Pazartesi, 07 Mart 2016 15:51

İRAN DEVLET SİSTEMİ

İran Devlet Sistemi

Arif Keskin

26 Şubat 2016’da İran’da aynı günde Uzmanlar Meclisi ve Milli Meclis seçimleri gerçekleşti. Bu seçimler, Tahran’ın batıyla yaptığı anlaşmanın hemen sonrasında gerçekleşmesi nedeniyle İran’ın gelecekte nasıl bir yol izleyeceğini anlamak açısından öneme sahiptir. Bu seçimlerin sonuçları ve muhtemel etkileri gözleri yeniden İran siyasi sistemine doğru çevirmiştir.

Batılılar’ın İran cumhurbaşkanlarının gücünü fazla büyüttükleri bir gerçektir. Rafsancani’nin İran-Amerika ilişkilerini çözebileceği veya Hatemi’nin İran’ı demokratikleştirebileceği hususunda fazlasıyla umutlanmışlardı. Ancak ne Rafsancani (1989-1997) İran-Amerika ilişkilerini çözdü ne de Hatemi (1997-2005) İran’ı demokratikleştirebildi. Hatemi’nin ardından Ahmedinejad sonrası süreçte İran kendini “sonunda savaş olabilecek nükleer bir serüven” içinde bulmuştur ancak işin aslı, İran’ın ne anayasası ne de gerçek siyasal yapısı hiçbir cumhurbaşkanına ülkeyi iç ve dış politikada “yaşamsal krize” sokacak kadar yetki tanımamaktadır. Muhammet Hatemi’nin İran’ı demokratikleştirecek siyasal yetkisi olmadığı gibi, Ahmedinejad’ın da ülkeyi bu denli krize sokacak kadar yetkisinin olmadığı açıktır. Ahmedinejad’ın ardından Hasan Ruhani’nin yaptığı nükleer anlaşmanı da cumhurbaşkanlığına dayanarak yorumlayamayız. Hasan Ruhani’nin iç ve dış politikasında ne kadar değişim yapabileceğini anlamak için İran siyasal sistemi yeniden yorumlanması gerekiyor. Bu nedenle, İran’da cumhurbaşkanlığının büyütülerek hatalı yorumlanması, İran siyasal sisteminin bir kez daha anayasal çerçevede değerlendirmesi gerekliliğini hissettirmektedir. Çalışmamız bu doğrultuda İran siyasal sistemini analiz ederek ‘İran nasıl yönetiliyor?’ sorusuna yanıt bulma amacı taşımaktadır.

Velayete Fakih

İran’ın iç ve dış politikasını doğru yorumlamanın yolu önce Velayet-e Fakih kuramını ve ülkenin siyasal hayatındaki yerini anlamaktan geçmektedir. Zira İran’daki mevcut devlet mekanizması velayet-e fakih makamı merkez alınarak yapılandırılmıştır. Velayet-e Fakih kuramı 1960’larda Humeyni tarafından ortaya atılmış ve Şia mezhebinin ideolojik temelleri üzerinde kurulmuştur. Humeyni, Velayet-e Fakih kuramı vasıtası ile Şia mezhebinin yeni bir siyasal teorisini gerçekleştirmek istemiştir.[1] Bu kuram, Şia mezhebinin “imamet” kurumunun devamı olarak geliştirilmiş bir açılımdır. Bilindiği gibi, Şia mezhebi Peygamberin ölümünden sonra Hz.Ali’nin siyasi iktidar olarak seçilmemesine karşı oluşan tepkiden doğmuştur. Hz.Ali’yi destekleyenlere göre peygamber defalarca açık bir şekilde kendinden sonra Ali’nin İmam olacağını söylemiştir. Şia’ya göre imamet kurumu peygamber yolunun devamı olarak kutsallığını Kuran’dan almıştır. Başka bir deyişle peygamberin ölümünden sonra Müslümanları yönetmek imamların hakkı ve sorumluluğundadır. İslam hükümeti imamların iktidarda olması veya onların onayı ile meşruiyet kazanmaktadır. Bu açıdan imamların yönetmediği ülkelerde kurulan hükümetler meşru değildir [2]

Şia için en önemli soru, imamların olmadığı dönemde “ne yapmak gerekir?” sorusudur. Bu dönemde ne yapılmalıdır? Devlet kurulması dinen uygun mudur değil mi? Bu devletin yapılanması nasıl olacaktır? Şia siyasal literatüründe bu sorulara çok farklı ve birbiri ile çelişen cevaplar verilmiştir. Velayet-e Fakih kuramı bu sorular çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu kuramı Humeyni 1960’lı yıllarda Irak’ın Necef kentindeki din derslerinde ortaya koymuştur. Buna göre kayıp İmam[3], İslam toplumlarının yönetilmesi ve hükümetlerin kurulması görevini müçtehitlere[4] vermiştir. Din bilginleri peygamberlerin mirasçısı oldukları için toplumu yönetmek onların hakkı ve görevidir. Peygamberler ve imamlara özgü “velayet” (Mutlak otorite) fakihler[5] için de geçerlidir. Böylece Humeyni Velayet-e Fakih isimli eseriyle beraber mollaların ve İslam dininin siyasal iktidara gelmesini savunmaya başlamıştır. “Siyasal iktidarı yönetme dinamizmine sahip olan İslam, düşmanların komploları sonucu izole edilmiştir. Emperyalistler 300 yıldır İslam ülkelerine girmişler ve İslam hakkında yanlış bir imaj vermeye çalışmışlardır. Böylece İslam’ın devrimci özelliklerini unutturmaya çalışmışlardır”.[6]

1979 İslam Devriminin gerçekleşmesiyle birlikte Humeyni yorumunu yaşama geçirmiştir. Velayet-e Fakih İran Anayasası’na girmiş ve İran siyasal sisteminin en önemli kurumu haline gelmiştir. Anayasa, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerini Velayet-e Fakih kurumunun denetimine vermiştir. İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarını belirlemek ve denetlemek yetkisini tanımıştır. Silahlı kuvvetler genel komutanıdır ve bu alanda bütün gelişmeler onun bilgisi ve onayı çerçevesinde gerçekleşir. Savaş, barış, cumhurbaşkanının azli ve referandum gibi önemli kararları verme hakkına sahiptir. Ülkenin tüm denetleme kurumlarının (yargı ve Anayasa Koruyucular Konseyi, Maslahat Konseyi) yetkilileri onun tarafından atanmaktadır. Ayrıca İran’da bütün radyo–televizyon kurumları dini liderin kontrolündedir. [7]

İran’da Velayet-e Fakih ekonominin önemli bir kısmını elinde bulundurur. Bu ekonomik güç vakıflar aracılığı ile yönetilmektedir. Yoksullar ve Gaziler Vakfı (Bonyade Canbazan ve Mostezefin), Şehitler Vakfı (Bonayde Şehid), Yardım Komitesi (Komiteye Emdad), 15 Hurdad Vakfı (Bonyade Panezdehe Gordad) Velayet-e Fakih’e bağlı kurumlardır. Bu kuruluşlar İran’ın iktisadi hayatında önemli yere sahiptir. Gayri resmi rakamlara göre bu vakıf ve kurumların kontrolündeki sermaye İran ekonomisinin % 40’ını oluşturmaktadır.[8] İşin en ilginç tarafı bu kurumların ekonomik çalışmaları Sayıştay’ın denetimi dışındadır.

Uzmanlar Meclisi

Uzmanlar Meclisi İran dini liderini seçme, denetlenme ve gerektiğinde azil yetkisine sahip olduğunu nedeniyle en önemli kurumlardan sayılmaktadır. Uzmanlar Meclisi’nin üyelerinin niteliği dini liderin yetkileri yelpazesinde şekillenmektedir. İran anayasasına göre dini liderin askeriyeden ekonomiye geniş alanlarda yetkiye sahip olduğu için üyeleri bu alanların uzmanların oluşması gerekmektedir. Uzmanlar Meclisi üyeleri sekiz yıllığına direkt halkın oyuyla seçiliyorlar. Uzmanlar Meclisinin bu özelliği nedeniyle diğer kurumlardan farklı olarak göreli bir özerkliğe sahiptir. Nitekim Uzmanlar Meclisi kendi yasasını düzenleme yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi 1989’da Hamaney’i din lider olarak seçmiştir.

Cumhurbaşkanlığı

1979 yılına kadar Şahlık ile yönetilen İran, İslam devriminden sonra cumhuriyet rejimini kabul etmiştir. İran Anayasası’nda siyasal sistem “İslam Cumhuriyeti” olarak adlandırılmıştır. Bu vesile ile Cumhurbaşkanlığı kurumu İran tarihinde ilk defa İslam Devrimi’nin ürünü olarak Anayasa’da yerini almıştır. 1989’da değiştirilen Anayasada Cumhurbaşkanına önemli yetkiler verilmiştir.[9]

İran’da rehberlikten (Velayet-e Fakih) sonra cumhurbaşkanlığı ülkenin en yüksek resmi makamıdır. Anayasayı uygulamak, üç erkin ilişkilerini düzenleme, yürütme gücüne -doğrudan doğruya rehberlik makamına bağlı konular dışında- başkanlık etmek Cumhurbaşkanının temel görevleridir.

Cumhurbaşkanlığı süresi dört yıldır. Halk oyu ile seçilen cumhurbaşkanı art arda iki defadan fazla seçilme hakkına sahip değildir. Anayasa gereği adaylar siyasi ve dini kimliği ile tanınmış kişiler içinden olmalıdır. Bu durumun tespiti ise Anayasa Koruyucular Konseyi’ne (A.K.K.) aittir. AKK seçimin “usulüne uygun” yapıldığını onaylarsa sıra cumhurbaşkanlığı yetkisinin verilmesine gelir. Bu yetki Dinî Lider tarafından verilmektedir.

Cumhurbaşkanlığı makamının 1989’da yapılan değişiklik sonucunda yetki alanı genişlemişse de, cumhurbaşkanının etkisi ancak Dinî Lider ile uyum içinde olduğu ölçüde devlet mekanizmasına yansımaktadır. Dinî Lider ile cumhurbaşkanının farklı siyasi programları benimsemeleri durumunda ise cumhurbaşkanı etkisizleştirilmekte veya tasfiye edilmektedir. Tahran’da devrim sonrası politik süreci belirleyen, dini lider-cumhurbaşkanı ilişkisi olmuştur. Dini Lider-Cumhurbaşkanı çatışmasının ilk kurbanı İslam Devriminden sonraki ilk cumhurbaşkanı Abulhasan Benisedr olmuştur.[10] Banisedr’den sonra ona benzer kaderi Hatemi paylaşmıştır.[11] Hatemi azledilmese de reform projesi başarısız kılınmıştır. Hatemi’nin reform projesinin başarısızlığının en önemli nedeni Dini Lider Hameney tarafından kabul görmemesidir. Dini Lider ve cumhurbaşkanının uyumsuzluğu en son 2005 Haziranındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanmıştır. Ahmedinejad ve Rafsancani arasındaki rekabette dini lidere bağlı bütün kurumlar Ahmedinejad’ın yanında yer almıştır. Ahmedinejad’ın bütün radikalizminin arkasında Hameney’nin önemli ölçüde desteğinin olduğu inkar edilemez. Ancak Ahmedinejad’ın ikinci döneminde Hamaney ile sorun yaşaması cumhurbşkanı-Velayet-e Fakih arasındaki krizin yapısal olduğunun açık göstergesi olarak yorumlanabilir.2013’te cumhurbaşkanlığına seçilen Hasan Ruhani ile dini lider Hamaney ilişkisi nasıl sonuçlanacağı belli değildir. Ancak geçmiş cumhurbaşkanları ve dini lider arasındaki ilişkileri ve Ruhani ile Hamanaey görüş farklılığı dikkat alındığında ruhani-Hamaney ilişkisinde de kriz beklenebilir.

İslami Danışma Meclisi (Meclise Şuraye İslami)

İran Anayasasında meclise; yasama, bakanlar kuruluna güvenoyu verme, cumhurbaşkanın ve bakanlar kurulunun işlevini denetleme ve gerekirse görevden alma gibi yetkiler tanınmıştır.[12] İran’da Meclis önemli bir siyasi kurum olsa da hem Velayet-e Fakih hem de denetleme kurumları vasıtası ile sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle Meclis de cumhurbaşkanı gibi Velayet-e Fakih ile uyum içinde hareket etme zorunluluğundadır. Kanun yapma yetkisine sahip olsa da bunların sistemin genel çizgisinin dışına çıkması mümkün değildir.[13] Ülkenin bütün meseleleri ile ilgili kanun yapan meclisin kararları Şuray-e Negehban’ın (Anayasa Koruyucular Konseyi) onayından sonra yürürlüğe girebilir.

İran meclisi 290 milletvekilinden oluşmaktadır ve bu sayı her on yılda 20 milletvekili artacaktır.[14] Meclis seçimlerinde parti sistemi yoktur. İran meclisinin milletvekilleri fert olarak ve dar bölge çoğunluk sistemi ile dört yıllığına seçilmektedir. İran Meclisi içindeki ayrışımlar parti mahiyeti taşımamakta ve cephe gibi gözükmektedir.

26 Şubat 2016’da gerçekleşen seçimler Muhafazakârların Meclis’teki etkinliklerini kırılmıştır. 2004 seçimlerinden bugüne meclisteki çoğunluğu muhafazakârlar oluşturmaktaydı. Mecliste muhafazakâr milletvekilleri iç ve dış politikada daha radikal politikalar takip edilmesi eğilimi taşımaktaydılar. Bu nedenle Muhafazakar milletvekilleri, Hasan Ruhani açısından büyük sorun teşkil etmekteydiler. Meclisin değişimi Ruahni’nin iç ve dış politikası açısından hayatı derecede önemlidir.

Anayasa Koruyucular Konseyi (Şuraye Negehban Kanun Esasi)

Anayasa Koruyucular Konseyi’nin yapısı ve işlevi bilinmeden İran siyasi hayatı ile ilgi yorum yapmak hem zor hem de hatalı olabilir. Zira bu kurum İran siyasi hayatını analiz edebilmek için anahtar bir role sahiptir. Bir denetleme kurulu olarak tanımlanan Anayasa Koruyucular Konseyi[15] İran siyasal sistemine Meşrutiyet (1906-11) Anayasası’yla birlikte girmiştir. Meşrutiyet Anayasasında belirlenen konsey beş müçtehitten oluşur ve görevi mecliste alınan kararların dine uygun olup olmadığını belirlemektir. İslam Devrimi’nden sonra da bu kuruma, yapı ve işlevi genişletilerek anayasada yer verilmiştir. 12 kişiden oluşan Anayasa Koruyucular Konseyi, Mecliste alınan kararların İslam ahkamına ve Anayasaya aykırı olup olmamasını denetlemek amacı ile oluşturulmuştur.

Anayasa Koruyucular Konseyi oluşmadan Meclisin oluşum hakkı yoktur. Meclisin yasallığı bu konseyin oluşmasına bağlıdır. Meclis aldığı bütün kararları Anayasa Koruyucular Konsey’ine göndermek zorundadır. Anayasa Koruyucular Konseyi, Meclisin kararı üzerinde görüşünü on gün içinde açıklamak zorundadır, aksi taktirde kabul edilmiş sayılır. Anayasa Koruyucular Konseyi’nin önemli bir diğer görevi de Cumhurbaşkanı, meclis ve yerel seçimleri denetleme yetkisidir.[16] Başka bir deyişle Cumhurbaşkanı ve milletvekili adaylarının seçimlere katılıp katılmayacağına Anayasa Koruyucular Konseyi karar vermektedir. Bu kurum ayrıca kazanılmış bir seçimi iptal etme hakkını da elinde bulundurmaktadır.

Bu kurum rejimin filtresi konumundadır. Seçilme hakkını Anayasa Koruyucular Konseyi vermektedir. Yani rejimin ölçütlerine uymayan kişiler seçilme hakkına sahip olamazlar.   AKK üyeleri dini lider tarafından atandığı için dini lider ile uyumlu olmayan adayların seçilebilmesi zordur. Ayrıca kurumun üyelerinin muhafazakar bloğun en radikal kanadına daha yakın oldukları da bilinmektedir. Anayasa Koruyucular Konseyinin bu işlevi dolayısıyla iktidar çok sınırlı siyasal elitler arasında dolaşmaktadır.

Maslahat Konseyi (Mecme-e Teşhis-e Meslehet-e Nezam)

Maslahat Konseyi 1988’de Humeyni’nin talimatı ile kurulmuştur. Devrimin hemen ardından Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi arasında sürekli anlaşmazlıklar başgöstermiştir. Maslahat Konseyi bu krizin çözümü için oluşturulmuştur. Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi arasındaki anlaşmazlıklar konusunda karar verme yetkisine sahiptir.

Amacı, devlet mekanizması içinde siyasal kurumlar arasında anlaşmazlığı ortadan kaldırarak uyum ve eşgüdümü sağlamaktır. Bu nedenle sistemin uzlaştırıcı rolünü üstlenmiştir. Bu konsey İran siyasal sistemindeki önemli karar verici mekanizmalardan sayılmaktadır. Zira, uzlaştırıcı işlevinin ötesinde rejimin karşı karşıya olduğu ideoloji ve gerçeklik çelişkisini çözme amacını taşır. Muhafazakarların elinde olmasına rağmen daha ılımlı ve pragmatist bir profil göstermektedir. Nitekim Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığına gelmesinin ardından iç ve dış politikada radikalizmini zaman zaman törpüleyebilmek için dini lider tarafından görev alanı genişletilmiştir. Kuruma ayrıca devletin bütün erklerini denetleme ve dini lidere rapor halinde sunma yetkisi verilmiştir.

Maslahat Konseyi üyeleri dini lider tarafından atanmaktadır ve sayıları değişmektedir.[17] Başkanlığını Rafsancani yapmaktadır. Maslahat Konseyi ve cumhurbaşkanlığı arasından kriz İran siyasi hayatın karakteristik özelliklerinden biridir. Rafsancani ve Ahmedinejad arasındaki çekişme, iki kurumun (Maslahat Konseyi ve cumhurbaşkanlığı) tutum ve kararlarına da önemli ölçüde yansımaktaydı. Maslahat Konseyi ve cumhurbaşkanlığı arasındaki kriz Ruhani’nin cumhurbaşkanı olmasıyla da devam ettiği görülüyor. Ruhani’nın Maslahat Konseyi toplantılarına birçok defa katılmadığı bu krizin tezahürü olarak yorumlanıyor..

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi (Şuraye Ali-e Emniyete Melli)

 

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’nin kuruluş amacı İslam Devrimini korumak, milli menfaatleri temin etmek, ülkenin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini sağlamak olarak tanımlanmıştır. Bu kurumun görevi Dini Lider tarafından belirlenmiş genel politikalar çerçevesinde ülkenin güvenlik, istihbarat ve savunma politikalarına yön vermek ve bütün siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik çalışmaları söz konusu güvenlik ve savunma politikaları ile uyumlu hale getirmektir. Diğer görevi ise iç ve dış tehditlere karşı ülkenin maddi-manevi olanaklarından yararlanmaktır.

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi İran’ın en üst güvenlik, savunma ve istihbarat makamı sayılmaktadır. Genelkurmay Başkanı, silahlı kuvvetler komutanları, Bütçe ve Planlama Teşkilatı başkanı, dini liderin iki temsilcisi, Devrim Muhafızları komutanı ve dışişleri, içişleri ve istihbarat bakanları bu kurumun üyelerini oluşturmaktadır.

Konseyin başkanlığını cumhurbaşkanı yapsa da en önemli yetkilisi sekreteryasıdır. Dini Lider ile organik ve düzenli bir ilişkisi vardır. Kararları dini lider tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girebilir. [18]

Kurum ülkenin yüksek önem arz eden iç ve dış politika meselelerini takip etmektedir. Nükleer program, ABD ve İsrail ile ilişkiler gibi rejim için hayati güvenlik konuları yetki alanına girer. Nitekim mevcut nükleer diplomasi bu kurum tarafından yürütülmektedir. Milli Güvenlik Yüksek Konseyi şu anda Ali Şemhani tarafından yönetilmektedir ve muhafazakârların kontrolündedir.

Genel Değerlendirme

İran’daki Velayet-e Fakih kavramına karşı Türkiye’de kullanılan Dini Lider tabiri yanıltıcı olabilir. Çünkü Velayet-e Fakih dini misyonunun yanı sıra devletin başat gücüdür. İran’da siyasal sistemin temel kurumları, dini liderin (Velayet-e Fakih) devlet mekanizması üzerindeki hakimiyetini esas alan bir çerçeve içinde oluşturulmuştur. Görünürde birçok demokratik unsuru ( Parlamento, seçimler..) içinde barındıran sistem, özü itibari ile Velayet-e Fakih kurumu ekseninde teokratik diktatörlük olarak kurulmuş ve bu yapısını günümüze kadar sürdürebilmiştir.

Görüldüğü gibi Liderlik Makamı, iç ve dış politikanın temel belirleyicisi konumundadır. Bu etkinlik nedeni ile Dini Lider etrafında “derin devlet” olarak adlandırabileceğimiz bir olgu ortaya çıkmıştır. Askeri-güvenlik bürokrasisi ve muhafazakarlardan oluşan bu yapı İran’ın iç ve dış politikasını tayin eden güç olmuştur. Tüm siyasi arayışlar ve siyasilerin kaderi bu yapı ile uyumlu olup olamaması ölçüsünde belirlenmektedir.

İslam cumhuriyeti düşüncesi çerçevesinde “seçilmişler” ve “atanmışlar” şeklinde ikili bir siyasal sistem doğmuştur. İran’daki “Atanmışlar” misyon ve yetkileri bağlamında Türkiye’deki bürokrasi kavramından fazlasını ifade eder. Öte yandan, İran’da herkesin seçilme hakkı yoktur; “seçilmişler” de pratikte “atanmışlar” tarafından yönetilmektedir. Cumhurbaşkanlığı, meclis ve yerel yönetimler gibi seçilmişlerin denetlemesi ve yönlendirilmesi Velayet-e Fakih, Anayasa Koruyucular Konseyi ve Maslahat Konseyi gibi atanmışlara bırakılmıştır. İran’ın bu ikili yapısının seçilen kesimine bakarak, Orta Doğu’daki bazı ülkelerden daha “demokratik” olduğunu söyleyebiliriz. Meclis’in, Cumhurbaşkanlığı’nın ve yerel seçimlerin varlığı, İslam rejimi yandaşları ve Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından onaylanan kişiler arasında demokratik bir yarışa olanak sağlamaktadır. Açıktır ki, İran’daki seçimler Batı türü demokratik seçimden çok farklıdır. Son tahlilde, İran’da cumhurbaşkanı dahil, siyasal yetkiye sahip olan tüm şahıslar sistemin bir parçası oldukları için seçilebilirler ve etkileri dini lider tarafından atanmışlarla uyum ölçüsünde açıklanabilir.

 

 


[1] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz.Muhsen Kediver, Hukumete Velayi ,Tahran, 1378.

[2] Muhsen Kediver, Dovlet Der Fekh Şia, Tahran, 1378,s.60.

[3] İran Şia’larına göre 12. İmam kayıptır. 12.İmam , İmam Mehdi Zamanın İmamı olarak   bilinmektedir.12.İmamın geri dönmesi beklenmektedir.

[4] Müçtehit dini konularda fetva yetkisine sahip olan kişilere denilmektedir.

[5] Fakih dinin ahkamı konusunda fetva vermek yetkisine sahiptir.

[6] Humeyni,Velayete FAKİH,Tahran, 1979, s.89.

[7] Anayasa 110.Maddesi

[8] İzeetullah Sehabi, Berxi Negeranihay-e Xtire Melli, İran Ferda , Tahran, 1376, s.5

[9] 1989 İran Anayasası’nın 113’den 142’inci maddelerine kadar olan bölümü cumhurbaşkanlığı kurumuna ilişkindir..

[10] İran’da ilk cumhurbaşkanlığı seçimleri için bkz.: Muhammet Cevad Muzeffer, Evvelin Reyis Cumhur, Kevir Yayınevi,Tahran, 1378

[11] 1981’de Benisedr’in azlinden sonra göreve gelen Muhammed Ali Recayi bir suikast sonucu öldürülmüştür. Recayi’den sonra Seyid Ali Huseyni Hameney arka arkaya iki dönem (1981-1985;1985-1989) görev yapmıştır. Hamaney 1989’da Humeyni’nin ölümünden sonra Uzmanlar Meclisi[11] tarafından dini lider olarak seçildiğinde yerine Ali Ekber Haşemi Rafsancani 1989’da cumhurbaşkanlığına gelmiştir. Kirman kentinin zengin toprak sahiplerinden olan Rafsancani 1989’dan sonra art arda iki dönem (1989-1993; 1993-1997) cumhurbaşkanı seçilmiştir. Peşinden, 1997’nin 23 Mayısında Seyid Muhammet Hatemi cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Rafsancani, cumhurbaşkanlığını Hatemi’ye bıraktıktan sonra Maslahat Konseyi’nin başkanlığına geçmiştir ve halen bu görevini sürdürmektedir.[11] 1997’de cumhurbaşkanı seçilen Hatemi (1997-2001) ve 2001-2005’e kadar bu görevi üstlenmiştir. 2005-2013 yılına kadar Mahmud Ahmedinejad cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. 2013’te cumhurbaşkanı olan Hasan Ruhani ise halen görevini sürdürmektedir.

[12] Anayasa 87.Madde

[13] İran Anayasa’sı 62 .maddesinden ’den 100.maddelerine kadar Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi   konusunu kapsamaktadır

[14] Anaysa 64.Madde

[15] 1979 İslam Devrim Anayası’nın 91. maddesinden 95 .maddeye kadar Anayasa Koruyucular Konseyinin   yetki alanı belirlenmiştir

[16] Anayasa 99.Madde

[17] Anayasa 112 .Madde

[18] Anayasa 186.Maddesi.

Ek Bilgi

  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

26 Şubatta İran’da gerçekleşen Uzmanlar Meclisi ve İslami Danışma Meclisinin galibinin seçimlerinin Hasan Ruhani ve reformcuların olması 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerini yeniden gündeme taşıdı. Bu seçimler aslında 2023 cumhurbaşkanlığının seçimlerinin devam olarak yorumlanabilir. Bu neden 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve hasan ruhani’yi yeniden analiz etmek gerekir. 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerini bu kadar önemli kılan neydi? Yeni Cumhurbaşkanı Ruhani neyi temsil ediyor? Bu gelişme Ortadoğu’da neleri değiştirir? İran-Türkiye ilişkisinde neler değişecek? Bu soruları Omran Ortadoğu Uzmanı Arif Keskin’e sorduk.

İran’da Hasan Ruhani Cumhurbaşkanı seçilince aynı anda hem ABD hem de Suriye olumlu mesaj verdi. Piyasa kavramıyla söylersek bu değişimi Batı da Ortadoğu’da satın aldı. Ruhani’yi bu kadar kıymetli yapan gerçek nedir?

Bu sorunun tek bir yanıtı yok. Hasan Ruhani ismi çok öne çıkmasa da 1979’dan bugüne kadar rejimin kilit isimlerden biridir. Hatta Humeyni’ye ilk kez ‘İmam’ diye seslenen siyasetçi olduğu söylenir. Devrimden 10 yıl sonra kurulan Milli Güvenlik Konseyi’nin günümüze kadar aralıksız üyesi oldu. Bana göre Hasan Ruhani İran rejiminin kara kutularından birisidir. Ruhani’yi ülkedeki diğer aktörlerden ayıran bir özelliği de rejim içi tüm taraflarla ilişki içinde olan bir isim olmasıdır. Molladır ama kendisini hukukçu olarak tanımlıyor yani çok çeşitli şapkaları var. Başta İran’ın dini lideri Hamaney olmak üzere tüm yönetici kadroları ile diyalog içinde olduğunu biliyoruz ama onun yapmak istediklerini anlamak için özellikle Rafsancani’ye bakmamız lazım.

Neden Rafsancani?

Ruhani her zaman Rafsancani’nin en yakınında olan bir isim. Ruhani’nin güç kaynağı, bir anlamda Humeyni’den sonraki ikinci adam olarak bilinen ve 1989’da Cumhurbaşkanı olan Rafsancani olmuştur. O yüzden Rafsancani’nin hedeflerini ve yönelimlerini anlamak bir anlamda Ruhani’nin bugün yapmak istediklerini anlamak olacaktır. Ruhani, Rafsancani’nin öğretilerine belli katkılar koyarak ilerliyor. Rafsancani, “Biz devrimi yaptık. Devrim bitmiştir.Bundan sonra ideolojik söylemleri hem iç politikada hem de dış politikada bir tarafa bırakmamız gerekiyor” diyerek hem Batı ile hem Doğu ile ilişki geliştirilmeli dedi. Otoriter bir kalkınmacı anlayışa sahip. Ekonomik kalkınmayı hedefliyor, bu hedefi gerçekleştirmek için de ülkede kısmi siyasi reformlar istiyor. Neo-liberal bir ekonomiyi savunuyor. Devletin küçülmesini istiyor. Buna paralel olarak dünya ekonomisiyle entegre olmasını istiyor. Bu görüşleriyle birlikte yürüdüğü muhafazakârlardan ayrılıyor. Bu alan İran rejiminin en önemli çatışma alanlarından biridir.

Çatışma alanı diye tarif ettiğiniz bu bölümü açalım isterseniz. Bu çatışmada Ruhani muhafazakar mı, reformcu mu?

Bunun cevabını almak için biraz geriye gitmek lazım. 1979-81 arası rejim kendisi gibi olmayan, düşünmeyen herkesi temizledi. 1981 yılından sonra rejim içinde günümüze kadar devam eden iki ana eksen ortaya çıktı. İslam devletinin temel argümanı “sosyal adalet olmalı” diyen kesim Humeyni üzerinde de güçlü etkisiyle 1989 yılına kadar iktidarda kaldı denilebilir. Bunlara İran siyaset yelpazesi içinde ‘sol’ deniyordu. Diğer ikinci gurup ise İslam dininde ticaretin varlığını savunan iş dünyası içinde olan mollalardı. Hasan Ruhani bu dönemde Rafsancani ile birlikte ‘sağ’daydı. Rejim içindeki bu guruplar 1997’den sonra belli derecede ideolojik değişim geçirerek muhafazakâr ve reformcu olarak karşımıza çıktı. Sağ muhafazakâr oldu, sol ise reformcu.

O zaman Ruhani’ye muhafazakâr mı diyeceğiz?

Hayır. Çünkü bu süreç içerisinde sağ da ikiye bölündü. Biri ticari burjuvazi (Çarşı) diğeri de sanayi burjuvazisi. Ruhani, sanayi burjuvazisinin safındaydı. Ahmedinecad’ın iktidarıyla birlikte tasfiye edilen sanayi burjuvazisi reformculara daha yakınlaştı. Ruhani, sanayi burjuvazisi ile reformcuların ortak adayı olarak seçildi diyebiliriz. Bildik anlamda reformcu değil. Rafsancani’nin daha önce ortaya attığı ‘itidal’ söylemini devletin temel söylemi haline getirmeye çalışıyor. Özetlersek; rejim içerisinde çok farklı eğilimler var. Bu ilişki çatışmalıdır. Bu çatışma devlete zarar veriyor. Bu yüzden deniyor ki hem iç politikada hem dış politikada kurtuluş ‘itidal’, orta yoldur. Ruhani, Bakanlar Kurulu’nu hem muhafazakar hem de reformculardan oluşturdu. Her iki tarafın radikallerini yönetimden uzak tuttu. İtidal söylemi Ruhani’nin hem iç politikasını hem de dış politikasını anlamamızı sağlar. İçeride her tür radikalizme karşı çıkarken dışarıda entegrasyonu savunuyor. İran’ın ekonomik potansiyelini biliyor ve dünyanın ilk on ekonomisinden biri olması için çaba sarf ediyor. İran’ın rejim içerisindeki kronik sorunlarını süreç içerisinde uyumlulukla çözmeye çalışıyor. Rejimi köklü değişimlere yöneltmiyor. Söylemleriyle gerginlik yaratmıyor. Ruhani, devletin içinden geliyor, tüm dengelerin farkında. Geçmişte yapılan yanlışlıkların deneyimi de mevcut.

Bu yönelim dini lider Hamaney tarafından da benimseniyor mu?

Türkiye’de ‘dini lider’ deniliyor ama yanlış bir tanımlama. Siyasetin tam içinde ve süreci tüm yönleriyle yürütüyor. İran’daki siyasi gerilim 1979’dan bu yana hep cumhurbaşkanı-lider arasında yaşanıyor. Tecrübe şunu gösteriyor ki cumhurbaşkanı hep yenilmiştir. Ruhani bunun farkında. Ruhani biliyor ki devlet şu anda elinde tuttuğu bürokratik aygıt değil. Devlet başka yerde ve onunla iyi ilişkiler içinde olmalı. Türkiye’de ‘devlet politikası’nın karşılığı İran’da ‘Nizam’dır ve bu Hamaney’in âdete kod ismidir. Nizam politikaları devlete yön verir. O ne yapmak istiyor, nerede engel olacak bunların hepsi önemli.

O zaman başta ABD ilişkileri olmak üzere Hamaney’in ruhani politikalarına yol verdiğini söyleyebilir miyiz?

İran Devrimi’nden hemen sonra ABD ile diyalog hep oldu. Sokakta ‘Amerika’ya Ölüm’ denilirken de gizli görüşmeler oldu. Rejim içeride ve dışarıda politikasının ana eksenini ABD karşıtlığına oturttu ama diyalogdan vazgeçmedi. ABD düşmanlığı rejimin ömrünü uzatmak için bir tür araç oldu. Dış düşman algısıyla toplum içerisinde hep olağanüstü bir seferberlik durumu yaratıldı. Gelinen noktada ise rejim hiçbir temel sorununu çözemedi. Bu nedenle artık ABD karşıtlığının toplumdaki inandırıcılığı kayboldu. ABD karşıtlığı İran’da artık sadece hak gaspının bir aracı olarak algılanıyor. Bu nedenle ülkeyi yönetenler bile artık açık olarak ‘ABD ile ilişki kuralım’ diyor. Dışişleri Bakanı ABD eğitimli. Ekonomiden sorumlu yardımcısı Nahavandiyan’ın Green Kartı olduğu iddia ediliyor. Solcuların ciddi bir kısmı bile ABD karşıtı değil. Devrimde 30 milyon olan nüfus şimdi 70 milyon oldu. Hepsi iş istiyor, özgürlük istiyor! Dünya ile kurdukları ilişkinin sorunlu olduğu kabul ediliyor. Bu rejimin krizidir ve buna çare       arıyor. Bir taraftan bu istekleri karşılayacak, Batı ile ilişki kuracaksın diğer taraftan da devrimin ülkülerinden ayrılmayacaksın. İran Devleti’nin açmazı budur. Ruhani de Hamaney de buna çözüm arıyor.

Ruhani iktidara geldiğinden bu yana değişime yönelik adımlar attı mı?

Bu kadar kısa bir sürede çok fazla bir şey yapamaz. Ama duruş ve söylem itibariyle böyle bir yönelime girdiği açık. Yavaş, tedrici, rejimin bekaasına zarar vermeyecek, kontrol elinden çıkmayacak şekilde gerçekleştirmek istiyorlar. Yönetilebilen bir değişim planlanıyor. Bazı noktalarda reformcuların yapamadıklarını bile yapar noktaya geldi. Örneğin nükleer sorununu Hatemi çözemedi. Ama Ruhani bunu başardı. Örneğin etnik ve dini anlamda azınlıkta olanlarla ilgili söylemi çok farklı. Şu ana kadar pratik bir adım atmasa bile söylem düzeyinde bir farklılık yarattı. Yurttaşlık Bildirgesi yayımladı. Ruhani, fevri her türlü davranıştan kaçınıyor, az konuşuyor, toplumu geren açıklamalarda bulunmuyor. Bürokratik akla saygı duyuyor. Siyasi farklılıklardan dolayı tasfiyeye gitmiyor. Kurumlar yeniden inşa ediliyor. Devletin dünyevi, seküler bir akılla yönetilebileceğinin farkında. 1979’dan bugüne kadar bir şekilde tahrip edilmiş kurumları yeniden farklı bir anlayışla dizayn ediyor.

Bu değişim Ortadoğu’ya nasıl yansıyacak?

İran’ın bu yeni yönelimi Ortadoğu’da dengeleri değiştirecektir. İran güçlenecek ve etkisini artıracak. Hasan Ruhani iktidara gelmemiş olsaydı, ABD Suriye’de operasyon düzenleyecekti. Ruhani’nin iktidara gelişi Suriye denklemini değiştirdi. Şu anda Esad gitsin denilmiyor. Ortadoğu’daki sorunların diyalogla çözülebilir olduğuna Batı dünden daha fazla inanıyor. Batı yeni bir Ortadoğu’yu İran üzerinden şekillendirmek istiyor. Bu da Ruhani’nin Ortadoğu’daki gücünü biraz daha artırıyor. 11 Eylül sürecinden sonra Sünni İslamist hareketlerin Batı için daha büyük tehdit olduğu algısı var. Dolayısıyla İran eksenli bir hareket artık birinci tehdit pozisyon değil. Devrim öncesi körfezin jandarması olan bir İran yeniden doğuyor.

Bu söylediğiniz tam olarak ne ifade ediyor? Çok pozitif bir anlamı yok sanki.

Bu durumun Ortadoğu’da ilişkileri daha da karmaşık hale getireceği kesin. Özellikle Suudi Arabistan gibi ülkeler için İran daha büyük korku ve sorun haline geliyor. Şu an İran-Suudi Arabistan ilişkileri tarihte olmadığı kadar kötü. Bir savaş gerilimi yaşanıyor. Lübnan, Suriye ve Irak bu gerilime kaynaklık yapmaya devam ediyor. Suudilerin ‘ABD bizi yarı yolda bıraktı’ açıklaması da bu durumu özetliyor aslında. Şii-Sünni çatışması ya da gerilimine ilişkin bir iki rakam vermek istiyorum. 1 milyar 200 milyon civarında Müslüman var. Bunların sadece 200 milyonu Şii. Ama Basra Körfezi’nin yüzde 70’i Şiilerden oluşuyor. Petrol onların kontrolünde. Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen, Katar, Kuveyt tüm bunlarda Şii nüfusu var. Batı İran denklemine karar verirse Basra’daki güvenlik dengesi altüst oluyor. Sadece Bahreyn gibi küçük bir ülkede iktidar değişirsebile Basra Körfezi’ndeki denge değişiyor. Petrol çıkışları İran ve İran etkisi altına giriyor. Batı İran’ı ortaya çekerek aslında kendi varlığını da bu coğrafyada perçinleştiriyor. Batı ile ilişkilenebilen, ekonomik ve askeri anlamda güçlü İran başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı ülkeler için ciddi sorun. Bu da yeni çatışma alanları, terör saldırıları anlamına gelebilir. Lübnan, Irak, Mısır bu çatışma bölgeleri olabilir. Rusya da tedirginlik duyuyor. İran’ın Batı’ya yakınlaşması Rusya’nın hem Ortadoğu hem Orta Asya politikalarında zaafa uğramasına yol açar. Sadece Ermenistan’ın Batı’ya entegrasyonunun İran üzerinden yapılması bile Rusya’nın Orta Asya’daki etkinliğine darbe vurur.

İran’ın Batı ile ilişkileri bazı sorunları bitirebilir ama yeni sorunlar yaratacağı da çok açık. Ama sonuçta belirleyici olan İran’ın yönelimi ve ne yapmak istediğidir. İran da Batı-Rusya arasında tercih yapma noktasına gelirse Hamaney bile Batı der. Çok güvenmiyorlar Rusya’ya. Özellikle reformcu kanadın içinde ciddi biçimde anti-Rusya’cı bir damar var.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Ortadoğu, İran
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

Cumhurbaşkanı Erdoğan, güvenli bölge oluşturulmaması halinde mültecilerin Avrupa’ya gitmesini engellemeyeceklerini söyledi. Türkiye'nin bu resti karşısında Avrupa ne gibi adımlar atabilir?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu, Halep'ten gelenler için kapılarınızı açın çağrılarına sert çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda güvenli bölgeyi işaret ederek bu şartın sağlanamaması  durumunda AB'nin göç yolu olabileceğinin sinyallerini de verdi. Erdoğan, “otobüslere doldurup göndermesini de biliriz”derken Davutoğlu Türkiye'nin sağlam bir duruşa sahip olduğunu belirterek eleştirilere tepki gösterdi. AB ve ABD’nin Rusya’nın Halep’te geçekleştirdiği saldırılara tepki göstermediğini ve mülteci konusunda Türkiye’nin zor durumda bırakıldığını söyleyen Ortadoğu uzmanı Arif Keskin, AB ve BM’nin İnsan hakları ve demokrasi kavramlarının arkasına saklanarak  Türkiye’yi suçladığını ifade etti.  Türkiye'nin bu resti karşısında Avrupa ne gibi adımlar atabilir?

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi analistlerinden Ortadoğu Uzmanı. Keskin, “Ortada BM kararının ihlali var. Müzakere masasını Rusya ve diğerleri deviriyor. Onları yeniden masaya çağırarak zaman kazandırmak ve operasyonları daha etkili hale getirmek ne kadar doğru. Burada bir samimiyetsizlik var. Tek yapılacak adım Rusya’nın operasyonları durdurmasıdır. Bunun haricinde yapılacak bütün çabalar Rusya, İran ve Esad’a zaman kazandırmaktan başka bir şey değil. AB, sınırları tamamen kapamayabilir, kısmi kısıtlama getirebilir. Türkiye’ye yönelik ciddi bir propaganda faaliyetine girer. Kesinlikle sınırlamalar getirilecek.  AB ile yaşanacak mülteci sorunu AB müzakerelerini olumsuz etkiler.”  diye konuştu.Keskin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mülteci restine AB’nin vereceği cevapları ve adımları AjansHaber’e değerlendirdi.

“AB SORUMLULUK ALMAK İSTEMİYOR”

AB, Suriye göçünü kabul etmeyerek, sorumluluk almak istemiyor.  AB, Avrupa ülkelerinde bulunan mültecileri bile geri göndermek istiyor. Para yardımıyla Türkiye’yi göçmen ülkesi konumuna getirmek istiyorlar. Mültecilerin son zamanlarda artmasının sebebi Rusya, İran ve Esad güçlerinin Halep ve diğer kentlere başlattığı operasyondur. AB ve ABD gerçekleştirilen operasyonlara karşı bir tavır sergilemiyor. Türkiye, AB’yi hem mülteci hem de İran ve Rusya’nın operasyonlara karşı dik duruş sergilemediği için eleştiriyor. Türkiye burada çifte zarara uğruyor. İnsan hakları ve demokrasi vb. kavramların altına gizlenerek Türkiye suçlanıyor.

“TEK YOL RUSYA’NIN OPERASYONLARI DURDURMASIDIR”

Alınan ateşkes kararıyla göç akımı durdurmayı düşündüklerini zannetmiyorum. Rusya ve diğer devletler zaman kazanma yarışına girdiler. Ortada BM kararının ihlali var. Müzakere masasını Rusya ve diğerleri deviriyor. Onları tekrardan masaya çağırarak zaman kazandırmak ve operasyonları daha etkili hale getirmek ne kadar doğru. Burada bir samimiyetsizlik var. Tek yapılacak adım Rusya’nın operasyonları durdurmasıdır. Bunun haricinde yapılacak bütün çabalar Rusya, İran ve Esad’a zaman kazandırmaktan başka bir şey değil. Sorunu kendileri söylüyor. Rusya, Suriye krizinin çözümünde engel olmuştur ifadeleri kullanılıyor. İnsani facianın kaynağına müdahale etmek gerekiyor.

“AB KESİNLİKLE SINIRLAMALAR GETİRİR”

Türkiye ve AB mülteciler üzerinden gerginlik yaşayacaktır. Türkiye söylediği telkinleri gerçekleştirirse, AB’de Türkiye’ye karşı önlemler alabilir. Sınırlar tamamen kapanmayabilir, kısmi kısıtlama getirebilir. Türkiye’ye yönelik ciddi bir propaganda faaliyetine girer. Türkiye’den AB’ye giren bir mülteci birini öldürse suçlu Türkiye olarak gösterilecek. Türkiye üzerinde inanılmaz siyasi ve psikolojik baskı dalgasını beklemek gerekiyor ve bunu da yapacaklar. Kesinlikle sınırlamalar getirilecek.  AB ile yaşanacak mülteci sorunu AB müzakerelerini olumsuz etkiler. AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler bir çok krizden geçerek dayanıklılık kazanmıştır. ABD ile Türkiye arasında sorun olsa Türkiye, NATO’dan çıkacak mı? Söylenen bütün senaryolar uç noktadaki krizleri gösteriyor ama biz daha orada değiliz. Türkiye, AB açısından hayati açıdan oldukça önemli. Türkiye’yi gözden çıkaramazlar. Son aşamada yapılacak hareketler. Mülteci sorununu çözmek istiyorlarsa Türkiye ile adım atmaları gerekiyor.

“SORUNU ÇÖZMEK İSTESELERDİ İLK BAŞTA UYGULANIRDI”

Güvenli bölge oluşturmak istemiyorlar. Günümüzde güvenli bölge oluşturma riski daha da arttı. Türkiye sınırlarının yüzde 90’ını kapattı, yüzde 10’nu aktif. Eskiden güvenli bölgenin denetlenmesinin zor olduğu  ve ekonomik olarak çok masraflı olduğunu söylüyorlardı. Güvenli bölge konusunda AB, ABD’ye bağlı. ABD’de güvenlik, siyasi ve ekonomik olarak güvenli bölgeye karşılar. Mülteci konusu güvenli bölge oluşumunu akla getirebilir ama sonuçlanmadan sona erebilir. AB, kritik konularda ABD’nin duruşuna bakıyor. ABD yapsaydı krizi bugüne kadar bu yolla çözerdi.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Göç ve Mülteciler
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43
Perşembe, 25 Şubat 2016 17:10

RUSYA AMERİKA ATEŞKES BİLDİRGESİ

Rusya ve ABD’nin Suriye Ateşkes Bildirgesi

Kerry-Lavrov buluşmasını takiben 22 Şubat 2016’da yayımlanan Suriye Ateşkes Bildirgesi; Suriye krizine politik çözüm sunmak amacıyla ABD ve Rusya’nın katılımıyla isyancı tabir edilen gruplar göz ardı edilerek yayımlandı. Teklif, Suriye’de politik bir çözümü önerirken devlet terörünü sona erdirmeye yönelik herhangi bir politik yada yasal-meşru geçişi garanti etmemektedir. Dahası bu bildiri Rusya’yı Suriye krizindeki rejim müttefiki konumundan uluslararası arenada tasdik edilen politik sürecin koruyucusu konumuna taşımaktadır. Ayrıca Rusya’ya anlaşmada belirtilmemiş olan diğer tüm gruplara (terörist adı altında dışlanmış gruplara) saldırı hakkı tanınarak ateşkesin barış gücü konumuna getirilmiştir.

Bildirgenin Analizi:

Suriye’nin nihai geleceğinde söz sahibi olmasını sağlayacak koşullarla Rusya’nın liderlik konumunun güçlendirilişi:

11 Şubat tarihli Münih Tebliği kararıyla kurulan Uluslararası Suriye Destek Grubu (USDG)’nun bildirisine göre Rusya ve Amerika’nın liderliğindeki bildirge Washington’dan Moskova’ya nihai kararın uygulanabilir detaylarını içermekte ve tüm sorumluluğu Rusya’ya vermektedir.

Kerry, Lavrov’un basın açıklamasında tekrar tekrar belirtilen Rusya vizyonuna bağlı kaldı. Herhangi bir muhalif grubu hedef almak üzere terörizme karşı savaşma bahanesiyle Rusya’ya tam yetki verildi aynı zamanda terörist olarak tanımlanmayan tüm diğer grupların güvenliği garanti edildi.Bu öncül açıklama ateşkesi reddeden isyancı gruplar ile Işid, Cebet el Nusra ve BM tarafından terörist olarak ilan edilen gruplar dahil tüm grupları açıkça reddettiğini belirtmektedir.

Suriye rejiminin askeri gücünü tek yasal askeri güç olarak tanımlamak:

Bu bildiri Suriye rejim güçlerinin yasallığını tekrar etmekte ve ordu güçlerini Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Silahlı Güçleri olarak tanımlamaktadır. Dahası rejimin askeri birliklerine terörizm ve Suriye Muhalif Devrimci güçleri ile savaşmaya yönelik ayrıcalıklı haklar tanır. Bildiriye göre, rejim kuvvetleri Suriye’de barışın ve güvenliğin sağlayıcısı konumundadır. Bunun birlikte Suriye’de bulunan diğer tüm silahlı kuvvetler Ulusal Muhalif Gruplar dahil, Suriye Demokratik Silahlı Güçleri ve YPG birimlerinin Suriye rejimi izni olmaksızın Işid veya diğer terörist gruplarla çatışmaları yasaklanmıştır.

Dahası, devrimciler ve ateşkesi geri çeviren ılımlı muhalif gruplar devletin otoritesi ve bağımsızlığına karşı tehdit olarak sayılmaktadır. Böylece Suriye rejimi herhangi bir politik ya da yasal bir engel olmaksızın bu grupları hedef almaya ve saldırmaya devam edebilir.

Suriye’dekin Askeri Durumun Değişkenliğini Koruması:

Bu bildirgedeki tüm istisnalar ve önceki BM yasa tasarısı ancak Suriye’deki askeri durumu rejim ve müttefiklerinin yararına olacak şekilde sürdürmektedir. Bildirgedeki politik ateşkes sürecinden Işid, Cebet el Nusra ve Güvenlik Konseyince terörist olarak tanımlanan diğer grupları dışlarken İran destekli dış güçleri ateşkesin dışında tutmamaktadır. Aksine onları Suriye askeri birimlerine karşı savaşan yasal gruplar olarak saymaktadır. Muhalif güçler ve ılımlı devrimciler bu nedenle rejim güçlerine ve istisnasız tüm müttefiklerine karşı askeri faaliyetlerini durdurmaya zorlanıyor.

Ateşkes ile müzakereler arasındaki politik çözümü fesh eden ayrımlar:

BM Güvenlik Konseyi 2254 No’lu yasa tasarısı ile geçiş sürecine yönelik gerçekçi adımlar atmaya yönelik kararlılığını göstermiştir. Yine de bildirgenin içeriği politik sürece geçiş için gerekli ön koşulları gözden kaçırmaktadır. Bu bildirge tüm partilerin tutuklularının bir ön koşul gözetmeksizin salınması ve böylece politik sürece ve ateşkese entegre edilebilmesi talebiyle sonuçlanmıştır. Dahası bu partileri insani yardım sürecine hızlı bir geçişe yönlendiren Güvenlik Kurulu’nun 2139 ve 2165 No’lu kararlarının esgeçilmesinden bu yana uluslararası toplum Suriye rejimini hala kabul edilebilir kılmak konusunda başarısızlığa düşmüştür.

Ateşkes bildirgesi gereği devrimci ve muhalif gruplar dışlandıkça, rejimi BM 2254 No’lu yasa tasarısını uygulamaya zorlamak hususundaki tüm çabalar anlamsız kalacaktır.  

Usuli Problemler ve Anlaşma Metni

Bu bildiri müzakerelerin önünü tıkayarak ve herhangi bir itiraza yer vermeyerek rejimin statükosunu keskinleştirmektedir. Barış süreci’nin önünün açılması için kurulan ortam sadece muhalif grupların teslim olması ve vazgeçmesine yönelik olan isteğin ortaya konulmasıdır. Bu bildiri takip edildiği sürece başarısızlıkla sonuçlanacak olan pek çok madde içermektedir:

1.Amerika ve Rusya savaş dışı alanları tanımlamakla yükümlüdürler. Bu tür düzenlemeler güneyde uygulanabilir ancak Cebet El Nusra ve devrimci ulusal direniş güçlerinin kontrolü altında bulunan İdlib vilayetinde uygulanması neredeyse imkansızdır.

2.Anlaşmanın gözlemcilik mekanizmalarını tanımlayan son sözünde bir anlam karmaşası bulunmaktadır. Açıkça görüldüğü gibi metin Rusya’nın Suriye’nin güneyindeki ilerleyişine yasallık katmaktadır. Aynı zamanda rejim güçlerinin ve müttefiklerinin devrimcileri ve ulusal direniş güçlerini terörle mücadele bahanesiyle hedef almasının önünü açmaktadır.

3.Ateşkes anlaşmasını ihlal edenlerin hesap verebilirlik mekanizmaları sınırlandırılmıştır.Rejime ayrıcalık sağlayan ve Rusya’nın koruyuculuğunda askeri faaliyetlerini yürütmesini sağlayan bu bildirinin uygulanabilirliği mümkün değildir.

4. Bu bildiri Amerika ve Rusya arasındaki güvenlik işbirliğini ve bilgi akışını kurumsallaştırmakta fakat karar alıcılara devrimcilere ve ulusal direniş güçlerine suistimal girişimleri olasılığına yönelik bir garanti sunmamaktadır.

Bölgesel Barış ve Güvenliğin Tehlikeye Girmesi

Bu Amerika-Rusya anlaşması, Suriye’de sürmekte olan çatışmanın sebeplerini ele almakta tıpkı Esad’ın rejimde kalmaya devam etmesiyle sonuçlanan ve başarısızlığa uğrayan tüm önceki girişimler gibi zayıf kalmıştır.

Esad sadık Rus müttefiği ile birlikte sistemli şiddet faaliyetlerini terörim ile mücadele bahanesiyle yürütmeye devam etmiştir. Uluslararası toplumun kan akışını durdurmakta başarısız oluşu, devlet kurumlarının yıkılmasına ve Suriye toplumunun parçalanmasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu bu politik ve kurumsal boşluk ortamında oluşan aşırıcı grupların istismarına yol açmıştır. Diğer bir sonuç ise 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen dünyanın en büyük mülteci hareketine sebep olarak boğucu bir insani krizin oluşmasına yol açmıştır.

Arap düzeyinde ise, İran devlet kurumlarını kontrol etmek ve bölgede kendi güvenliğini garantiye almak için dağılmakta olan rejimi sömürmüştür. Sırayla, İran kendi politik duruşunu

gösterdi ve bu doğrultuda Amerika ile tarihi nükleer anlaşmasını imzalayarak bunu yönetmeye devam etti.

Bu nükleer anlaşmadan sonra İran bölgesel meselelere daha fazla askeri yöntemlerle yaklaşmaya başladı ve İran’ın Körfez ülkeleri ve özellikle Suudi Arabistan ile gelişen gergin ilişkileri, derinleşen ABD – İran ilişkilerine de yansıdı.Şu anki ABD- Rusya ateşkes anlaşması İran’ın bu tutumunu daha da güçlendirdi ve Irak’taki İran Devrimci Muhafızlarının ve Lübnan’daki Hizbullah’ın Suriye ile coğrafi bağlarını sürdürmesini meşrulaştırdı.

Böylece İran 1979 İslami devriminden bu yana ilk defa bölgedeki politik etkisine paralel olarak askeri varlığını da sürdürmek için bir alan elde etmiş oldu.

Türkiye açısından değerlendirilecek olursa, Suriye ikilemi Türkiye’nin iç durumunu iki düzeyde etkilemektedir: Birincisi insani düzeyde; durmaksızın süren mülteci akışı Türk kurumlarını ekonomik ve sosyal endişelere yol açarken Ankara’nın Avrupa ile ilişkilerini de olumsuz yönde etkiliyor.

İkinci olarak, güvenlik noktasında Suriye toplumuna yönelik endişeleri yanıtlamaktaki başarısızlık bu alanın yönetilmesinde bir boşluk yarattı. Başta Türkiye tarafından desteklenen Suriye devrimine yönelik bu boşluk, Suriye’nin kuzey bölgelerinde hem Işid hem de Kürt hareketleri gibi Türkiye’yi içeriden tehdit eden aşırıcı grupların doğmasıyla sonuçlandı. 4 aylık bir süre içinde Ankara 2 terörist patlamayla karşılaştı. İstanbul ve sınır şehri Suruç ve güneydoğudaki bölgelerde de Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ve PKK’nın bölücülük hayallerini canlandıran benzer operasyonlarla karşılaştı.  

Şu anki ABD-Rusya anlaşması Türkiye’ye yönelik tehditlerin devam edeceğini gösteriyor. Türkiye’den Avrupa’ya akan göç akışını durdurmakta ise başarısız kalıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin güney sınırlarında hızla yayılmaya devam eden aşırıcılığın statükosunu koruyor. Dahası Amerika-Rusya anlaşması PKK için Türkiye’nin özellikle Suriye ile sınır bölgelerinde kolayca ulaşılabilir teçhizat ve ikmal noktası sağlıyor.  

Devrimci ve Ulusal Güçler için Seçenekler

Bu bildirge hem politik hem de askeri olarak tıpkı 1. Cenevre Sözleşmesinde olduğu gibi Suriye’de askeri ve politik savaş halinin sürdürülmesiyle sonuçlanacaktır. Cenevre Sözleşmesinin akabinde devam eden belirsizlik Rusya, İran ve rejim tarafından kendi amaçlarını sürdürmek amacıyla sömürüldü.  

Devrimin arkasındaki sebepleri ele almadaki karar yoksunluğu Birleşik Devletler’e Akdeniz ülkeleri üzerinde kendi konumunu geliştirme imkanı sunmakta ve bölgedeki tüm silahlı güçlere olumsuz anlamda müdahalede bulunabilme şansı tanımaktadır.  

Uluslararası toplumun bölgedeki Rusya ve İran’ın asıl niyetleriyle yüzleşmedeki başarısızlığı sürdükçe Suriye’de Politik ve Askeri Muhalifler için Suriye’nin bu değişken durumuna son vermek bir zorunluluk olacaktır ve aynı zamanda ABD’yi güvenlik krizleriyle yüzleşmeye itecektir.  

BM tarafından devrimcilere yönelik yapılan lojistik ve finansal desteğinin azalması ile ISSG ‘in içine girdiği çıkmazdan çıkış yolu bulmak için kendine zaman kazandırmak adına

koyuduğu şartları Yüksek Müzakere Kurulu şartlı kabülü konusunda başarılı bir politika sergilemiştir.  

Bu nedenle, Suriye milli menfaatlerini gözeten bir kararın alınabilmesi olasılığını güçlendirmek için politik muhalefetin yapması gereken :  

1.Tüm lokal ve bölgesel güçler anlaşmaya dahil edilmeden, diğer aktörlerin tamamını içeren bir ateşkes ortamı sağlanmadığı sürece anlaşma metni tamamıyla reddedilmeli ve müzakere görüşmelerinden çekilmek ile tehdit edilmeli. Rusya ve Amerika herhangi bir muhalif grubu daha sonradan anlaşmanın kapsamı dışına çıkarıp hedef almayacağına dair güvence vermeli.

2.Tüm muhalif güçler Uluslararası Suriye Destek Grubu'nun (ISSG) garanti ettiği ateşkes sonrası dönüşüm sürecinin Esad kontrolünde yeni bir döneme gebe olduğu yönündeki endişelerinde ısrarcı olmalı ve beklenen Güvenlik Konseyi çözüm önerisinde bu anlaşmanın açık bir şekilde belirtilmesi istenmeli.  

3.Çalışma, müttefiklerin Suriye karşıtı muhalif gruplara yönelik uyguladığı politik ve askeri baskıya maruz kalacak grupların belirlenmesi konusunda daha belirleyici olmalarını ve bunun kapsamının Suriye'deki tüm yabancı milis güçler ile rejim yanlısı grupların da terörist organizasyonlar olarak görülecek şekilde dünzenlenmesini amaçlamaktadır. Ayrıca tüm taraflar Yüksek Müzakere Konseyi ile devrimci ve direnişçi güçler arasında kurulacak çoklu bir kriz masası yönünde teşvik edilmelidir.              

                            

  

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları ABD, Ortadoğu, Rusya, Suriye
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

Paris olayları: Terörle mücadele oyununun son sahnesi

Sinan Hatahet

20/11/2015

//twitter.com/@Hatahet

Paris'teki terör saldırısının hemen ardından uluslararası toplumun, terörle mücadeleyi öncelik haline getirdiği bir gerçektir. Bu öncelik aslında ABD yönetiminin 2014 yaz sonu itibariyle kendi bünyesinde net bir şekilde kararlaştırmış olduğu ve Rusya’nın ise Suriye’de haksız bir şekilde suistimal ettiği bir politikaydı. Bu politikanın Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in ne ölçüde işine yaradığının; IŞİD'in büyümesi için doğru atmosferin oluşmasında uluslararası toplumu Esed'in sorumlu olduğuna ikna etme çabalarının bir önemi yok. Fransız hükümeti ve istihbaratı, Suriyeli liderin gelinen noktadan ne derece sorumlu olduğunun ve en önemlisi, terörün, Suriye halkının acılarına son verip Esed rejiminden kurtulmadan yok edilemeyeceğinin farkında.

Ankara'daki patlama, Beyrut'taki intihar saldırısı ve 13 Kasım'daki katliam, gelecekte işlerin ne denli çirkinleşebileceğini gösteriyor. IŞİD ve diğer aşırılık yanlısı gruplar, Suriye halkının maruz kaldığı adaletsizlikten besleniyor.


Olayın zamanlaması, saldırılar sırasında verilen açık ya da örtülü mesajlar, Suriye için intikam nidaları ve olay yerinde bulunan Suriye pasaportu özellikle Suriye ve Irak’ta kol gezen terörü işaret etmek için kullanıldı. Uluslararası toplum Esed ile işbirliği yapma konusunda gönülsüz davranmasaydı bu "barbar Sünni terörü" Sen Nehri kıyılarına ulaşamayacaktı.

Kimileri, insanların böyle çirkin komplolara kanmadıklarını düşünebilir. Bu çıkarımın basmakalıp oluşu bir yana, ne yazık ki Fransız halkı Suriye'deki karmaşık manzarayı anlayıp analiz etme gayreti göstermeyecek. Bu noktada "Neden Fransa?" sorusu akla gelebilir. Sorunun cevabı için ise Viyana görüşmelerinin Ekim ayındaki ikinci turuna bakmak gerekiyor.

Cenevre Bildirisi, ülkede gerçek anlamda bir değişim sağlamadan, uzunca bir süre uluslararası toplumun Suriye rejimini devirme çabaları önünde bir engel teşkil etti ve bildiride Esed'in geleceği ele alınmamış olsa da, Suriye'de er ya da geç olumlu bir değişim sağlayacak pek çok başka noktaya yer veriliyordu. Aslına bakılırsa, durumdan tedirgin olan uluslararası toplum, Suriye muhalefetini ilkelerinden vazgeçirmeyi defalarca denedi ancak başarılı olamadı. Vatansever muhalefetin bölgedeki sürekli ilerleyişinin de pekiştirdiği bu tedirginlik, Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura'nın birden fazla yol içeren ve farklı gruplarla müzakereye dayalı bir süreç oluşturma gayretlerini destekler nitelikte bir Güvenlik Konseyi açıklaması ile sonuçlandı.

Rusya Suriye denklemine ne ekledi? 

Açıklamada Cenevre Bildirisi'nin uygulanması yönünde bir kararlılık ifade edilmekle birlikte, De Mistura tarafından belirlenen müzakere mekanizmaları, niyetinin Suriye rejimini memnun edecek bir formül bulmak olduğunu kesin bir şekilde ortaya koydu. Daha da önemlisi, burada De Mistura'nın planındaki son derece mühim bir maddeyi, yani müzakerelerin neticelerinin hayata geçirilmesinde etkili olacak, ABD, Rusya ve bunlara ek olarak Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerden oluşmuş uluslararası bir destek grubu kurma meselesini incelemek gerek.

Bu son hususun planın önemli bir zafiyeti olarak değerlendirileceği açıktı. Örneğin, Suudi Arabistan ve Türkiye, İran'ın Suriye'ye müdahalesini nasıl kabul edecekti? Grupta yer alacak devletlerin seçiminde hangi kriterler uygulanacaktı? Durum, en hafif tabirle güç görünüyordu ve De Mistura planının eninde sonunda başarısız olacağını varsaymakta sakınca yoktu. Bununla beraber, o noktada herhangi bir kimsenin ya da muhalif grubun Rusya'nın bir ay sonra Suriye'ye doğrudan müdahale edeceğini tahmin etmesi imkansızdı.

Suriye'de son yaşanan Rusya gerilimi, zaten karmaşık durumdaki Suriye denklemine bir değişken daha eklemiş oldu. Rusya'nın müdahalesi, kriz yıllarında köklenen uluslararası ilişkilerin sabitleşmiş kurallarını paramparça edip oyunun kurallarını yeniden belirledi. Birincisi, herhangi bir başka bölgesel ya da uluslararası gücün Suriye muhalefeti lehine çatışmaya doğrudan müdahale etmesini önlemiş oldu. İkincisi, Rusya, bölgedeki varlığı sayesinde Suriye ile ilgili olarak varılacak her türlü tatmin edici siyasi uzlaşmanın içinde yer almayı garantiledi. Üçüncüsü, Moskova, krizi sona erdirme işinin yükünü Washington'ın omuzlarına yükledi. Dördüncüsü ise, Putin, devrimin patlak vermesinden bu yana ilk kez yerel ortağı Esed ve bölgesel ortağı İran'ı kontrol altına almayı başararak Suriye ile ilgili her türlü nihai sonuca bağlı kalacaklarını teminat altına almış oldu. Buna dayalı olarak, Moskova, Cenevre için alternatif bir uluslararası referans oluşturmak amacıyla 23 Ekim'de Washington'ın da işbirliğiyle Suudi Arabistan ve Türkiye'yi Viyana'daki ilk istişare toplantısına davet etti.

Suriye savaşı Suriye halkını tatmin edecek şekilde sonuçlanmadığı takdirde, sadece kendilerinin değil tüm bölgenin belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalacağı söylenebilir.


Fransa'nın küresel güçlerin safına dönüşü

Bu girişim, ilk başta zamansız görünmüş olabilir. Sonuçta Rusya niçin Suriye'ye doğrudan askeri müdahalede bulunmasının üzerinden henüz bir ay bile geçmemişken siyasi çözüm çağrısında bulunsun? Moskova'nın başının dertte olduğu ve [Suriye'de] bir açmaza sürüklenmeden, Suriye'den onuruyla çıkmanın yolunu aradığı sonucuna varılması doğaldı. Aslına bakılırsa, Rusya, ABD'nin ortaklığı olmadan böyle bir iddia içine girmezdi. Bununla birlikte, iki küresel güç de "Türkiye, SuudiArabistan, Katar" üçlüsünün, planlarına karşı çıkmak için ellerinden geleni yapacağını, ama daha da önemlisi, yeterince takdir görmediğini ve Amerikalılar tarafından dışlandığını düşünen Fransa'nın da bu üçlüyle birlik olmasını beklemiyordu. Paris, ABD ve Rusya tarafından desteklenen hiçbir kararı veto etmeyecekti, ancak Güvenlik Konseyi'ndeki üyeliği, elbette Suriye muhalefetini sofistike silahlarla donatmasına müsaade ediyordu, ki Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsü de büyük ihtimalle Fransa'yı buna ikna etmeye çalışıyordu. Ancak 13 Kasım'daki terör saldırıları, Fransa'yı önceliklerin tanımlanması ve küresel terörle mücadele bakımından tekrar küresel güçlerle aynı mantık eksenine getirdi.

Viyana görüşmelerinin üçüncü turunun final sahnesinde perde inerken, De Mistura; ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile el ele gülümsüyordu. Görüşmenin neticelerini üçü birlikte duyurdu. İran'ı, Fransa'yı ya da Türkiye-SuudiArabistan-Katar üçlüsünden birilerini basın toplantısına davet etmeye gerek yoktu. Fakat en önemlisi De Mistura, 15 Ağustos'tan bu yana istediği şeye, yani uluslararası destek grubuna sahip olmuş oldu. Bugün bulunduğumuz noktada, Suriye savaşı Suriye halkını tatmin edecek şekilde sonuçlanmadığı takdirde, sadece kendilerinin değil tüm bölgenin belirsiz bir gelecekle karşı karşıya kalacağını söylemek yanlış olmaz. Ankara'daki trajik patlama, Beyrut'taki intihar saldırısı ve 13 Kasım'daki katliam, gelecekte işlerin ne denli çirkinleşebileceğine dair bir gösterge. IŞİD ve diğer aşırılık yanlısı gruplar, bölge halkının maruz kaldığı adaletsizlikten besleniyor.

Netice itibarıyla, bu sorunu sadece Suriyeli devrimci gruplar çözebilir. Bunun için de saflarını birleştirmeleri ve ülke için siyasi bir proje ortaya koymaları gerekiyor. Bölgeyi ancak onlar kurtarabilir. Ruslar, devrimi bitirmek için, Suriye muhalefetinin son 5 yıldır birlik gösterememesinden faydalanıyor. Onların bu planını bozmanın tek yolu ise her türlü tuzağa direnebilecek ve de bölgenin müşterek desteğini alacak, tek ve güçlü bir koalisyon kurmaktan geçiyor.

Bu makale Dr Sinan Hatahet tarafından 20.11.2015 tarihinde Al Jazeera için yazılmıştır. Aşağıdaki linkte paylaşım orjinalini bulabilirsiniz:

http://goo.gl/BRJO2X

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Terör ve Güvenlik
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F15
  • Kadromuz Dr. Sinan Hatahet
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43
İran ile Suudi Arabistan arasındaki kriz ne ilk ne de son olacaktır. İran Devrimi (1979) itibariyle iki ülke arasından başlamış olan rekabet ilişkisinin bugün mezhep karakterine bürünmüş olmasının konjonktürün özel koşullarıyla ilgili bir tarafı vardır. Esasen bu Suud-İran krizi sadece bu iki ülke arasında değil.Bölgedeki krizin bu iki ülkeye yansımaları olarak okumak gerekmektedir. Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Türkiye Direktörü Prof Dr Ensar Nişancı gündemi yorumluyor.

Ek Bilgi

  • Etkinlik Türü Gelecek
  • Başlangıç Tarihi Çarşamba, 06 Ocak 2016
  • Bitiş Tarihi Çarşamba, 06 Ocak 2016
  • Araştırma Alanları Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Dr. Ensar Nişancı
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43

"Kökleri eskiye gitse de bu seferki gerginliğin temeli 2003 Irak'ın işgali ve sonrasına dayanıyor. İranlılara göre, Suudiler nükleer anlaşma sonrasındaki süreçlerin önünü kesmek ve Batı-İran yakınlaşmasını sabote etmek istiyor." İran uzmanı Arif Keskin Al Jazeera için yazdı.

2016, Ortadoğu’nun mevcut krizler listesine bir yenisini ekleyerek başladı. Yılın ilk günlerinde, Suudi Arabistan’ın 46 kişi ile birlikte Şii lider Ayetullah Nemr'i idam etmesiyle çıkan kriz, karşılıklı hamlelerle tırmanıyor. Son olarak İran, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki İran Büyükelçiliği’ni savaş uçaklarıyla vurduğunu öne sürdü.

1979’dan itibaren diplomatik ilişkilerini iki kez askıya alan Tahran ve Riyad için “kriz” çok yeni bir kelime değil. Fakat bu kez, mevcut gerginliğin önceki dönemlere göre daha derin ve farklı sonuçlarının olma ihtimali, zaten dengelerin çok hassas olduğu bölgede, büyük bir Sünni-Şii çatışmasının tetiklenebileceği kaygısını arttırıyor.

Bu çatışma özünde milliyetçi ve jeostratejik bir çatışma olsa da, dinamizmini mezhepçi bir söylemden alıyor. Mezhep aslında milliyetçi jeostratejik çatışmanın meşrulaştırma aracı olarak kullanılıyor. Tahran-Riyad ihtilafının temelini de, jeopolitik çatışmaya dönüşmüş iki farklı etno-mezhepsel kimlik algılamaları oluşturuyor.

Aslında İran ve Suudi Arabistan rejimleri her ikisinin de şeriat kurallarıyla yönetilmeleri nedeniyle özde kardeştirler. Fakat bu kardeşlik birlik yerine karşıtlık doğruyor.

İran Fars/Şii İslamcılığı, Suudiler ise Arap/Vahhabiliği temsil ediyor. İran sistem karşıtı ve değişimci bir anlayışa sahipken, Suudi Arabistan sistemin bir parçası olarak değişim karşıtı muhafazakâr bir yönetime sahip.

Nitekim İran 1979 İslam Devrimi'nden sonra Suudi devletini “Arap irticası” diye adlandırarak eleştirmeye ve yönetim karşıtı örgütleri Tahran'a davet ederek onlarla yakınlaşmaya başladı. Buna karşın İran’ın Devrim İhracı politikasından endişe duyan Suudiler de, İran'ın Baas ideolojisi ve Saddam’la ihtilafı sebebiyle Irak ile yakınlaştı. 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda Suudiler Saddam’a destek oldu. İran’ın körfezdeki nüfuz ve etkinlik çabalarını engellemek amacıyla da 1981’de Basra Körfezi İşbirliği Konseyi’ni kuruldu.

2003 Irak’ın işgali ve değişen dengeler                                                                                                                                                                                       

Fakat bugünkü çatışmanın temelini 2003 Irak’ın işgali ve ardından yaşanan gelişmelerde aramak gerekir. Irak ve İran ilişkisi problemliydi. Arapların gözünde Irak bir bakıma İran’ı dengeliyor, onun stratejik enerjisini tüketiyordu. İran’ın bölgedeki önceliklerinden biri Irak’ı dengelemek ve güçsüzleştirmekti. Bu yaklaşım diğer Arap ülkeleri açısından Irak’ın önemini artıyordu. Arapların önemli bir bölümü, 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda Saddam’ı destekleyerek İran’ın Ortadoğu’ya giden güzergâhını kapatmak istediler.

2000’lerle tarihsel bir kırılma yaşandı, Amerika Saddam’ı devirdi. Ardından Irak’ın yüzde 65’ini oluşturan Şiîler Irak’ta güç kazandılar. İran’ı dengeleyen, sınırlandıran Irak, İran’ın nüfuz alanına dönüştü. Şiîlerin Irak’ta güç kazanmasıyla tarihsel denge İran lehine değişti. Böylece İran, Irak üzerinden Ortadoğu’daki Arap Şiileri kolayca seferber etme imkânı buldu.   

Irak’ın işgali Suudi Arabistan’ın da konumunu değiştirdi. Suudi Arabistan Basra Körfezi’ne yerleşmesi, İslam’ın kutsal topraklarına ev sahipliği yapması, petrol zengini olması, Arap devletlerini etkileme potansiyeli ve Batı’yla iyi ilişkileri nedeniyle Ortadoğu’da önemli bir ülke sayılsa da, hep Mısır ve Irak gibi Arap ülkelerinin gölgesinde kalmıştı.

2003 Irak işgali sonrası, Mısır ve Suriye'nin bölgesel etkinliğini yitirmesi Suudilere Arap dünyasında liderlik pozisyonuna yükselme imkânı verdi.

Suudi Arabistan, dış politika önceliğini İran’ın mezhepçi-milliyetçi bölgesel hegemonya arayışlarını sınırlandırmak olarak belirledi. Bu doğrultuda İran’ın Bağdat, Hizbullah ve Suriye ile olan ilişkilerini birinci tehdit olarak nitelendirdi. Arap Baharı ise iki ülke ilişkilerini daha gerginleştirdi. Yemen, Bahreyn ve Suriye iki ülkenin savaş alanına dönüştü.

Halk ayaklanmalarının Suriye’ye sıçraması Suudileri sevindirdi. Zira 2003’te kaybettikleri Irak’ın yerine Suriye’yi kazanma umudu doğdu. Ancak Suriye’deki olaylar Suudilerin beklentisi doğrultusunda gelişmedi.

Diğer taraftan İran bu jeopolitik rekabet ortamında nükleer krizi bitirmeye yöneldi. Bu, Tahran açısından ciddi bölgesel yansıması olacak büyük bir kazanımdı. İran’ın Batı’yla yakınlaşması ve Obama’nın İran’ın jeopolitik kaygılarını saygıyla karşılaması, Suudi yönetimini hayal kırıklığına uğrattı.

2003'ten sonra bölgede güçlenen İran'ın karşısında yalnızlaşan Suudiler, İran ile açık mücadele stratejisini benimsediler. Bugün Suudiler İran’ı açık şekilde Arap kimliğinin ötekisi olarak göstermeye çalışıyor. İran’ın mezhepçiliğini öne çıkarak onu Sünni Arap dünyası kamuoyunda itibarsızlaştırıyor, Arap ülkeleriyle sorunsuz bir ilişki kurmasını engelliyorlar.

Suudi Arabistan İran’ı istemediği bir alana çekerek maskesini düşürmeye çalışıyor. İran, İslam Devrimi’nin değerlerinin mezhepçiliğe karşı olduğunu dile getiriyor. Kendisini İslam Devrimi’nin temsilcisi ilan eden Tahran’ın Sünni Arap İslamcılarla ilişkisinin sorunlu hale gelmesine ortam yaratıyor. İran Arap dünyasında bir “İslam devrimi ülkesi” değil, milliyetçi-mezhepçi ihtirası olan yeni bir kötülük gibi görünüyor. Yeni Arap gençliği İran karşıtlığıyla büyüyor. İran'ın etki gücü de sadece Şiilerle sınırlandırılıyor.

2016’da İran’a yönelik ambargoların kalkması ve Ruhani’nin ekonomi vaatlerini gerçekleştirebilmesi için fırsatlar doğması bekleniyor. İran ekonomisinin iyileşmesinin Tahran’ın bölgede elini güçlendireceği açık. İran’ın bu süreçte komşularla iyi ilişkiye ihtiyacı var. Tahran-Riyad krizi de bu imkânı İran’ın elinden alıyor.

İran Suudi Arabistan’a nasıl bakıyor? 

İran'da Suudi Arabistan'a yönelik ortak bir görüş olduğunu söylemek mümkün değil. Cumhurbaşkanı Ruhani'nin mensup olduğu pragmatist dış politika savunucuları geleneksel olarak Riyad ile arayı iyi tutmaktan yana. Hatta Suudilerle iyi ilişkiler onların kanalıyla gerçekleşiyor. Bu kesim Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin öneminin farkında.

Suudiler ile iyi ilişki kuramayan İran’ın Arap dünyasıyla iyi ilişki tesis etmesi zorlaşıyor. Şii-Sünni çatışmasının açık tarafı olarak göründüğünden Batılılarla pazarlık gücü düşüyor. Ayrıca Arap dünyasıyla iyi ilişki kurmayan Ruhani, ekonomik hedeflerine ulaşmakta da zorlanıyor.

İranlılara göre, Suudiler bir yandan da nükleer anlaşma sonrasındaki süreçlerin önünü kesmek ve Batı-İran yakınlaşmasını sabote etmek istiyor. Bu nedenle İranlı yetkililer Şeyh Nimr’in idamını bir tuzak olarak nitelendiriyorlar.

2013’ten bugüne bakınca Ruhani ve pragmatistlerin Suudi Arabistan'la ilişkileri istedikleri istikamette yönetecek güçte olmadığı anlaşılıyor. İran dış politikasının temel istikametinin cumhurbaşkanının iradesinin ötesinde belirlendiği biliniyor. İran’ın parçalı siyasi yapısı, devlet içi iktidar mücadelesi, Suudi Arabistan’ın büyükelçiliğinin işgalinde görüldüğü gibi kontrolü zor “özerk grupların” varlığı süreci etkileyen faktörler.

İran’da bazı muhafazakâr gruplar ve Devrim Muhafızları mensupları da Suudi Arabistan’la iyi ilişkiler kurmanın 1979 İran Devrimi’nin kurucu lideri Humeyni’nin öğretilerine ters olduğunu söylüyorlar. Humeyni’nin Suudi yönetimini tekfir ettiği ve devrilmesi gerektiğini defalarca tekrarladığı biliniyor. Onlara göre, Suudi yönetimi bütün kötülüklerin kaynağı.

Bu görüşü savunanlar, 2003’ten sonra özellikle Suriye krizi ve IŞİD’in ortaya çıkışıyla birlikte İran’ın dış politika ve güvenlik siyasetini belirlemekte etkinler. Bunlar Irak’tan Yemen'e kadar olan alanda Şiilerin desteklenmesini Devrim’in temel değerlerinden sayıyorlar. Suudilerle krizi tırmandırmaktan yana olduğu anlaşılanİran’ın dini lideri Hamaney de son yıllarda bu gruplara geniş alan açtı. İran rejiminin Suudi Arabistan ile yaşanan krizden yararlandığı noktalar da var. Rejimin ülke içinde IŞİD ve Suudi Arabistan’ı özdeşleştirme propagandası, bir taraftan Şiiliği diğer taraftan da Fars/Ari milliyetçiliğini harekete geçiriyor. 2009 Yeşil Hareketi’nde “Ne Hizbullah ne Lübnan - canım İran’a feda” sloganlarıyla İran’ın bölgesel siyasetini eleştiren bazı milliyetçi gruplar, bugün Tahran’ın Ortadoğu siyasetini destekliyorlar.

Bu kriz, İran’da komşu ülkeler ve dünyayla daha sağlıklı ilişki kurmak isteyen pragmatist grupların zayıflamasına ve askerlerin, radikallerin dış politikadaki etkinliğinin sürmesine de hizmet ediyor. Hamaney bu krizden yaralanarak Şubat'taki 5. Uzmanlar Meclisi (Hubregan) ve  milletvekili seçimlerini istediği doğrultuda yönlendirmek istiyor.

Çeşitli etnik grupların, mezhep ve dinlerin bir arada yaşadığı İran bu çatışmaların riskinin hatta İran’ın içine de sıçrayabileceğinin farkında. Ancak yine de bu süreçten kazançlı çıktığını düşünüyor çünkü Şii-Sünni gerginliğinde sıcak çatışmalar Arap topraklarında yaşanıyor.Şii-Sünni çatışması İran içinde şimdiye kadar bir istikrarsızlık yaratmadı. İran, Arap devletleri yıkıldıkça güç kazanıyor. Bahreyn ve Suudi Arabistan’daki muhtemel her değişim, İran’ın bölgesel hegemonyasının tescili anlamına geliyor. 

Ortadoğu'daki jeopolitik mücadeleyi iyice keskinleştiren bu gerginliğin Yemen ve Suriye krizlerinde diplomatik, siyasi çözüm arayışlarını ve süreçleri zorlaştıracağı aşikar.

Artan Şii-Sünni gerginliğinin önüne geçilmezse, bazı bölgelerde mezhepsel çatışmaların yaşanması kuvvetle muhtemel. Bu bağlamda IŞİD'le mücadele ve Musul'un IŞİD'den özgürleştirilmesi de zorlaşacak; her iki tarafta da mezhepçi radikal grupların liderliği ele geçirme ihtimali doğacak; tekfirciliğin siyasi ve ideolojik meşruiyet zemini artacaktır. Ayrıca Irak, Lübnan ve Bahreyn'de Şii-Sünni gerginliği etrafında yeni krizler de ortaya çıkabilir.

 

Peki İran Suudi Arabistan'a karşı ne yapabilir? Suudilerin bölgedeki etkinliğini kırmak için Lübnan, Irak, Yemen, Bahreyn ve hatta Suudi Arabistan’ın içindeki müttefiklerini harekete geçirebilir. Rejimin bu krizi Suudi Arabistan karşıtlığı üzerinden Şii İslamcılığı hareketlendirmek için güçlü bir motivasyon gibi kullanacağı açık.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri, İran
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F1,F2,F3
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43X
Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Genel Müdür Yardımcısı Dr Sinan Hatahet, TRT World ile Suriye'deki Son Gelişmelere'e dair bir röportaj yaptı. Hatahet Suriye'deki Rusya müdahalesinin iç savaşın üzerindeki etkilerini değerlendirmek için henüz erken olduğunu Türkiye'nin tansiyonu düşürmek için çabalarının bir şekilde sonuç vermesi için hava saldırılarının sonlandırılmasından başka seçenek olmadığını belirtti.

Ek Bilgi

  • Ünvan Araştırma Asistanı
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Türk, İngilizce
  • Eğitim Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Medya
  • İlgi Alanları Göç ve Mülteciler, Ortadoğu
  • Kısa Bilgi Ocak 2015 tarihinden itibaren Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Araştırma Asistanlığı yapmakta olan Beyza Dut, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunudur. Halen İstanbul Üniversitesi, Türk-Alman ortaklığı kapsamındaki Uluslararası Medya Çalışmaları master programında yüksek lisansını yapmaktadır
  • Sosyal Medya

Bu harita Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının gelişim sürecini ve yerleşimini göstermektedir.

Görüldüğü üzere Himeymim Havaalanı ve Tarsus Limanları en önemli bölgelerdir. Özellikle bu tabloda sağ üst köşede Himeymim Havaalanı’da bulunan Rusya askeri araçlarının türü ve sayısı verilmiştir.

Ayrıca haritada Suriye’deki grupların hakimiyet alanlarıyla birlikte Rusya’nın savaş uçaklarıyla ve uzun menzilli füzelerle vurduğu bölgeler gösterilmektedir.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Ortadoğu, Rusya
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F72,F11
  • Kadromuz OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E43