlası için tıklayın

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Suriye, Terör ve Güvenlik
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F72,F15
  • Kadromuz Bedir Mulla Rashid
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E99

Ek Bilgi

  • Ünvan Kürt analist
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Arapça, Türk, İngilizce
  • Eğitim BA: Şam Üniversitesi İngilizce / Arapça çeviri.
  • İlgi Alanları .
  • Sosyal Medya

Amerika ve Rusya'nın adete 'düşman çatlatan' yakınlaşmasının kimlerin canını yakacağı merak konusu oldu.

''Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye Direktörlüğü'nden Prof Dr Ensar Nişancı Ajans Haber'e yapmış olduğu röportajında ABD-Rusya ilişkilerini Suriye üzerinden değişen dengeler noktasında ele aldı.ABD-Türkiye ilişkilerinin nasıl ilerlediğini görmek için ise yine bakmamız gereken labarotuarın Suriye olduğunu belirtti. ''

Dünya siyasi tarihinde ezeli rakip olarak anılan iki süper güç Rusya ve Amerika arasındaki hava yumuşadı. Birçok ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olan,  dünyada dengeleri alt üst eden adımların atıldığı bir satranç tahtasına dönüşen Suriye, bu iki ezeli düşmanın bir birine yakınlaşmasına ortam sağlayarak dünya kamuoyunu şaşırtmaya devam ediyor.  Örtüşen Kürt politikaları nedeniyle sık sık bir araya gelen ve sergiledikleri samimi tavırlarla adeta düşman çatlatan Rusya ve Amerika artık iki düşmandan ziyade iki iyi dost görüntüsü veriyor. Önce ABD DışişleRİ Bakanı Kerry, Putin ve Lavrovla görüşmek için Rusya’ya gitti. Toplantı esprili havasıyla dünya basınında gündeme oturdu. Ardından da CIA Başkanı John Brennan, Rusya’nın başkenti Moskova’ya Mart ayı içinde gizli bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu gelişmelerin ardından da bu yakınlaşmanın kimlerin canını yakacağı merak konusu oldu.

EN BÜYÜK RİSK TÜRKİYE İÇİN

Rusya ve Amerika örtüşen çıkarları doğrultusunda ortak hareket ederken bu iki ülkenin ortaklığı Türkiye'yi strese sokuyor. Çünkü Amerika Rusya uzlaşısının başında gelen Suriyeli Kürtlerin durumu Tükiye'nin güvenliğini tehdit eder vaziyette. Amerika Suriye’nin kuzeyinde konuşlandırmak istediği Kürt güçleri için Rusya’dan yardım alırken bu Kürt grupların Türkiye’yi tehdit eden terör örgütleri olması durumu içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Yaşanan Rusya Amerika yakınlaşmasını AjansHaber’e değerlendiren Namık Kemal Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ensar Nişancı, Amerika’nın Rusya’yı  bir maşa gibi kullanıp gerektiğinde Avrupa’yı kıskaca aldırdığını,  gerektiğinde Suriye’deki işleri gördürdüğünü Rusya’nın da buna karşılık Suriye’deki emellerine ulaşmak için Amerika’dan destek aldığını vurguladı.

Yaşanan tüm bu ortak çalışmaya rağmen bile Suriye’de kimsenin arzuladığı şeylere ulaşamadığına değinen Nişancı “Dolayısıyla Suriye’de ne Amerika’nın istedikleri oluyor ne Rusya’nın istedikleri oluyor ne de İran’ın istedikleri oluyor. Türkiye’nin de istemedikleri olmuyor. Yani Türkiye istediklerini oldurabilecek noktada değil. İstemediklerinin olmaması için çalışıyor. Bugüne kadar bu noktada Türkiye’nin önemli ölçüde başarılı olduğunu söylemek mümkün” sözleriyle de Türkiye’nin bölgedeki durumunun çok da kötü olmadığını vurguladı. İşte Nişancı’nın AjansHaber’e yaptığı o çarpıcı değerlendirme:

AMERİKA’NIN KAFASI ÇOK KARIŞIK

Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin nasıl bir çerçevede ilerlediğini görmek için bakmamız gereken laboratuvar Suriye’dir. Bu iki ülke ilişkilerinin bir Suriye öncesi var bir de sonrası. Amerika dünyanın patronluğunu yapmış olan büyük bir aktör ama bu patronun önemli problemleri var. Özellikle Irak müdahalesinden sonra ve ortaya çıkan El Kaide gibi IŞİD gibi örgütlerden sonra Amerika’da ciddi bir kafa karışıklığı meydana geldi. Hangi mekanizmayı kullansam nasıl sonuç alırım konusunda ciddi bir tereddüt içinde.

AMERİKA BİR ŞEKİLDE AVRUPA’YI KONTROL ETMEK İSTİYOR

Bence Amerika tek cephede mücadele etmiyor. Amerika’nın birçok cephesi var. Tıpkı Avrupa Birliği’nin birçok zonu olduğu gibi.  Schengen zonu var, euro zonu var… Zonlar üzerinde kendini tanımlayan bir oluşum. Amerika’nın da küresel bir güç olarak birçok zonu var. Bu zonlarından bir tanesi dolar zonu bence bu çok önemli bir şey. Amerika’nın rezerv para olarak doları, dünya ekonomisini kontrol noktasında çok önemli bir güç kaynağı olarak kullanıyor. Bu zona karşılık da muhtemelen eoruzone gelecekti. Dolayısıyla Amerika’nın Avrupa’yı bir şekilde dengelemesi ve kontrolde tutması gerekiyordu.

ABD’NİN DENGELEMESİ GEREKEN İKİNCİ GÜÇ: ÇİN!

Amerika’nın dengelemesi gereken ikinci güç ki bence çok önemli bir güç: Çin. Çin de çok önemli bir ekonomik güç olarak sıçrayarak büyüyen bir ülke ve Schengen’e karşı bölgede Rusya ve İran’la ekonomik bir hat veya pakt diyebileceğimiz oluşum var ve bunun liderliğini yapan Rusya değil, bunun liderliğini yapan Çin var.

TÜRKİYE, AMERİKA’NIN DÖŞEDİĞİ RAYLARDAN YÜRÜMEK İSTEMEDİ

Üçüncü bir zon olarak tanımlayabileceğimiz ki bu da çok önemli; İslam dünyasında özellikle Amerika’nın medeniyetler çatışması tezi üzerinden değerlendirdiğimizde mücadelesinin çok önemli bir rolü var. Suriye’de bir İslam dünyası ve İslam dünyasındaki zonda Amerika’nın bence iki stratejisi oldu. Bunlardan bir tanesi bu zonu kontrol edebilmek adına Türkiye’yi bir model şekline getirip bölge üzerinde müessir olmak. Lakin Türkiye Amerika’nın döşediği raylarda yürümeyi kabul etmedi. Türkiye kendisi bir eksen ülke olmak isteyince bu eksene karşı ikinci bir eksen oluşturulmak istendi ve burada hatırlanacağı gibi Türkiye eksen mi değiştiriyor tartışmaları oldu. Ama artık bu tartışmalar çok geride kaldı bence burada hem ülke içinde Türkiye’nin lokomotifliğini yapan ana aktöre karşı hem de bölgede Türkiye’ye karşı yeni eksenler oluşturulmaya çalışıldı. Bu eksenlerin başında da İran ekseni geliyor. Bu mezhepsel de bir temele oturttular, Sünni eksene karşı Şia ekseni… Bu Şia’nn yükseltilmesinden ziyade İslam dünyasının kontrol edilmesi üzerine kuruluydu. Aynı şekilde Türkiye’deki yeni eksen arayışları Türkiye’nin demokratikleştirilmesinden ziyade Türkiye’nin kontrolü üzerine kurulu pozisyonlardı…

AMERİKA, AVRUPA’YI RUSYA İLE KISKACA ALMAK İSTİYOR

Şimdi gelelim Avrupa’ya… Bence Avrupa ve Çin üzerinde Rusya’nın nasıl bir işlev gördüğünü Amerika açısından anlayabiliriz. Avrupa şuan ikili bir kıskaç altında ve Amerika bunu Rusya aracılığı ile yapmaya çalışıyor. Avrupa’yı sıkıştırarak bence Almanya’nın daha fazla liderlik yapmasını önlemeye çalışıyor. Çin Almanya ve Türkiye üçlüsüne karşı başka bir üçlüyü ortaya çıkarmaya çalışırken Rusya’yı burada oyun değiştirici olarak kullanmaya çalışıyor oyun kurucu değil. Euro’nun gücünü düşürmek üzere Avrupa’yı bir kıskaca bir kuşatmaya alıyor. Bu noktada Ukrayna krizini ve Ukrayna krizinde Avrupa’nın bir anlamda yalnız bırakılmasını ve Rusya’nın orada genişlemesine izin verilmesini bu çerçevede değerlendirmek lazım.

RUSYA SURİYE’YE AMERİKA İLE ANLAŞARAK GELDİ

Bir diğer çok önemli nokta tabii ki Suriye noktası. Suriye’de Rusya’nın temel özelliklerinden bir tanesi de tabii ki petrol ve enerji hatlarının kontrolü. Rusya bunu yapamadığı sürece kendi elindeki zenginliklerin, stratejik bir güce dönüştürme imkanı yok. Bu nedenle hem körfezdeki petrol kaynaklarını kontrol etmek hem de bunların ulaşım kanallarını kontrol etmek adına Suriye’ye gelmek zorunda kaldı. Rusya buraya gelirken Amerika ile anlaşarak geldi. Burada iki tane amaç vardı. Bunlardan bir tanesi Rusya Ukrayna’daki kazanımlarını konsülde etmek istiyordu.

AMERİKA RUSYA’DAN KÜRT HATTININ GÜVENDE TUTULMASINI İSTEDİ

Burada Amerika’nın örtük onayını aldı. İkinci olarak da Akdeniz’de enerji akışını kontrol edecek çok stratejik nokta konusunda Amerika ile anlaştılar. Bu anlaşmaya karşılık olarak Amerika Kürt hattının güvende tutulmasını istedi. Ben durumun böyle olduğunu düşünüyorum. Rusya’nın önceliği Türkiye’nin kontrolü üzerine değil evet Rusya’nın Türkiye ile bir rekabeti var ama rekabeti kadar iş birliği de var.

“UÇAK KRİZİ İLE RUSYA KARŞISINA 80 MİLYON DEĞİL, 1 MİLYAR İNSANI ALDI”

Amerika açısından baktığınız vakit Türkiye ile Amerika arasında bir rekabet yok. Daha öncesinden küçük ortak, kontrol edilen bir aktörken şimdi özneleşmek isteyen, bölgede bir güç olmak isteyen bir Türkiye var. Dolayısıyla Kürt sorununun kullanılmasının Kürtlere özgürlük ve hak vermekle bir alakası yok.  Türkiye’nin bölgeye müdahale aracı olarak kullanılmak istendi. Bu noktada Rusya’nın kurulan bu plana önce razı olduğu sonra  sahaya geldiğinde işin ne kadar zor olduğunu gördüğünü söylememiz gerekiyor. Çok maliyetli bir durum. Bu noktada Rusya geri çekilmek istedi ve Türkiye de daha sağlam bir şekilde durmaya çalışıyor. Bu noktada Rusya beklenmedik şeylerle de karşılaşmış oldu. Mesela Türkiye ile karşı karşıya gelmeyi arzu etmezken Türkiye ile arası açılmış oldu. Bu Rusya için gerçekten büyük bir maliyet. Türkiye ile bu problemi yaşaması sadece 75 – 80 milyonla problemli olduğu anlamına gelmiyor. Tüm coğrafya bu anlamda Rusya’ya karşı bir karşı duruşa itilmiş oldu. Bir buçuk milyarı aşkın Müslüman coğrafyası içerisinde  neredeyse bir milyarının antipatisini kazandı.

İRAN İLE RUSYA’NIN ARASI AÇILDI

Dolayısıyla artık Rusya’nın bütünleşik bir Suriye’den ziyade parçalı bir Suriye ve parçalı Suriye’nin kendisi için önemli olan stratejik noktalarını elinde tutan ama diğer taraftaki maliyetlere çok fazla bulaşmak istemeyen bir Rusya’nı olabileceğini doğrusu düşünüyorum. Bu Rusya açısından oldukça Rasyonel görünüyor.  Yalnız İran’ın Türkiye ziyareti sırasında Cevat Zarif’in söylediği çok önemli bir şey vardı; Zarif “Biz bütn Suriye’den yanayız, parçalı Suriye’den yana değiliz” demişti. Buradan anlaşılıyor ki İran ile Rusya’nın arası da açılmış vaziyette.

NE ABD’NİN İSTEDİĞİ OLUYOR NE DE RUSYA’NIN

Dolayısıyla Suriye’de ne Amerika’nın istedikleri oluyor ne Rusya’nın istedikleri oluyor ne de İran’ın istedikleri oluyor. Türkiye’nin de istemedikleri olmuyor. Yani Türkiye istediklerini oldurabilecek noktada değil. İstemediklerinin olmaması için çalışıyor. Bugüne kadar bu noktada Türkiye’nin önemli ölçüde başarılı olduğunu söylemek mümkün.

Bilindiği gibi Cumhurbaşkanımız Amerika’ya bir ziyaret gerçekleştiriyor ve bu arada Rusya’nın da Türkiye’ye heyetler göndereceği noktasında haberler var. Bence Rusya’da artık bütün kozlarını bir sepete koymak istemiyor. Türkiye ile yeniden görüşebilirizin sinyalleri verilmeye çalışılıyor. Yani Amerika artık Rusya için güvenilir bir ortaklık adayından şüpheli bir aday konumuna geldi.

ÖRTÜK ANLAŞMALAR OLABİLİR

Türkiye’nin Ukrayna’ya yaklaşması, AB’nin Türkiye’ye yakınlaşması bu bölgedeki bütün güç dengelerini, hesaplarını değiştiren sürekli yeni konjonktürler üreten bir noktaya doğru gidiyor. Dolayıosıyla bu arada diplomasi trafiğinin yükselmesini bekleyebiliriz. Yeni örtük anlaşmaların olabileceğini bekleyebiliriz. Ama şu noktada şunu söylemek lazım; ne Amerika istediğini alabiliyor  ne de Rusya istediğini alabiliyor, İran da bu noktada ağır bedeller ödemiş durumunda. Bölgedeki diğer aktörler Türkiye gibi Almanya, Arabistan gibi ülkeler bu oyunda, masanın bir tarafında olmak istiyorlar. Yeni görüşmeler yeni şeyler gerçekleştirmekten ziyade aradaki işişkileri sağlam tutup İstenmeyen sonuçların doğmasına mani olmak için yapılan görüşmeler olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: AjansHaber

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları ABD, Rusya, Suriye, Türkiye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Dr. Ensar Nişancı
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

'' Türkiye, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke oluyor. Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, bir 'stratejik ortağı' olmalı. Bu iş oraya doğru gidiyor. Türkiye, Avrupa'nın 'Yeni İngiltere'si' olma yolunda ilerliyor.'' ''AB bu nedenle yeni stratejik ortaklığa ihtiyacı olan bir kıtadır. Bir birliktir. O stratejik ortakların başında Türkiye gelmektedir. O nedenle Türkiye ile yakınlaşması Avrupa için hayati öneme sahiptir. Zaruri bir ihtiyaçtır.''

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye Direktörü Prof. Dr. Ensar Nişancı AA ile yaptığı röportajında Türkiye'nin, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke olduğunu belirterek, "Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, 'stratejik ortağı' olmalı'' diyor. Nişancı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, AB'nin bir güvenlik organizasyonu değil, imkan organizasyonu olduğunu, gelinen noktada dünyada artık soğuk savaş sonrası dönemin şartlarının olmadığını söyledi. AB'de, "negatif milliyetçilik ve radikal sağın" yükselmeye başladığını ifade eden Nişancı, radikal sağın yükselmesinin Avrupa'da gerilimin ve tehdidin ne kadar arttığını gösteren ciddi bir gösterge olduğunu kaydetti. Sığınmacı krizinin patlak vermesinin AB ülkeleri arasında gerilimler yaşanmasına neden olduğuna işaret eden Nişancı, "Sığınmacı krizi, AB için çok önemli ve birliğin varlığını tehdit eden bir durum ortaya çıktı. Avrupa'nın içinde bir dolu çatlak çıktı. Birbirlerine güvenemiyorlar. İtalya ve Yunanistan'a akın akın sığınmacı geliyor. Sadece, denizde boğulan kayıtlı sığınmacı sayısı 4 bini buldu. Bunun nedeni de Avrupa'nın sığınmacıları büyük bir tehdit olarak görmesi. Normal yollarla göç edenlerin giriş yollarını kestikleri için insanlar kaçak yollarla ölümü göze alarak Avrupa'nın sınırlarına dayandılar." diye konuştu. - "AB'nin, Türkiye'ye bakış açısı değişiyor" AB'nin, Türkiye'ye olan bakış açısının değişmekte olduğunu vurgulayan Nişancı, şöyle devam etti: "İmkanları olduğunda Türkiye'yi kapısında tutan Avrupa, sorunları olduğunda Türkiye'yi daha fazla yakınlaştırmak isteyecek. Öyle görünüyor. Dolayısıyla artık terör Avrupa'nın da çok önemli bir sorunudur. NATO, şu anda hiçbir iş görmüyor. İş görebilecek kabiliyeti yok. Güvenlik üretmiyor, sınırlardaki sorunları çözmek üzere organize olmuş olan NATO'nun şehirlerde sorunları çözme noktasında hiçbir kabiliyeti yok. Hiçbir mekanizması yok, hiçbir imkanı yok. Yeni bir güvenlik konseptine doğru gidiliyor. Türkiye, bu konsept içinde merkez baş aktörlerden birisi olacak. Bu nedenle de Avrupa için kriz ve sorun çözme kabiliyeti ve sorunlara karşı dayanıklılık üzerine çok daha önemli bir ülke konumuna geliyor. Türkiye, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke oluyor. Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, "stratejik ortağı" olmalı. Bu iş oraya doğru gidiyor. Türkiye, Avrupa'nın, 'Yeni İngiltere'si' olma yolunda ilerliyor." - "AB'nin, yeni aktörlere ihtiyacı var" Avrupa'nın, bir dönüm noktasına geldiğini aktaran Nişancı, şunları kaydetti: "Nasıl ki mülteci sorununda Türkiye ile eşit aktör olarak yuvarlak masa etrafında oturmak zorunda kaldı. Türkiye bir tarafta, AB bir tarafta bu aslında önemli bir güç. AB, aynı şekilde terör konusunda da Rusya'nın Suriye'ye müdahil olmasından ve Ukrayna'daki kriz nedeniyle Türkiye'ye yakınlaşmak zorunda. Onun için de aramızdaki sorun unsurlarını ortadan kaldırmaya çalışmak durumunda. Avrupa'nın şu anda güvenlik birimi değil, güvenlik üreten aktörlere çok ihtiyacı var. Artık, ABD'nin Avrupa'ya güvenlik üretme noktasında yeni stratejik tercihlerinin olduğu anlaşılıyor. ABD, Ukrayna krizinde AB'yi yalnız bıraktı. Rusya ile birlikte ve Suriye'de aynı stratejik planı gerçekleştiriyor. Dolayısıyla Avrupa için çok önemli bir sorun var. Avrupa, Rusya ile olan krizinde enerji sorunu ile karşı karşıya kaldı. Enerji zengini olan ülkelerin AB ile stratejik bir mücadeleye girmiş olmaları, Avrupa açısından çok büyük bir risktir." - "Türkiye, AB için zaruri ihtiyaç" Türkiye'nin, AB için zaruri ihtiyaç haline geldiğini vurgulayan Nişancı, "ABD'nin, Avrupa ile rekabet eden ve stratejik karşıt olarak gören Rusya ve İran ile yakınlaşması, Avrupa açısından bir risktir. AB, bu nedenle yeni stratejik ortaklığa ihtiyacı olan bir kıtadır. Bir birliktir. O stratejik ortakların başında Türkiye gelmektedir. O nedenle Türkiye ile yakınlaşması Avrupa için hayati öneme sahiptir. Zaruri bir ihtiyaçtır. Türkiye'nin ise AB ile yakınlaşması, bir ihtiyaç değildir. Avrupa ile yakınlaşması daha realist daha pragmatist bir tercihtir. Şu anda AB'nin Türkiye'ye daha fazla ihtiyacı var. O nedenle Avrupa'nın, kendi stratejik öncelikleri üzerinden değil, Türkiye ile ilişkilerini daha yakınlaşmasını kolaylaştıracak parametreler üzerinden kurmak zorunda." ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Ensar Nişancı, Türkiye'nin, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke olduğunu belirterek, "Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, 'stratejik ortağı' olmalı. Bu iş oraya doğru gidiyor. Türkiye, Avrupa'nın, 'Yeni İngiltere'si' olma yolunda ilerliyor." dedi.
Bu haber http://www.haberpolitik.net/'dan alınmıştır.

Kaynak: http://www.haberpolitik.net/haber/195188/nku-iktisadi-ve-idari-bilimler-fakultesi-dekani-prof-dr-nisanci.html

"Türkiye, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke oluyor. Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, 'stratejik ortağı' olmalı. Bu iş oraya doğru gidiyor. Türkiye, Avrupa'nın, 'Yeni İngiltere'si' olma yolunda ilerliyor." "AB, bu nedenle yeni stratejik ortaklığa ihtiyacı olan bir kıtadır. Bir birliktir. O stratejik ortakların başında Türkiye gelmektedir. O nedenle Türkiye ile yakınlaşması Avrupa için hayati öneme sahiptir. Zaruri bir ihtiyaçtır."
Bu haber http://www.haberpolitik.net/'dan alınmıştır.

Kaynak: http://www.haberpolitik.net/haber/195188/nku-iktisadi-ve-idari-bilimler-fakultesi-dekani-prof-dr-nisanci.html

"Türkiye, Avrupa için hem kapı, hem anahtar, hem kale özelliklerini taşıyabilen bir ülke oluyor. Türkiye, dolayısıyla bundan sonra Avrupa'nın bir üyesi olmamalı, 'stratejik ortağı' olmalı. Bu iş oraya doğru gidiyor. Türkiye, Avrupa'nın, 'Yeni İngiltere'si' olma yolunda ilerliyor." "AB, bu nedenle yeni stratejik ortaklığa ihtiyacı olan bir kıtadır. Bir birliktir. O stratejik ortakların başında Türkiye gelmektedir. O nedenle Türkiye ile yakınlaşması Avrupa için hayati öneme sahiptir. Zaruri bir ihtiyaçtır."
Bu haber http://www.haberpolitik.net/'dan alınmıştır.

Kaynak: http://www.haberpolitik.net/haber/195188/nku-iktisadi-ve-idari-bilimler-fakultesi-dekani-prof-dr-nisanci.html

Pazartesi, 28 Mart 2016 16:29

Panel: Suriye Krizi ve Güvenlik Tehditleri

Suriye Krizi ve Güvenlik Tehditleri

PANEL | 25 MART 2016

Moderatör Talha KÖSE, SETA
Konuşmacılar
  • Maen TALLAA, Omran for Strategic Studies
  • Sasha AL ALOU,Omran for Strategic Studies
  • Can ACUN, SETA
  • Murat YEŞİLTAŞ, SETA

 

Suriye’de ve bölgede politik,ekonomik ve sosyal alanlarda karar alıcılara destek veren ve referans olan bir kurum olmak amacıyla Kasım 2013’te İstanbul’da kurulmuş olan bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi (OMRAN), Siyasal Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA) ile  işbirliği çerçevesinde 25 Mart 2016 tarihinde ‘’SURİYE KRİZİ VE GÜVENLİK TEHDİTLERİ’’  konulu panel çalışmasını gerçekleştirmiştir.

Omran Merkezinin yıllık araştırmalarının bir özetini içeren; Suriyeli ve Türk yorumcularla fikir alışverişi ortamını desteklemek motivasyonlu panelimiz SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörlüğü’nden Talha Köse’nin moderatörlüğünde yürütülüp; Omran for Strategic Studies araştırmacısı Maen Tallaa, araştırma asistanı Sasha Al Alou ve SETA’dan Dış Politika Direktörlüğü’nden Can Acun ile Güvenlik Araştırmaları Direktörü Murat Yeşiltaş konuşmacı olarak yer aldı.

Omran for Strategic Studies araştırmacısı Maen Tallaa panelin ilk konuşmacıydı. Araştırmacı Main TALLA analiz çalışmasında, Suriye meselesinde güvenlik ve istikrar unsurlarının süreklilik arz eden bir probleme dönüştüğünü ve bu sorunun Suriye sınırlarını aşarak dışarıya sirayet etmeye aday olduğunu belirtir. Oysaki uluslararası siyasetçiler güvenlik ve istikrar denkleminde sorunların sebepleri ile uğraşmaları gerekirken sadece sonuçlarıyla ilgilenmekle yetinmişlerdir. Nitekim ülkedeki güvenlik ve istikrar sorunu Suriye krizinin bir dünya savaşına dönüşme tehlikesini tartışmaya açmıştır. Özellikle bölgesel güçlerin keskin çatışmaları, bu tehdit ve tehlikelerin yüksek düzeylere tırmanmasını körüklemektedir. Araştırmacı, Suriye meselesinde etkili uluslar arası ve bölgesel devletlerin çıkar, amaç, siyaset ve güvenlik stratejilerini inceleyip analiz etmektedir.

“Suriye’deki değişimlerin tüm dünyadaki güvenlik politikalarına etkisi vardır” diyerek sözlerine başlayan Tallaa, konuşmasına Amerikan politikalarında teröre karşı bir savaştan bahsedildiğine değinerek devam etti. Tallaa, Rusya’nın Suriye’den çekilmesiyle beraber, daha önce yaptığı müdahaleyle kazandığı konumu muhafaza ettiğinin altını çizdi. ABD ve Rusya’nın Suriye politikalarına değinen Tallaa, İran’ın Suriye’ye yönelik politikalarını irdeledi ve sözlerine İran projesinin Suriye’de değişmediğini ekledi. Daha sonra Körfez ülkelerinin Suriye krizine yönelik tutumundan bahseden Tallaa, “Körfez ülkelerinin Suriye’deki politikaları tepki olarak kalmış, fiile dönüşmemiştir” diyerek konuşmasını tamamladı.

Panel, ikinci konuşmacı Sasha Al Alou ile devam etti. Araştırmacı Saşa El Alu terörizmin Suriye meselesindeki negatif etkisini analiz etmiştir. Araştırmacıya göre terörizm Suriye meselesini rayından saptırarak sürecin köklü değişimine yol açmıştır. Suriye denkleminde terörün yarattığı istikrarsız, sorun olmaktan çıkarılmış ve demokratik siyasal talebelerin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Diğer yandan halkın haklı taleplerin önü kesilerek siyasal tartışmaların temel unsur haline getirilmiştir

Alou, konuşmasında daha çok Suriye’deki krizin 2011 yılındaki çıkış noktası olan halk hareketlerine ve uluslararası camianın bu soruna bakış açısına değindi. Suriye’deki halk hareketini İslamcıların yönettiği algısı yaratılmaya çalışıldığından bahseden Alou, uluslararası camianın yardımıyla Esed stratejisinin güçlendiğinin altını çizdi. Konuşmasında PYD’ye dair değerlendirmelere de yapan Alou, “Uluslararası camia PYD’ye büyük bir itibar gösterdi çünkü DAEŞ’e karşı savaştığı iddia edildi” tespitini yaparak sözlerini bitirdi.

Panel, SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Murat Yeşiltaş’ın sunumuyla devam etti. Yeşiltaş, bölgesel güvenlik mimarisi kavramını açıklayarak sözlerine başladı. “Bölgesel güvenlik mimarisinden bahsederken bölgelerin kendine has coğrafi tanımlamalarından faydalanıyoruz” diyerek sunumunu sürdüren Yeşiltaş, Ortadoğu söz konusu olduğunda Suriye krizi nedeniyle negatif bir güvenlik mimarisinden bahsedebileceğimizin altını çizdi. Etnik ve mezhepsel, ayrıca topraksal güvenlik tehditlerinin Ortadoğu için söz konusu olduğunu belirten Yeşiltaş, buna ek olarak “Bugün uluslararası camia Ortadoğu’da güvenlik mimarisini kontrol edememektedir” vurgusunu yaptı. Bölge ülkelerinin yönetim zafiyetlerine de değinen Yeşiltaş, “Bölge ülkelerinin yönetişim sorunu yaşaması da Suriye krizini çözmekten uzaktır” diyerek sözlerini sona erdirdi.

Panelin son konuşmacısı SETA Dış Politika Direktörlüğü’nden Can Acun oldu. “11 Eylül saldırıları ve ABD’nin buna verdiği kontrolsüz yanıt bugünü açıklayacak bir tarihsel arka plan çiziyor” diyerek sözlerine başlayan Acun, hem Irak’ta hem de Afganistan’da yönetim aşınması olduğuna ve bölgede devlet dışı aktörlerin türediğine değindi. “Suriyeli Kürtlerin 2011 yılında Suriye’de muhalif hareketleri desteklemesi, Esed’i PKK kartını oynamaya itti” diyerek sözlerine devam eden Acun, YPG’nin DAİŞ ile mücadele adı altında bölgede bir kuşak oluşturmaya çalıştığının altını çizdi. “Cenevre sürecine YPG ve PYD’nin dahil olmasını Türkiye’nin önlemesi önemliydi” tespitiyle konuşmasını sona erdirdi.

Panel, soru cevap bölümünün ardından sona erdi.

Panelin dili Türkçe ve Arapça gerçekleştirilmiş olup, her iki dilden simültane tercüme hizmeti içermekte ve herkese açık katılım ile gerçekleşmiştir.

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Araştırma Alanları Suriye, Terör ve Güvenlik
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Maen Talaa, OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ, Sasha El Alu
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43
Pazartesi, 21 Mart 2016 14:00

SURİYE KRİZİ VE GÜVENLİK TEHDİTLERİ

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi ;  Suriye’de ve bölgede politik,ekonomik ve sosyal alanlarda karar alıcılara destek veren ve referans olan bir kurum olmak amacıyla Kasım 2013’te İstanbul’da kurulmuş olan bağımsız bir düşünce kuruluşudur.

Vizyonu;Suriye’nin toplumsal ve bilimsel olarak yeniden inşasında öncü olan,stratejilerin belirlenmesinde rol alan ve yön verebilen durumda olmaktır.

Misyonu;araştırmaları gerçekçi ve ayrıntıcı bir bilinçte yaparak, ihtiyaçları ve beklentileri en iyi şekilde tespit edip bunları karşılamaya yönelik planlar yapmaktır.

Omran Merkezinin yıllık araştırmalarının bir özeti şeklinde, Suriyeli ve Türk yorumcularla fikir alışverişi ortamını desteklemek amaçlı olarak Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi (OMRAN) ve Siyasal Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA)  işbirliği çerçevesindeki 25 Mart 2016 tarihli 10:00 – 12:30 saatleri arasında gerçekleşecek olan ‘’SURİYE KRİZİ VE GÜVENLİK TEHDİTLERİ’’  konulu panel çalışmamıza davetlimizsiniz.

Saygılarımızla

OMRAN CENTER  FOR STRATEGIC STUDIES

OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Araştırma Alanları Suriye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43
  • Arabic https://www.omrandirasat.org/%D8%A7%D9%84%D9%81%D8%B9%D8%A7%D9%84%D9%8A%D8%A7%D8%AA/%D9%86%D8%AF%D9%88%D8%A9-%D8%A8%D8%AD%D8%AB%D9%8A%D8%A9-%D8%A8%D8%A7%D9%84%D8%AA%D8%B9%D8%A7%D9%88%D9%86-%D9%85%D8%B9-%D9%85%D8%B1%D9%83%D8%B2-%D8%B3%D9%8A%D8%AA%D8%A7-%D8%A8%D8%B9%D9%86%D9%88%D8%A7%D9%86-%D8%A7%D9%84%D9%85%D8%B4%D9%87%D8%AF-%D8%A7%D9%84%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A-%D9%88%D8%A7%D9%84%D8%AA%D9%87%D8%AF%D9%8A%D8%AF-%D8%A7%D9%84%D8%A3%D9%85%D9%86%D9%8A.html

Türkiye, AB ve BM’nin 'Mültecilere sınırı açın’ çağrısına tepki gösterdi.

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi analistlerinden Ortadoğu Uzmanı Keskin, “Ortada BM kararının ihlali var. Müzakere masasını Rusya ve diğerleri deviriyor. Onları yeniden masaya çağırarak zaman kazandırmak ve operasyonları daha etkili hale getirmek ne kadar doğru. Burada bir samimiyetsizlik var. Tek yapılacak adım Rusya’nın operasyonları durdurmasıdır. Bunun haricinde yapılacak bütün çabalar Rusya, İran ve Esad’a zaman kazandırmaktan başka bir şey değil. AB, sınırları tamamen kapamayabilir, kısmi kısıtlama getirebilir. Türkiye’ye yönelik ciddi bir propaganda faaliyetine girer. Kesinlikle sınırlamalar getirilecek.  AB ile yaşanacak mülteci sorunu AB müzakerelerini olumsuz etkiler.”  diye konuştu. Keskin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mülteci restine AB’nin vereceği cevapları ve adımları AjansHaber’e değerlendirdi.

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Araştırma Alanları Göç ve Mülteciler, Türkiye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye Koordinatörü Prof. Dr. Ensar Nişancı, Hürriyet gazetesi ile yaptığı bir röportajında Türkiye'nin sığınmacı sorununa yeni bir vizyonla bakılması gerektiğini söyledi. Prof. Nişancı, nüfusun şehirlere orantılı bir şekilde dağıtılmasının artık bir zorunluluk olduğunu belirterek, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa ve İstanbul'daki yoğunluğa karşın, kuzey illerinde sığınmacı nüfusunun yok denecek kadar az olduğunu söyledi.

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Araştırma Alanları Göç ve Mülteciler, Suriye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Dr. Ensar Nişancı
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye Koordinatörümüz Dr Ensar Nişancı, Cumhurbaşkanı başdanışmanlarıyla Namık Kemal Ünivetsitesei'nde bir panel organize etti. hem moderatörlüğünü hem sunumunu yaptığı bu panelde yeni Türkiye'nin başkanlık sistemi ve anayasasına yönelik bir güzergah tespitinde bulundu.

 

1839 Tanzimatının sebebi global etkilerin gerektirdiği bir dönüşümdü ki idari anlamda yeniden yapılanmayı elzem kıldı. Fakat bu dış dinamiklerle oldu.

1876'daki tanzimat da  aynı şekilde bölgesel global sıçramaların bir sonucuydu. Yeni güç merkezleri ortaya çıkıyordu önceki güç merkezi olan Osmanlı devletinin nisbi gücü düşüyordu ve buna göre reformlar elzemdi.

Bugün de global değişimler var ve bize çözülüş olarak yansıyor. Bölgesel sistemin stratejik mimari haritası değişiyor. Çevremizde çözülen ülkeler  ve ortaya çıkan devlet dışı aktörler var. 

ABD süper güç olmaktan çıkıyor. AB zayıfladığı için yeni tanzimant yapmak durumunda kalırken Türkiye güçlendiği için bunu yapması gerekiyor. Hem siyasi hem hukuki anlamda Türkiye bölgeyi tanzim etmezse kriz ve istikrarsızlık üretecektir.  Bunun için bir anlamda yeni bir tanzimat gerekmektedir.

 

 

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Araştırma Alanları Türkiye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Dr. Ensar Nişancı
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43