Çarşamba, 09 Eylül 2015 17:07

Tüm Boyutlarıyla Türkiye - İran ilişkileri

İran-Türkiye ilişkileri özellikle Suriye’de iki ülkenin birbirine zıt bir politika izlemesinden beri çok iyi gitmiyor. En son Ağustos ayında İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Türkiye ziyareti son anda iptal oldu. Diğer yandan çözüm sürecinin ve çatışmasızlığın sona ermesi, PKK saldırılarının artmasıyla birlikte bölgesel etkiler ve Tahran-Kandil ilişkisi de sıkça konuşulur oldu. Türkiye ve İran ilişkilerini, İran’ı en iyi bilen isimlerden, aslen İran’daki Azerbaycan Türklerinden olan ancak uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi Ortadoğu uzmanı Arif Keskin ile konuştuk. 

Türkiye ve İran ilişkilerinin bugünü nasıl özetlenebilir?

İran-Türkiye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002’den bugüne belki de en kötü dönemini yaşıyor. İran basını, analistleri ve yetkilileri açıkça Türkiye’yi, AKP’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiriyor. Özellikle İran basınının dili çok serttir. Türkiye’yi IŞİD’in kurucusu, hamisi ve en büyük destekçisi gibi sunuyorlar. Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesini bile PKK’yı zayıflatarak IŞİD’e alan açma ve güçlendirme olarak gösteriyorlar. Türkiye’nin IŞİD’le mücadelesini ise göz boyama olarak görüyorlar. İşin ilginç tarafı, İran’ın P5+1 ülkeleriyle yaptığı mutabakatın ardından Türkiye’ye yönelik dili ve duruşu daha sertleşti ve saldırganlaştı. Bu aslında komşularla iyi ilişkiler arayışında olduğunu iddia eden Hasan Ruhani’nin dış politika söylemleriyle de açıkça çelişiyor.

Türkiye’ye karşı bu sertleşmenin sebebi nedir?

Türkiye ve İran Ortadoğu’da çatışmalı bir jeopolitik mücadele içinde. Bu mücadele alanı Irak, Suriye, Yemen dahil bütün Ortadoğu’yu kapsıyor. İran, Türkiye’nin diplomatik ve siyasi girişimlerini kendi aleyhine görüyor ve Türkiye’nin nüfuz ve imkân alanını sınırlandırmak, daraltmak istiyor. Siz bu mücadeleyi Erbil’de de görebilirsiniz Bağdat’ta da, Şam’da da, Aden’de de. Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu’da jeopolitik, ideolojik ve siyasi rekabete tutuşan İran-Türkiye ilişkilerinin mantığı ve özellikleri artık değişmiştir. Bugün iki ülke ilişkilerini Kasr-ı Şirin Anlaşması (1639) metaforuna sıkıştırarak analiz edemeyiz.

“İran’ın P5+1 ülkeleriyle yaptığı nükleer mutabakatının ardından Türkiye’ye yönelik dili ve duruşu daha sertleşti, saldırganlaştı.”


İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Ağustos’ta Türkiye’ye yapacağı ziyaret son anda iptal edildi. Bu ziyaret neden gerçekleşmedi?

Bunun birçok sebebi var. İlk olarak Zarif’in tam da Türkiye’ye gelmeyi planladığı günlerde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde, üstü örtülü bir şekilde bölge sorunlarının asıl sorumlularından birinin Türkiye’deki yöneticiler olduğunu iddia etmesinin Ankara’da yol açtığı rahatsızlık söylenebilir. Yazıların içeriği, Ankara’da ‘diplomatik nezakete aykırı’ olarak yorumlanmış olabilir. Zarif, bir taşla iki kuş vurmak istemişti, yani bu ziyarette hem iktidarın hem de muhalefetin yıldızı olmayı planlamıştı. Ancak Zarif’in Cumhuriyet’teki yazısının zamanlaması İran’da da bazı çevrelerce “İki ülke hassasiyetlerini dikkate almayan ham ve acemice bir girişim” olarak eleştirildi. İkincisi, İran’ın P5+1 ile imzaladığı mutabakat nedeniyle Ruhani ve Zarif’in yıldızı parlamaya başlamış ve İran diplomasisine özgüven gelmişti. İran nükleer mutabakatta elde ettiği zaferden Ortadoğu’da faydalanmak istiyordu. Zarif’in Türkiye'ye geliş amacı da buydu. Ankara, Zarif’in ziyaretini iptal ederek Tahran’ın elinden bu fırsatı aldı. Nitekim Zarif’in ‘Türkiyesiz Ortadoğu’ turu hüsranla sonuçlandı. Üçüncüsü, ziyarete denk gelen günlerde Türkiye’de İran’ın PKK’yı desteklediğine yönelik çok ciddi iddialar dolaşıyordu ve İran’ın bu iddialara karşı ikna edici bir yanıtı da yoktu. Ankara Zarif’in ziyaretini iptal ederek İran’a mesaj vermiş de olabilir.

“Arap Baharı dönüm noktası oldu”

Türkiye-İran ilişkileri Arap Baharı’ndan nasıl etkilendi?

İlişkilerde Arap Baharı’nın bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Arap Baharı, İran ve Türkiye’yi Ortadoğu’da karşı karşıya getirerek yeni bir sayfanın açılmasını sağladı. Bu, tarafların öngördüğü veya beklediği bir durum da değildi. İran 1979’daki devrimin ardından ‘devrim ihracı’ siyasetiyle Ortadoğu’da etkin bir mevzi kazanmıştı. İsrail-Filistin sorununda etkin olan İran, bölgedeki İslamcılığı - Şii ve Sünni fark etmeksizin - desteklemişti. Buna karşın Türkiye, AKP ile Ortadoğu’ya yeni girmişti, acemiydi, siyasi süreçleri etkileyecek enstrümanlara yeterince sahip değildi. İran, Ankara’nın bu girişimini özellikle Türkiye’nin İsrail ile sorunları ve Filistinlilere desteği çerçevesinde ihtiyatlı da olsa destekliyordu.

Arap Baharı neden bir kırılma noktası oldu?

Arap Baharı her şeyi altüst etti. İran, Arap Baharı’nı “1979 İran İslam Devrimi’nden ilham alan İslami Uyanış” olarak adlandırarak ve Ortadoğu’da beklediği günlerin geldiğini düşünerek umutlandı. Arap Baharı’nda İran’ın değil, Türkiye’nin model olarak alınması İran’ı hayal kırıklığına uğrattı. Tunus’tan Mısır’a kadar geniş bir yelpazede güç kazanan İhvan’ın İran’ı değil, Türkiye’yi model olarak görmesi iki ülke ilişkilerini yeni bir evreye taşıdı. Ardından Suriye’de halk ayaklanmasının başlaması, iki ülkeyi karşı karşıya getirdi. Suriye’deki ayaklanma Tahran’ı hem şoke etti hem de çelişkide bıraktı. Arap Baharı Suriye’ye sıçrayınca, İran buna karşı çıkarak aslında ‘İslami Uyanış’tan ‘karşı devrim’ safına geçiş yaptı. Bu durum İran dış politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Özellikle Suriye krizi nedeniyle Sünni İslamcılar İran’dan uzaklaştı. İran bunu beklemiyordu. Çünkü İran 1979’dan sonra İslamcılığın gelişmesini kendi lehine görüyordu. Ancak Arap Baharı böyle olmadığını gösterdi. İran’ın 1979’dan sonra desteklediği Ortadoğu’daki Sünni İslamcılarla ilişkileri sorunlu hale geldi. Arap Baharı, 2003 Irak’ın işgali ile baş gösteren Şii-Sünni çatışmasını zirveye taşıdı. Ortadoğu’daki siyaset mantığını değiştirdi. IŞİD gibi radikal örgütler güçlendi. Bölge devletleri arasındaki rekabet keskinleşti. İran ve Türkiye Ortadoğu’da çok boyutlu jeopolitik, ideolojik ve siyasi mücadele içine girdi.

İran Suriye sınırında yaşananlara, Türkiye sınırında kantonlar oluşturulmasına nasıl bakıyor?

İran, Esed ile iyi ilişkisi olan PYD’yi destekliyor. Salih Müslüm’ün defalarca İran’a gittiği ve Tahran’dan mutlu geri döndüğü biliniyor. İranlı yetkililer PYD’den memnuniyetlerini saklamıyor. PYD’nin varlığı, hem İran’ın Suriye siyasetiyle çelişmiyor hem de İran’ın stratejik hedefleriyle aynı doğrultuda.

“İran, Türkiye’nin diplomatik ve siyasi girişimlerini kendi aleyhine görüyor ve Türkiye’nin nüfuz alanını daraltmak istiyor. Siz bu mücadeleyi Erbil’de de görebilirsiniz Bağdat’ta da, Şam’da da, Aden’de de.”


PYD ve İran’ın hedefleri aynı mı?

PYD, Esed’e karşı bir mücadeleye girmedi, onunla iyi ilişki kurdu. PYD’nin bu girişimi Suriye Kürtlerinin önemli bir bölümünü Esed karşıtı bir süreçten uzak tutu. PYD, Esed karşıtı cephede yer almayarak Suriye muhalefetini ideolojik, siyasi ve askeri olarak böldü. Böylece Esed’ın daha stratejik olarak gördüğü alanlarda yoğunlaşmasına imkân sağladı. Ayrıca PYD ve kurduğu kantonlar, Türkiye’nin Suriye siyasetinin sorgulanmasına yol açarak Ankara’ya karşı kamuoyu baskısını artırıyor. Suriye’nin bölünme ihtimali Türkiye’deki güvenlik kaygılarını artırıyor. İran, AKP’nin Suriye siyasetinin kamuoyu tarafından sorgulanmasını istiyor zaten. İran’ı PYD ve kantonları desteklemeye iten diğer bir neden de IŞİD faktörü. İran, PYD’yi destekleyerek Türkiye-Suriye sınırının PYD kontrolüne geçmesini ve Türkiye’nin Suriye üzerinden Arap dünyasına kara sınırının kesilmesini istiyor. İran bu yolla Ankara’nın güvenli bölge gibi tezlerini gerçekçi olmaktan çıkararak Türkiye’nin Suriye muhalefetiyle de bağını koparmak istiyor. İran-PYD ilişkisinin şekillenmesinde Tahran-Kandil ilişkisinin de etkisi büyük.  

Tahran-Kandil ilişkisinde yeni dönem

Tahran ve Kandil arasında nasıl bir ilişki var? İran çözüm sürecine nasıl bakıyordu? Türkiye’de Kürt sorununun çözülmesini istiyor mu? Çatışmaların yeniden başlamasına İran’ın bakışı nasıl?

Murat Karayılan İran’ın PKK ile iletişimini, örgütle ilişkisinin en kötü olduğu dönemde bile koparmadığını söylemişti. İran-Kandil irtibatı hiçbir zaman kesilmemiş. İran-Kandil ilişkisinin niteliği, Tahran-Ankara ilişkisinin durumuna göre değişiklik gösteriyordu. İran, Türkiye’yle ilişkisinde Kandil’e ihtiyacı olabileceği ihtimalini hiçbir zaman reddetmedi. Nitekim Arap Baharı sonrasında bu ihtiyaç ortaya çıktı. Bu süreçte İran, Kandil ile yeni bir ilişki modeli geliştirmeye yöneldi. Arap Baharı özellikle de Suriye krizi sonrası Tahran-Kandil ilişkisi yeni bir döneme girdi. Yeni dönemde İran-PKK yakınlaşmasını PKK’nın Ortadoğu’da değişen konumu nedeniyle sadece İran-Türkiye ilişkisi çerçevesinde analiz etmek mümkün değil.

Neden? PKK’nın Ortadoğu’da değişen konumu nedir?

PKK 2003’ten itibaren bölgeselleşmeye başladı. İran’da PEJAK, Suriye’de PYD ve Irak’ta Demokratik Çözüm Partisi’ni kurarak bu stratejisini gerçekleştirmek istedi. PKK’nın 2003’teki bu girişimi o dönem istenilen sonucu vermedi, hatta PKK’yı güçlendirmek yerine zayıflattı. PKK’nın bölgeselleşme girişimi, Arap Baharı ve özellikle Suriye krizi sonrasında netice verdi. Bu da PKK’nın konumunu değiştirdi. PKK’nın artık sadece Türkiye’de değil, İran, Irak ve Suriye’de de bütün güçlerin hesaba katması gereken bir aktöre dönüştüğü açıktır.

Peki bu yeni durum İran-PKK ilişkilerini nasıl etkiledi?

PKK’nın Ortadoğu’daki konumunun değişmesi İran-PKK ilişkilerini de yeni bir aşamaya taşıdı. Yeni dönemde İran’ın PKK’yı destekleme nedenleri de arttı. İran-PKK ilişkisine PYD yeni, güçlü, neredeyse belirleyici bir unsur olarak dâhil oldu. PKK yeni dönemde İran’ın Suriye siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İran’ı PKK’yı desteklemeye ve onunla iyi ilişki kurmaya iten diğer bir neden de, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) güç mücadelesi. İran Barzani’ye karşı PKK-KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) ile ilişkisini geliştirdi. Artık İran-Türkiye ilişkileri değişse bile, İran-PKK dostluğu devam edebilir. İran, PKK’yı destekleyerek Türkiye’nin Ortadoğu siyasetini değiştirmek ve özellikle Suriye konusunda ya Tahran’ın görüşünü kabullenmesini ya da iddiasından vazgeçmesini istiyor. İran Türkiye’nin PKK ile mücadelesini desteklemiyor. İran basını Türkiye aleyhinde yazılar ve haberlerle dolu. İran basını Türkiye’yi ”Kürtlerin düşmanı” ve “IŞİD’in en büyük hamisi” gibi sunuyor. İran’ın devlete yakın bazı sivil toplum kuruluşları Birleşmiş Milletler’i Türkiye’yi Kürtlere katliam yaptığı iddiasıyla cezalandırmaya çağırıyor. Ankara, PKK ile mücadeleye başladığı sırada Hasan Ruhani İran’ın Kürdistan bölgesinde “Yaşasın Kürdistan” diyerek Ankara’nın meşruiyetini sorguluyor. İran İçişleri Bakanı Kandil’de fotoğraf çektiriyor. İran Genelkurmay Başkanı Ankara’nın girişimlerini “yanlış ve sonuçsuz” diyerek eleştiriyor.

“İran, Türkiye’yle ilişkisinde Kandil’e ihtiyacı olabileceği ihtimalini hiçbir zaman reddetmedi. Arap Baharı özellikle de Suriye krizi sonrası Tahran-Kandil ilişkisi yeni bir döneme girdi.”


İran neden Esed’den vazgeçemiyor?

Peki İran Suriye’de ne istiyor? İran ve Türkiye’nin anlaşabileceği bir Suriye senaryosu olabilir mi?

İran, Suriye’de kategorik olarak Beşar Esed’i destekliyor. Esed’siz bir çözüm olmayacağını vurguluyor. İran’ın neden Esed’den vazgeçmediği veya vazgeçemediği önemli bir sorudur. Öncelikle şunu belirtmek lazım: İran’ın Suriye mücadelesi İsrail karşıtlığı üzerinden analiz edilmez. Çünkü İran’ın “Esed olmazsa İsrail karşıtı direniş hattı çöker” iddiasının anlamsızlaştığı bir Suriye var karşımızda. Putin’in İsraillilere söylediği “Suriye ordusu size bir tehdit değil” sözü aslında yanlış değil. Esed ülkenin küçük bir bölümüne hâkim ve geleceğinin ne olacağı belirsiz. İsrail de Esed’in gitmesi taraftarı değil. Rusya, Suriye’deki operasyonları İsrail ile koordineli yapıyor. Başka bir ifade ile İran açısından Suriye sorunu ideolojik bir mesele değil, tam anlamıyla Ortadoğu güç mücadelesinde jeopolitik bir mesele. Esed’in düşmesi hem sembolik açıdan hem de pratikte İran’ın bu jeopolitik mücadelesini kaybetmesi demektir. İran aslında Suriye’de hiçbir ahlaki, dini, ideolojik bir kaygı gütmüyor. Ayrıca İran, Suriye’deki kavgayı sadece Suriye ile de sınırlı görmüyor. Tahran, Suriye’de kaybının domino taşı etkisi yaratmasından endişe duyuyor. Ayrıca İran’ın Suriye’de Esed’den başka hiçbir seçeneği yok. Bu açılardan bakıldığında Ankara ile anlaşması düşük bir ihtimal olarak görünüyor. İran içerisinde Esed konusunda farklı görüşler olabilir ancak İran’ın Ortadoğu siyasetini belirleyen Hameney ve Devrim Muhafızları, Esed’in dışında hiçbir seçeneğe sıcak bakmıyor.

İran’ın nükleer anlaşması ve Batı denklemine yeniden dahil olması, Türkiye ile ilişkilerini nasıl etkileyecek?

Arap Baharı sonrası İran-Türkiye ilişkilerinin mantığı değişti. İran nükleer mutabakatına da bu açıdan bakmak gerekir. Ankara, mutabakatı olumlu olarak nitelese de coşkuyla karşılamadı. Anlaşmanın, Türkiye’nin siyasetiyle uygun olduğu halde Ankara’da heyecan yaratmaması, Tahran-Ankara ilişkilerinin mantığının değişiminin de işaretidir. Bu mutabakatın Türkiye için olumlu sonuçları olsa da, anlaşma Ortadoğu’da İran ile mücadele eden bir Türkiye’nin lehine değil. Mutabakat, İran’ın Ortadoğu siyasetinde bir değişime yol açmadı ama elini daha güçlendirdi. Nitekim düne kadar “Ortadoğu’daki sorunların kaynağı, İran’dır” diyen Batılılar bugün “İran’sız bir çözüm olamaz” diyorlar. Mutabakat sonrası uluslararası dengenin Esed’in lehine değiştiğini de gözden kaçırmamak gerekir.

“İran artık sistem karşıtı bir unsur değil”

İran’ın nükleer mutabakatı Ortadoğu’da bir dönüm noktası mı?

Mutabakat aslında bir dönemin sonu ve yeni bir dönemin başlangıcıydı. Arap Baharı sonrasında şekillenen Ortadoğu’ya baktığımızda İran’ın Ortadoğu siyasetini Amerika ya da İsrail karşıtlığı üzerinden analiz edemeyiz. İran ile ABD’nin bölgede görüldüğünden daha fazla ortak çıkarı var ve birçok alanda işbirliği içindeler. Afganistan, Irak ve Suriye’de İran ve ABD doğrudan veya dolaylı işbirliği içinde. İran’ın Ortadoğu siyaseti Amerikan karşıtlığı ideolojik sınırını aştı. Batılılar da bunun farkında. Arap Baharı, Suriye krizi, IŞİD sorunu, Şii-Sünni çatışması ve başka faktörler Ortadoğu siyasetinin mantığını değiştirdi. İran bu değişimi iyi okudu ve kendisini buna adapte etmeye çalışıyor. Yeni şekillenen Ortadoğu’da İran artık sistem karşıtı bir unsur değil. İran sisteme dahil edilirken, AKP yönetimindeki Türkiye sistem dışına itiliyor. İran’a yönelik övgü artarken, Türkiye’ye yönelik eleştirel dil sertleşiyor. Mutabakat sonrası Türkiye’nin jeopolitik önemi azalıyor. İran çözümün yanında gösterilirken, Türkiye sorunların kaynaklarından biri olarak sunuluyor. Batı, İran’a alan açarak Suudi Arabistan ve Türkiye’yi dengelemek istiyor.

Rusya’nın Suriye’deki son girişimleri bir değişime işaret ediyor. İran’ın kabul edebileceği Suriye senaryosu nedir?

Rusya’nın Suriye’deki son girişimlerinin İran ile koordineli olduğu açık. Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani de bu süreçten önce iki kez Moskova’yı ziyaret etti. Rusya’nın bu girişimi genel olarak İran’ın lehine. Bu hamleler, Rusya’nın sahip olduğu uluslararası güç, irade ve nüfuz sayesinde Esed’in pazarlık gücünü artırabilir. Diğer yandan Türkiye’nin güvenli bölge, IŞİD’den arınmış bölge gibi girişimlerini de zorlaştırabilir. ABD ve koalisyon güçlerinin operasyon kabiliyeti zayıflayabilir. İran’ın Suriye’deki yükü azalabilir, enerjisini başka alanlara taşıma fırsatı elde edebilir. Rusya’nın etkinliği artarken İran’a da yeni fırsat ve imkânlar doğabilir. Rusya’nın girişimi Çin’i de Esed’i daha ciddi desteklemeye motive edebilir. Esed yanlısı askeri güçlere moral/motivasyon sağlayabilir. Esed’in kalıcılığı yönündeki algı güçlenebilir. Gürcistan ve Ukrayna krizinde olduğu gibi ABD ve Batılılar, Rusya’nın oldubittiye getirdiği Suriye müdahalesini de kabullenebilir. Bu da Esed’in kalıcılığını artırabilir. Son tahlilde Esed’ın çözüm masasının dışında tutulması imkânsız hale gelebilir.

Peki Rusya’nın yeni Suriye hamlesi İran için hiç risk barındırmıyor mu?

Elbette bazı riskler de içeriyor. Öncelikle Rusya’nın Suriye çıkarması geçici bir hedef değil. Rusya, Suriye’ye yerleşmek istiyor. Bu durum Rusya’nın Esed’i destekleme nedeninin İran’dan farklı olduğunu düşündüğümüzde, gelecekte sorun teşkil edebilir. Rusya ayrıca Esed’le olan ilişkisini İsrail karşıtı bir zeminde görmüyor. İran’ın Esed üzerinden İsrail karşıtlığı hesapları yapmasıyla Rusya’nın Esed üzerindeki etkisinin artması çelişiyor. Rusya, Suriye üzerinde pazarlık gücünü artırarak İran’ın önemini azalttı. Rusya bu hamlesiyle, İran’ın özellikle nükleer mutabakat sonrasında Suriye üzerinden yapabileceği tüm stratejik manevraları çöpe atmış oldu.  

“İran Esed’e mecbur kaldı”

İran nükleer anlaşmayla yeniden olumlu bir imaj yarattı. Suriye’de yaşanan trajedi mülteciler aracılığıyla da sürekli gündemde. İran, Suriye’de çözüme yönelik bir rol üstlenebilir mi?

İran lideri Hamaney, nükleer mutabakattan sonra İran’ın Suriye siyasetinin değişmeyeceğini söyleyerek Tahran’ın yeni dönemde Suriye yol haritasını çizdi. İran mutabakat sonrası da Esed’le yürüyecek. İran’ın tüm çözüm önerilerinde Esed merkezi rol oynuyor. Aslında Suriye krizinin çözümünde en önemli engellerden biri de İran’ın bu tutumu. İran, Suriye’deki savaşa taraf olarak seçeneklerini tüketti ve Esed’e mecbur kaldı. Esed iktidardan giderse, İran’ın Suriye’deki konumu ciddi şekilde sarsılacak. İran açısından Suriye, Irak gibi değil. Irak’ta Şiiler çoğunlukta ve üstelik İran’ın Iraklı Kürtlerle de ilişkileri iyi. Suriye’de İran’ın müttefikleri azınlıkta ve muhtemel bir iktidar değişiminde bugünkü konumlarını kaybedecekleri belli. Bu da İran’ın Suriye’nin geleceğindeki yerinin garantili olmadığını gösteriyor. Suriye’deki çözümsüzlüğün nedeni de buradan kaynaklanıyor. Suriye’deki reelpolitik hiçbir ülkeye tatminkâr bir gelecek vaat etmiyor. İran’ın çözüm önerileri ve girişimleri başkalarının çıkarlarını öteleyen, kendi ulusal, jeopolitik çıkarlarını merkeze alarak oluşturulmuş, sonuçsuz bir girişimin ötesine geçmiyor. İran’a göre Suriye’nin temel sorunu IŞİD gibi örgütlerden kaynaklanan terörizm ve terörizmle mücadele için de Esed güçlenmeli. Bu şartlarda İran’ın Suriye krizinde bugünkü maksimalist pozisyonuyla olumlu rol üstlenmesi zor gözüküyor.

Türkiye ve İran arasındaki sorunlara rağmen, Ruhani’nin geçen seneki Türkiye ziyaretinde ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkarma ve Ankara-Tahran ilişkilerini de Paris-Berlin düzeyine getirme hedefleri kondu. Bu hedefler gerçekçi mi? İran’a yönelik ambargoların kalkmasıyla Türkiye-İran ticaret ilişkilerinin de geleceği daha parlak olabilir mi?

İlişkilerin bugünkü durumu büyük hayaller kurmayı engelliyor. İran’a yönelik ambargoların kalkması, iki ülke ekonomik ilişkilerini olumlu etkilese de Tahran-Ankara ilişkilerini Paris-Berlin düzeyine çıkartmak şimdilik bir hayal gibi duruyor. Ekonomik ilişkilerindeki sorunlar sadece ambargoya indirgenerek analiz edilemez. İki ülkenin ekonomik açıdan birbirine ihtiyacı var. İran 78 milyonluk genç ve dinamik nüfusu, gelişme arzusu, enerji zengini olması ve sınır komşuluğu nedeniyle Türkiye için çekici bir pazar. İran ile ticaret hacmi, potansiyelinin altında seyrediyor. Ekonomik ilişkilerin arzu edilen bir noktaya taşınmasının önünde zorluklar var. Ticarî dengeler, doğal gaz ve petrol alımı nedeniyle Türkiye’nin aleyhine açık veriyor. 1996’dan beri bu durum böyle. Türkiye bunu değiştirmek için çabalasa da sonuç alamadı. İran’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmaması, korumacı ekonomi siyaseti, ithal ikameci zihniyeti, ekonomik mevzuatı çerçevesinde dış yatırım zorlukları, ekonomik çalışma kültürü, siyasi hesaplaşmalar ve güvenlik algılamaları süreci sıkıntılı hale getiriyor. Türkiye, İran ile ulaşım sorununu çözme konusunda bile istenilen sonucu alamıyor. Türkiye, Afganistan ve Orta Asya’ya kara ulaşımının büyük bölümünü İran üzerinden yapıyor. Yıllık 90 bin araç, İran sınırından Orta Asya’ya doğru yol alıyor. Bu konuda da İran-Türkiye arasında gümrük tarifesi ve akaryakıt fiyat uygulaması gibi çeşitli sorunlar var.

http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/turkiye-iran-iliskileri-13-yilin-en-kotu-donemi

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları Türkiye, İran
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F65,F10
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E53
Pazartesi, 15 Ekim 2012 16:56

İran Suriye Krizini Neden Kazanamaz?

“Suriye krizinin kazananı var mı?” sorusunu yanıtlamak kolay değil. Bu sorunun yanıtı analizcilerin durduğu ideolojik ve siyasi pozisyona göre değişebilir. Kazanma ve kaybetme meselesinde umumun kabul edeceği objektif ölçütler bulmak zaten zordur. Bu zorluk özellikle İran dahil bütün ülkelerin Suriye siyasetini yorumlamakta kendisini gösteriyor.

Bazı analizciler Beşar Esed’in hala iktidarda kalmasından ve son zamanlarda Rusya’nın Suriye’de daha etkin olma çabalarını, ABD’nin Esed’e söyleminin yumuşama iddiası ve bazı Avrupalı ülkelerin “Esed iktidarda kalabilir” açıklamalarından yola çıkarak “İran, Suriye’de kazandı” tezini işliyorlar. Taktiksel kazanımlara dayanarak “İran kazandı” tezini öne sürmekte ne kadar haklıyız? Suriye'de taktiksel kazanımlar aslında stratejik kayıpları gölgelemiyor mu? Bütüncül, kapsayıcı ve çok boyutlu stratejik hedeflere uzun zaman ölçeğinde bakıldığında; İran aslında Suriye krizinin en fazla kaybedenlerden biri olarak hesap edilebilir.

İran, iç istikrarı olan, güçlü ve kendisiyle de iyi ilişkisini koruyan bir Suriye istiyor. Ancak Arap Baharı, İran’ın en yakın müttefikini kısa sürede bitmesi imkânsız gözüken etnik, mezhepsel, dinsel ve siyasal bir iç savaşa sürüklemiştir. Esed’in “Salgın Hastalık” adını verdiği halk hareketlerinin Suriye’de ortaya çıkışı; İran’ın Suriye’deki kaybının başlangıcı sayılabilir. Suriye’deki iç savaş, bir taraftan Beşar Esed’in siyasi geleceğini tartışmalı hale getirmekte; diğer taraftan da Suriye’nin siyasal enerjisini iç savaşla tüketmektedir.

Suriye krizi İran’ın Arap Baharı yorumunun sınanma alanı olmuştur. İran, Arap Baharı’nın kendisinden ilham alarak gerçekleştiğini ve bu halk hareketlerine ‘İslami Uyanış” adını vererek sahiplenmişti. Ayrıca Tahran; bu süreçte bölgesel etkinliğini artıracağını ve siyasallaşan İslam-Arap kimliğinden faydalanarak, ABD/batı ve İsrail karşıtı yeni bir “direniş bloğu” oluşturacağını iddia ediyordu. Suriye’deki halk devrimi İran’ın bütün hesaplarını alt üst etti. İran’ın halk hareketlerinin gerçekleştiği Mısır, Libya, Yemen, Tunus gibi ülkelerle ilişkilerine bakıldığında; Suriye krizi nedeniyle İran’ın Arap Baharı üzerinden yaptığı bütün stratejik hesapların savrulduğu açıktır.

İran, Esed yönetimini “İsrail karşıtı direniş cephesinin ön karakolu” gerekçesiyle desteklediğini bildiriyor. İran’a göre Esed yönetimi düşerse, İsrail karşıtı direniş hattı sarsılır. Öncelikle doğruluğu ciddi şekilde tartışmalıdır. Suriye’deki halk devrimi sonrasındaki süreçler bu tezin doğru olmadığını gösteriyor. İsrail halk devrimi sonrası muhalefeti desteklemedi ve Suriye’de Esed’den yana tavır aldı. İsrail, Suriye’de Esed’i bütün muhaliflerinden kendisine daha yakın görmesi İran’ın iddiasıyla çelişmiyor mu? İran, Esed’ı İsrail karşıtlığı nedeniyle desteklediğini söylese de İsrail’in Esed’in iktidarda kalmasını istemesi Tahran’ın söylemini çürütüyor. Eğer İran’ın iddiasını kabul etsek bile, Tahran’ın siyaseti bu iddiasıyla da çelişiyor. Suriye krizi, İran eksenli İsrail karşıtı direniş hattını dağıtmıştır. Suriye’nin iç savaşta enerjisi yok edilmiştir. İran, Suriye'de toplumun önemli bir bölümünün tarafından düşman gibi görülmekte ve ülkedeki katliamların ortağı gibi gözükerek ahlaki olarak sorgulanmaktadır. “La İran-La Hizbullah" (ne İran-ne Hizbullah) sloganları gösteriyor ki, Esed sonrası Suriye'de İran’ın yeri çok tartışmalı olacaktır. Hizbullah, Suriye savaşına doğrudan müdahil olarak kendi kaderini Esed’e bağlayarak düşman sayısını artırmış ve en önemlisi Arap coğrafyasındaki saygınlığını kaybetmiştir. Hasan Nasrullah, Arap sokaklarında kahraman olarak algılanırken şimdi İran’la birlikte katil olarak gözüküyor. Ayrıca Hizbullah’ın Lübnan toplumundaki saygınlığı yara almış ve HAMAS’la olan ilişkileri zayıflamıştır. Bu süreçte İran’ın Filistin üzerindeki nüfuzunun azalması da gözlemlenmektedir. İran’ın FKÖ ile iyi diyaloglar içinde olmaması nedeniyle Filistin siyasetini HAMAS üzerinden gerçekleştiriyordu. Suriye krizi HAMAS’ı İran’dan uzaklaştırdı. İran-HAMAS ilişkisinin geleceği öyle belirsizdir ki, İran’ın HAMAS’ı bölme planları bile konuşuluyor.

İran toplumunun geniş bölümü rejimin Suriye savaşına müdahil olmasını istemeyeceğinin öngörmek zor değil. İran toplumu 2013 cumhurbaşkanı seçimlerinde Hasan Ruhani'ye oy vererek Suriye siyaseti dâhil olmakla birlikte rejim tarafından sürdürülen radikal dış politikayı tasvip etmediğini belli etmiştir. 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sürdürülen dış siyasetin simgesine dönüşen Seid Celili’ye verilen düşük oy; İranlıların nasıl bir dış politika istediklerinin açık göstergesi olarak yorumlanmıştır. İran toplumu bu tercihlerle rejimin Suriye siyasetinin ulusal çıkarlara aykırı olduğunu ve değişmesi gerektiğini söylemektedir. Bu istek yeni değil ve herkes tarafından bilinmektedir. Nitekim 2009 Yeşil Harekâtı’nda “ne Gazze ne Lübnan” sloganı protesto gösterilerine damgasını vurmuştu.

İran rejimi açıkça bir ekonomik kriz içindedir. Dolar sürekli yükseliyor ve bu yükselişe paralel olarak enflasyon kendini gösteriyor. İşsizlik artmakta ve bazı ekonomik alanlarda durgunluk yaşanmaktadır. Ruhani'nin birinci seçim vaadi ve önceliği ülke ekonomisini iyileştirme olmuştu. Ruhani; ülke ekonomisinin düzeltilmesinin en önemli şartlarından birinin, dış politikanın gözden geçirilmesi olduğunu belirtmişti. Muhtemel bir Suriye savaşına dâhil olmak İran'ın dış politikada, hem komşuları hem de batılılarla iyi ilişki kurma olanağını yok edebilir. Söz konusu durum İran ekonomik krizini daha derinleştirerek Ruhani'nin siyasi karizmasını sarsabilir. Üstelik İran ekonomisi kriz içindeyken sonu belli olmayan bir savaşı kaldırıp kaldırmayacağı hükümet açısından da temel meseledir.

Suriye krizi bölgemizdeki Şii-Sünni çatışmasını tetiklemiştir. Söz konusu çatışma Ortadoğu siyasetinin mahiyetini, şeklini değiştirmiş ve bölge dengelerini yeniden alt-üst etmiştir. İran, Şii-Sünni çatışmasının sorumlusu ve mimarlarından biri olarak algılanıyor. Söz konusu algı, İran İslam Devrimi’nin ahlaki ve dini meşruiyetini sorgulamaya açmıştır. Bu algı özellikle Sünni Arap kamuoyunda İran karşıtlığına elverişli zemin yaratmıştır.

İran; Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yle birlikte komşularıyla güvenilir ilişki tesis etme niyetinde olsa da, bu doğrultuda, Suriye krizinin aşılması kolay olmayan engeller olduğu söylenebilir. Ruhani’nin ülke ekonomisini iyileştirme istikametinde komşularla sağlıklı ilişkiler kurmaya ihtiyacı var. Suriye krizi İran'ın bölgesel ilişkilerinin sağlıklı ve güvenilir bir yörüngeye geçmesine engel olmaktadır. Başka bir ifadeyle; İran'ın; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün gibi ülkelerle olan ilişkisi Suriye krizi ipoteğinin altına girdiği açıktır.

Rusya’nın Suriye’de daha etkin olması kısa vadede İran, Hizbullah ve Esed’ın hem Suriye’de hem dünyada konumunu güçlendireceği açık olsa da, orta ve uzun vadede İran-Rusya arasında Ortadoğu siyasetindeki farklılık ve Rusya’nın güvenilmezliğini hesaba kattığımızda uzun sürede İran’ın lehine olacağını nasıl garanti edilebilir? Ayrıca Rusya’nın doğrudan çatışmaya müdahil olması İran’ın “Suriye krizi Suriye halkı tarafından çözmelidir” tezini çöplüğe atılması anlamına geliyor.

Suriye krizi İran'ın bölgedeki İslami hareketlerle özellikle Müslüman Kardeşler’le olan ilişkisini sorunlu hale getirmiştir. İran rejimi bölgedeki Sünni İslami hareketler nezdinde anlamlı ölçüde model ve umut olmaktan çıkmıştır. Suriye krizi İran’ın 1979'dan günümüze kadar biriktirdiği siyasi desteği önemli oranda azaltmıştır. Çok yakın zamana kadar sürekli İran İslam Devrimi’ni destekleyen Türkiye'deki İslami hareket mensuplarının İran karşıtı çeşitli gösterileri ve sert açıklamaları bunun açık örneğidir. Suriye krizi İran'ın 1979’dan günümüze kadar özellikle Ortadoğu’da takip ettiği Devrimi İhraç çabalarını heba ettiği yorumlarına yol açmıştır.

Suriye krizi İran’ın iç siyaseti açısında da ciddi sonuçları olmuştur. Bu kriz kırılgan bir dengede seyreden İran ekonomisi açısında önemli yüktür. İran toplumunun Suriye siyasetini kabul etmediği herkesçe bilinmektedir. Suriye krizi reformcu-muhafazakâr çekişmesinde önemli bir unsur olarak dahil olmuş ve bazı reformcuların bu doğrultuda İran Lideri Hameney'i eleştirdikleri gözüküyor. Suriye krizi Kürt milliyetçiliğinin yükselişine ve önemli mevziler kazanmalarına sebebiyet vermiştir. Bu durum İran Kürtlerinin siyasi morallerini yükseltmiş ve Tahran rejimi üzerindeki baskılarının artmasına neden olmuştur.

Suriye krizinin başladığı 15 Mart 2011’den günümüze kadar İran, askeri, siyasi, diplomatik, ekonomik ve güvenlik olanaklarını Beşar Esed’in iktidarda kalma ve muhalefeti bitirme yönünde seferber etmiştir. İran, muhalefetin kısa sürede bastırılacağını ve Suriye’nin iç istikrarına yeniden kavuşacağını planlamıştı. Ancak Suriye krizi İran’ın öngördüğü şekilde yürümemiştir. Suriye muhalefeti yok olmadığı gibi Beşar Esed iktidarının da ne kadar devam edeceği belirsizleşmiştir

Beşar Esed’in iktidarda kalması durumunda Suriye eski Suriye olmayacağı açıktır. Suriye’nin egemenliğinin bölünmüşlüğü ve zayıf bir merkezi otoritenin Şam’da devam etmesi İran’ın hanki stratejik çıkarlarını koruyabilecek olanak sunabilir?

İran’ın Beşar Esed’ı mutlak destek sunması ve Suriye krizinin çözümünde yapıcı rol üstlenmemesi ülkeyi çok boyutlu mezhepsel, dinsel, etniksel çatışmalarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu süreç aslında Suriye’nin bütün tarihsel, kültürel ve toplumsal birikimin yok oluşuyla sonuçlanmakta ve Suriye’nin ayakta tutabilecek bütün ahlaki, dini, mezhebi, milli, siyasi, jeopolitik ve kültürel birikimini savrulmaktadır. Suriye bölgeye barış, istikrar ve refah transferi yapmak yerine IŞİD gibi radikal grupların üssüne çevrilerek Ortadoğu halkların demokratik umdun yok oluşuna neden olmaktadır.

Son zamanda sürekli arış gösteren göç dalgaları Suriye’nin daha yaşanılır bir ülke olmakta çıkarmakta ve çok çeşitli insani facia doğuracak sürecileri yaratmaktadır.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları İran
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F65
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E53

1979 İran Devriminin gerçekleşmesinden günümüze "ABD'yle ilişkilerimiz nasıl olmalı?" sorusu rejim içinde önceliğini korumaktadır. Bu soruya verilen yanıtlar birbiriyle farklı ve zıttır. Bu farklılık devrimin ilk aylarından itibaren kendini göstermiştir. Devrimcilerin bir grubu ABD Büyükelçiliğini işgal ederken; dönemin Başbakanı Mehdi Bazergan ABD ile müzakere yolunu tutmuştur. Bazergan,"devrimi yaptık şimdi radikalizme gerek yok" söylemiyle dış politikada batılılarla iyi diyalog arayışında olmuştur. Devrim lideri Humeyni ise ABD'ye "Büyük Şeytan" ve ABD Büyükelçiliği'nin işgaline " İkinci Devrim" adını vererek Bazergan’ın siyasetini çöpe atmıştır. Humeyni rejim içinde ABD karşıtlığı konusunda uzlaşı sağlayamadığı gibi kendisinin bu meselede ne denli tutarsız davrandığı sonradan ortaya çıkmıştır. Nitekim Humeyni'nin yaşadığı dönemde İran- ABD arasında gizli görüşmeler olmuş ve görüşmeleri ifşa eden Mehdi Haşemi gibi isimler infaz edilmiştir. Devrimin kurucu kadrolarından sayılan Hüseynali Müntezeri'nin "sokakta ABD’ye ölüm sloganı atılıyor, ancak diğer taraftan gizlice Amerikalılar pastayla karşılanıyorlar" şeklindeki sözleri bu turtasızlığın itirafıdır. ABD ile iyi ilişki arayışı rejim içinde öyle güçle olmuştur ki, 1989'dan günümüze kadar istisnasız bütünumhurbaşkanlarının bu yönde girişimleri olmuştur. Ayrıca 1979’dan günümüze iki ülkenin Irak ve Afganistan örneğinde olduğu gibi farklı dönemlerde birçok alanda işbirliği yaptıkları da görülmüştür.

İran’da ABD sadece bir diploması sorunu değil, aynı zamanda fikri ve ideolojik bir sorunsaldır. 1979'dan günümüze kadar ABD taraftarlarının değişmeyen savlarına göre Devrimin amacı ABD ile düşmanlık değildir. Onlar için bu düşmanlık “SSCB yanlısı Marksistlerin siyasi kültüre zerk ettikleri bir hastalıktır”. "Ne Batı ne Doğu" sloganının anlamı bütün dünyayla düşman olmak değil, belki sultayı dışlayan bir eşit ilişki arayışıdır. Çatışmacı dış politikanın sonucu olarak rejimin enerjisi tükenmekte ve ülkenin gelişme olanakları elinden alınmaktadır. İran - Batı arasındaki sorun İran'ın jeopolitik imkânlarını yok etmekte ve İsrail, Rusya ve Suudi Arabistan lehine işleyen bir siyasi dengenin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki tezler 1979'dan günümüze kadar Mehdi Bazergan, Haşemi Rafsancani, Muhammet Hatemi, bazı dönemlerde Mahmut Ahmedinejad ve günümüzde ise Hasan Ruhani tarafından dillendirilmektedir. Bu düşünceler İran toplumu tarafından da desteklenmektedir. Günümüz İran toplumunda Batı karşıtlığı genelde rejimin hak gaspı, özgürlüklerin yok sayılması ve demokratik taleplerin komplo denilerek bastırılma aracı olarak algılanmaktadır.

İran’daki ABD karşıtları yukarıdaki tezlerin hiçbirini kabul etmemektedirler. Onlara göre Batı-İran rejimi arasındaki çatışma ontolojiktir. Rejimin özü ve mahiyeti salt batı karşıtlığıdır. Çünkü Batı liberalizmin kalesidir ve Liberalizm de kötülüğün kendisidir. İran Yargı Erki Başkanı Sadık Laricaninin, rejim ve devrimin başlıca tehditlerini modernite ve liberalizm olarak nitelemesi bu düşüncenin açık bir göstergesidir. Batıyla yakınlaşmak İran’ın liberalleşmesini hızlandıracaktır. Onlara göre Batı taraftarlığının amacı rejimin ideolojik olarak çözülmesidir. Muhtemel bir yakınlaşma aslında rejimin dönüşme sürecinin başlangıcı olacaktır. Bu, rejimin meşruiyet araçlarını ve baskı olanaklarını elinden alacaktır. Ülkeyi dış politikada yalnızlaştıracaktır. İran, dış politikadaki gücünü ABD karşıtlığından almaktadır ve muhtemel bir yakınlaşmada rejimin bu imkânları savrulacaktır. Onlara göre Batıyla yakınlaşmak rejimin toplumu “İslamileştirme” projesinin durdurulması anlamına gelmektedir. İran rejimi 1979’dan günümüze bu düşünceyle yönetilmektedir. Bu düşünce devlet aygıtında güçlü olsa da, Haziran 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarının da gösterdiği gibi toplumda sadece sınırlı gruplar tarafından desteklenmektedir.

Hasan Ruhani iktidara geldikten sonra bu tartışmalar yeniden alevlenmiştir. Hasan Ruhani’yle birlikte, ABD ile yakınlaşma taraftarlığının rejim içinde özellikle muhafazakârlar arasında ciddi güç kazandığı gözlemlenmektedir. Nitekim Hasan Ruhani’nin başlattığı dış politikadaki yumuşamayı Muhafazakârların önemli bölümü desteklemektedirler. Bu nedenle İran’ın son dış politika atağı sadece Hasan Ruhani'ye indirgenerek analiz edilemez. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu siyaset İran lideri Hameney’in himayesinde şekillenmiş ve yürürlüğe konulmuştur. Hameney'in desteği olmadan Ruhani’nin Batının gönlünü kazanmak için attığı adımların hiç birini gerçekleştirmesi mümkün olamazdı. Ayrıca bugün suskun gözüken radikaller, Ruhani'ye hareket olanağı vermezlerdi. Hameney’in Ruhani’yi desteklemekle itibar kazanma arayışı içinde olduğu açıktır. Hameney’in liderlik meşruiyeti 2009 şaibeli cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra sorgulanmaya başlanmıştır. Ahmedinejad’ı destekleyerek İran rejimini krize sürüklemiştir. Nitekim 2009’dan sonra eleştirilerin hedefinde sadece Hameney’in yer aldığı görülmektedir. Hameney, Hasan Ruhani’ye imkân vererek diktatör olmadığını, 2009 seçimlerinde hile yapılmadığını ve halkın iradesine saygı duyduğunu gösterme çalışmaktadır. Ayrıca Ahmedinejad politikalarının sorumlusu olmadığını da belirtmeyi hedeflemektedir. Hameney yeni dönemdeki diplomasinin "Kahramanca Yumuşama" adını verdiği strateji çerçevesinde şekillenmesi gerektiğini söylemiştir. Kahramanca Yumuşama’yı; ilkelerden vazgeçmemek, rejimin çıkarlarını korumak, kazanmaya odaklanmak ve düşmanın bütün hilekârlığını unutmamak şeklinde tanımlamıştır. Hameney yumuşama diplomasisinin teslimiyet olarak algılanmasını istememektedir. Ona göre Kahramanca Yumuşama teslimiyet değil, belki elde edilmiş kazanımları müzakere ve barış diliyle taçlandırmaktır.

İran rejimi dışarıda “güçlü” gözükse de, ülke içinde çok çeşitli yaşamsal sorunlarla karşı karşıyadır. Öncelikle toplumun demokratikleşme isteği ve baskısı söz konusudur. Bu demokratikleşme isteği etnik/milli kimlik haklardan başlayarak bireysel yaşam özgürlüğüne kadar uzanan bir yelpazede kendini göstermektedir. Toplumun demokratikleşme talebi ve siyasi seçkinlerin iktidar mücadelesi rejimin iç bütünlüğünü ve harmonisini bozmuştur. Rejim içi ihtilaflar yerini çatışmalı ilişki modeline bırakmış ve ülkenin çeşitli alanlardaki performansını düşürmüştür. Ekonomi, yapısal ve konjonktürel nedenlerden dolayı krize girmiş ve rejimin bekası açısından tehlikeli hale gelmiştir. Ekonomi küçülme trendine girmiş, ülkenin para birimi değerini yitirmiş, işsizlik artmış, enflasyon kontrol dışına çıkmış, bankacılık ve finans çökmüş, birçok sektör iflasın eşiğine gelmiştir. Ekonomik durumun kötüye gitmesi ulusal sermayenin yurt dışına çıkmasına neden olmuştur. Reformcu Muhammet Riza Habbaz'ın "geçen 8 yıl zarfında 600 milyar dolar yurt dışına çıkmıştır” sözü bu durumu özetlemektedir.

Ahmedinejad döneminde(2005-2013) İran dış politikasının ciddi tahribatlara maruz kaldığı düşünülmektedir. AB - ABD'nin İran meselesinde ortak hareket etmesi İran'ın oyun alanını daraltmıştır. Nitekim İran ekonomisini sarsan ambargolar bu diplomatik ve siyasi yenilgilerin neticeleridir. Nükleer krizde inisiyatif elden çıkmış ve gelişmeler İran’ın aleyhinde sonuçlanmıştır. İran’ın nükleer dosyası BM Güvenlik Konsey’ine gitmiş ve Tahran aleyhinde ambargo dâhil çeşitli kararlar çıkmıştır. İran petrolünü satamaz hale gelmiş; finans ağları, taşıma faaliyetleri, sigorta işlemleri durdurulmuş ve ticari ilişkileri sarsılmıştır. İran, Rusya ve Çin’den beklediğini alamamıştır. Rusya ve Çin ile olan ilişkileri ne nükleer krizde yarar sağlamış ne de ülkenin ekonomik krizden çıkışına yardımcı olmuştur. İran, Rusya ve Çin'e dayanarak Batıya meydan okuyamayacağını anlamıştır. Suriye krizi İran'ın Türkiye ve Arap dünyasıyla ilişkisini de sorunlu hale getirmiş ve başta Suudiler olmak üzere Sünni Arap devletleri İran’ı birinci güvenlik tehdidi olarak görmeye başlamışlardır. Tahran, Arap Baharı’ndan zararlı çıkmıştır. Mısır siyasi denkleminde ne İhvan’la ne de darbecilerle diyalog kuramayarak çaresizliğe itilmiştir. Irak’ta terörizm dalgası Tahran’ın müttefiki Nuri Maliki’yi ülkeyi kontrol edemeyecek bir kötürüm durumuna sürüklemiştir. Şii-Sünni çatışmanın tarafı ve mimarlarından biri gözükerek çeşitli mevziler kaybetmiştir. Suriye krizi İran eksenli İsrail karşıtı cepheyi sarsmıştır. Bu durum ülkenin Ortadoğu siyasetinin geleceğini belirsizleştirmiştir. Bu nedenle İran, Beşar Esed devrilmeden önce Batıyla ilişkilerindeki sorunları çözmek ve/ya en azından kontrol edilebilir noktada tutmak için yeni bir dış politika açılımına girmiştir.

Ruhani, İran’ın iç ve dış politikada hangi durumda olduğunun farkındadır. Ayrıca Haziran 2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halkın ona neden oy verdiğinin de bilincindedir. Ruhani, muhafazakâr gruplara mensup olsa da, dış politikada pragmatist gelenekten gelmektedir. Aslında Rafsancani ekolünden geldiği söylenebilir. Nitekim kendi hükümet söylemini Rafsancani'den aldığı “itidal ve tedbir” kavramlarıyla tanımlamıştır. Ruhani ülkenin en önemli problemini radikalizm olarak görmekte ve kurtuluş yolunu da itidal söylemiyle aşırılıklardan arınma olarak göstermektedir. Ruhani’ye göre dünyayla güvenilir, sağlıklı ve sürdürülebilir ilişki kuramayan İran hiçbir sorununu çözme olanağına sahip olamaz. Ruhani, İran’ın dünya ekonomik sisteminin bir parçası olduğunu ve bu nedenle dünyayla çatışarak yaşayamayacağını düşünüyor. Bu nedenle dış politika önceliğini batıyla ilişkileri düzeltmek olarak seçmiştir.

Ek Bilgi

  • Araştırma Alanları ABD, İran
  • Araştırma Alanları Sayılar - Gizli F65,F12
  • Kadromuz Arif Keskin
  • Ekibimiz Sayılar - Gizli E53

Ek Bilgi

  • Ünvan Üst Araştırmacı
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Arapça, Fransız, İngilizce, İspanyolca, İtalyan
  • Eğitim Lisans, Şam Üniversitesi ''Uluslararası Kanun''
    Yüksek Lisans, İtalya Foca Üniversitesi '' Kanun,Ekonomi ve Toplum''
  • İlgi Alanları Yerel Yönetimler ve Demokrasi Güçlendirme,Yerel Meclislerin Kalkındırılması
  • Kısa Bilgi Şam Üniversitesi'nde Uluslararası Kanun okudu. Şam Üniversitesi'nde Teori ve Pratik arasındaki Arap Birliği Reformu üzerine çalışmasını yapmıştır. İtalya Foca Üniversitesi'nde Kanun, Ekonomi ve Toplum üzerine yüksek lisans yaptı. Levant Ülkelerinde Kadın Araştırmaları üzerine tez çalışmasını yapmıştır. Omran Merkezi'nde Yerel Meclisler Birimi Yetkilisi olarak çalışmaktadır. İyi derecede Arapça,İngilizce,Fransızca,İspanyolca ve İtalyanca biliyor.
  • Sosyal Medya

Ek Bilgi

  • Ünvan Üst Araştırmacı
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Arapça, İngilizce
  • Eğitim Şam Üniversitesi ''Bilgisayar Mühendisliği''
  • İlgi Alanları Yerel Yönetimler ve Demokrasini Güçlendirilmesi,Şam Yerel Meclisi Koordinatörlüğü, Suriye İnsan Hakları Derneği gönüllü üyeliği
  • Kısa Bilgi Şam Üniversitesi'nde Bilgisayar Mühendisliği okudu. Şam Yerel Meclisi'nin koordinatörlüğününü yapmakta ve Omran Merkezi'nde Yerel Yönetimler ve Demokrasi bölümünde Araştırmacı olarak görev almaktadır. İnsan Hakları aktivistidir. Arapça ve İngilizce biliyor.
  • Sosyal Medya

Ek Bilgi

  • Ünvan Üst Araştırmacı
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Arapça, İngilizce
  • Eğitim Lisans, Ürdün Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde ''Proje Yönetimi''
    Yüksek Lisans, Şam Ekonomi Üniversitesi'nde ''İktisat''
  • İlgi Alanları Ekonomi ve Kalkınma Birimi; Suriye'nin Ekonomik Gelişmeleri, Su Sorunları Araştırmaları
  • Kısa Bilgi Ürdün'de Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde Proje Yönetimi okudu. Şam Ekonomi Üniversitesi'nde İktisat üzerine yüksek lisans yaptı. Şu anda Şam Üniversitesi aynı bölümde doktora tezini hazırlamaktadır. 2014'te Omran Merkezi Ekonomi ve Kalkınma Birimi'ne Araştırmacı olarak katıldı. Arapça ve İngilizce biliyor.
  • Sosyal Medya

Ek Bilgi

  • Ünvan Araştırma Asistanı
  • E-posta Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
  • Diller Arapça, İngilizce
  • Eğitim Şam Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Bilimi
  • İlgi Alanları Yerel Yönetimler ve Demokrasinin Güçlendirilmesi
  • Kısa Bilgi Şam Üniversitesi'nde Uluslararası Siyaset Bilimi okudu.
  • Sosyal Medya