Abo Kusay

Abo Kusay

Pazartesi, 02 Ocak 2023 12:11

YPG – Rejim İlişkisinin Dinamikleri

Giriş

Türkiye’nin Suriye Geçici Hükümeti ile beraber Suriye’de YPG’ye karşı olası bir yeni kara harekâtı gündemdeyken Şarkul Avşat’a konuşan Suriye Demokratik Güçleri (SDG)/YPG’nin sözde genel Komutanı Mazlum Abdi, örgütün Esed rejimi ile olan ilişkisine dair önemli açıklamalarda bulundu. Mazlum Abdi, “SDG, genel olarak Suriye ordusunun savunma sisteminin bir parçası olmakla birlikte bizim bazı şartlarımız ve detaylarımız bulunuyor. On yıldır savaşan 100 binden fazla unsurumuz var. Anayasal ve yasal bir çözüme ihtiyaç duyuyorlar. SDG'nin ordu içinde özel bir rolü olmalı” dedi. Şam'a (müzakereler için) heyetler gönderdiklerini söyleyen Abdi, “Şam'a siyasi bir çözüm için gerekli koşullar oluştuğunda kendim gitmek istiyorum” diye konuştu(1)

Mazlum Abdi tarafından yapılan bu açıklama, aslında Suriye’de uzun yıllardır devam eden Esed rejimi ile YPG arasındaki ilişkiye dair bazı ipuçları vermektedir. Türkiye’de Esed rejimi ile normalleşmenin sağlanmasıyla YPG’ye karşı ortak bir anlayışın geliştirilip geliştirilemeyeceğinin tartışıldığı bir zeminde ve olası bir yeni kara harekâtı gündemdeyken evvela YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkinin dinamiklerini ortaya koymak gerekmektedir. Nitekim bu ilişkinin dinamikleri ortaya konulduğunda, Esed rejimi ile YPG arasındaki ilişki daha net anlaşılır hale gelir ve uluslararası ilişkiler ile güvenlik politikalarındaki siyaset üretimi de daha sağlam temellere dayanır.

Bu rapor temelde YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkinin başlıca dinamiklerini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu bağlamda YPG ile Esed rejimi arasında ortak düşman, karşılıklı bağımlılık ve ABD anlaşmazlığı gibi ikili ilişkilerin seyrini belirleyen temel dinamikler ortaya konulacaktır. Ancak ortaya konulan dinamikler olası bir TSK-SMO kara harekâtı bağlamında ele alınacaktır. Örneğin petrol ve elektrik alanlarında devam eden enerji iş birliği gibi söz konusu ilişkinin farklı dinamikleri göz ardı edilecektir. Buna ilaveten, YPG ile Esed rejiminin gelecek vizyonu ele alınacaktır. İkili ilişkileri belirleyeni olan dinamikleri ve bu ilişkinin gelecek vizyonunu temel alarak, taraflar arasındaki ilişkinin önümüzdeki süreçte nereye evirilebileceğine dair bazı varsayımlar ortaya konacaktır.

Dinamikler

YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkiyi anlamak adına en iyi yöntem, bu ilişkinin dinamiklerini ortaya koymaktadır. İki aktörü de rasyonel aktörler olarak ele alıp aralarındaki ilişkileri belirleyen dinamikleri ortaya koymak YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkiyi anlamanın en etkili yoludur.

Ortak Düşman

YPG ile Esed rejiminin ilişkilerindeki belki de en önemli dinamik ‘ortak düşman’ olgusudur. YPG ve Esed rejimi Türkiye ile Suriye muhalefetini düşman unsur olarak tanımlamaktadır ve bu tanım bağlamında iş birliği geliştirmektedir. İki aktör için de Türkiye ve Suriye muhalefeti varoluşsal bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Ancak YPG ile Esed rejimi arasındaki düşman tanımlamasında ters bir durum da söz konusudur. YPG için Türkiye varoluşsal bir tehdit iken, Suriye muhalefeti Türkiye’nin Suriye’deki varlığını mümkün kılan etkendir. Esed rejimi açısındansa Suriye muhalefeti varoluşsal bir tehdittir fakat Türkiye onun Suriye’deki varlığını mümkün kılan etkendir.

Şöyle ki, Esed rejimi açısından Suriye muhalefeti rejimin varlığını tehdit eden ve neredeyse 11 yıldır mücadele ettiği yapılanmadır. Nitekim Esed rejimi Suriye muhalefetini askeri olarak yok edip hiçbir taviz vermeden ve BM’nin öngördüğü siyasi geçişi gerçekleştirmeden rejimini ayakta tutmak istemektedir. Ancak Suriye muhalefeti hayatta kaldığı sürece -uluslararası konjonktürün değişme ve/veya Rusya’nın sağladığı desteğin yok olması gibi ihtimaller bulunduğundan- Esed rejimi açısından varoluşsal bir tehdit olmayı sürdürecektir. Bu bağlamda Türkiye, Suriye muhalefetine destek veren; Suriye muhalefetini ayakta tutan ve onun garantörü olan aktördür.(2)Örneğin Türkiye İdlib’te askeri bir oldubittiyi Bahar Kalkanı Harekâtı ile engellemiştir.(3)

Aynı zamanda SMO’yu kendi himayesi altında ayakta tutmaktadır ve Esed rejimine karşı korumaktadır.

YPG açısından ise Türkiye varoluşsal bir tehdittir. Nitekim Türkiye’nin PKK/YPG’ye karşı yürüttüğü terörle mücadele ve Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmek istediği sınır ötesi harekâtlar YPG için varoluşsal bir tehdittir. Mevcut durumda Rusya ve ABD’nin koruması ile hayatta kalmaya çalışan YPG, olası bir uluslararası siyasi konjonktürün değişiminde ve/veya Rusya ve/ya da ABD’nin YPG’ye olan desteğinin son bulması durumunda Türkiye’nin kendisini ortadan kaldıracağını öngörmektedir. Bu bağlamda Türkiye ile beraber hareket eden ve Türkiye’nin Suriye’deki partneri olan Suriye muhalefeti ve onun askeri yapılanması SMO, YPG için Türkiye’nin Suriye’deki harekâtlarını ve devam eden askeri varlığını mümkün kılan unsurdur. Nitekim SMO olmadan hem askeri harekâtların maliyeti hem de askeri varlığı sürdürmenin olanaksızlıkları artacaktır. Suriye muhalefeti Türkiye’nin Suriye’deki varlığına ayrıca bir meşruiyet kazandırmaktadır. Bununla beraber, Suriye muhalefeti olduğu sürece BM nezdinde öngörülen Esed rejimi ile Suriye muhalefeti arasındaki anlaşma ve geçiş sürecine YPG dâhil olamamaktadır ve sürecin dışında kalmaktadır. Örneğin, kurulan anayasa komitesinde hiçbir YPG temsiliyeti bulunmamaktadır. Türkiye, YPG’yi Suriye muhalefeti üzerinden siyasi ve diplomatik sürecin dışında tutmaktadır.(4)

Türkiye

YPG ve Esed rejimi açısından Türkiye’nin Suriye’deki varlığı ve olası yeni bir askeri harekâtı istenmeyen ve engellenmesi gereken bir olgu olarak ele alınmaktadır. Nitekim 2016 yılında gerçekleşen Fırat Kalkanı Harekâtı döneminde hem Esed rejimi hem de YPG harekete geçmiş ve TSK ile o dönemki ÖSO El-Bab’ı kontrol altına almadan ele geçirmeye çalışmıştır.(5)El-Bab’a daha önce varma konusunda başarısız olunca, YPG’nin Afrin’deki varlığı ile Fırat’ın doğusu ve Menbiç’teki varlığı arasında rejim kontrolündeki bölgeler üzerinden bir ikmal ve geçiş hattı kurulmuştur. Daha sonra TSK ve ÖSO’nun Menbiç’e doğru olası bir ilerlemesini durdurmak adına rejim unsurları Menbiç’e giden M4 otoyolunun üzerinde olan Arima bölgesine konuşlanmıştır.(6)

2018 yılında TSK ve SMO tarafından hayata geçirilen Zeytin Dalı Harekâtı’nda da benzer bir süreç işlemiş ve Esed rejimi Afrin’deki YPG’ye destek olmak amaçlı Afrin’e unsurlarını göndermiştir.(7)TSK’nın Afrin’e doğru hareket eden rejim unsurlarını SİHA ile hedef almasıyla bu girişim engellenmiştir.(8)

Ancak rejim unsurları Afrin’in doğusunda kalan Tel Rıfat bölgesine yerleşmiş ve bu güne kadar bölgede YPG’yi korumakla görevli rejim unsurları bulunmaktadır.

2019 yılında gerçekleşen Barış Pınarı Harekâtı döneminde, ABD Başkanı Donald Trump askerlerine geri çekilme emri vermiştir ve Amerikan askeri Menbiç’ten başlayarak geri çekilmeye başlamıştır.(9)Ancak bu karardan önce YPG Rusya arabuluculuğunda Esed rejimi ile bir anlaşma imzalamıştır. Amerikan askeri geri çekilirken ve askeri üslerini Rus ordusuna devrederken, rejim unsurları da anlaşma gereğince TSK ve SMO ile olan temas hatlarına konuşlanmıştır.(10)Söz konusu konuşlanmadan bu yana, YPG’nin kontrol ettiği Tel Rıfat, Menbiç, Ayn el Arab, Ayn İssa, Til Temir, Amude, Dirbesiye ve Kamışlı hattında Esed rejiminin YPG ile ortak askeri varlığı bulunmaktadır. Nitekim Pençe Kılıç Harekâtı bağlamında TSK’nın gerçekleştirdiği hava operasyonları veya topçu atışlarında sadece YPG unsurları değil, rejim unsurları da etkisiz hale getirilmektedir.(11)

Suriye Muhalefeti

YPG ile Esed rejiminin Suriye muhalefetinde gördükleri ortak düşman olgusuna karşı geliştirdikleri iş birliğine Türkiye ile Suriye muhalefetinin ortaya koyduğu iş birliğinin tamamı örnek olarak gösterilebilir. Ancak tekrara düşmemek kaydıyla burada yukarıda bahsi geçen olaylara atıf yapılacaktır ve 2016’da gerçekleşen Fırat Kalkanı Harekâtı öncesinde YPG’nin Esed rejimi ile iş birliğine değinilecektir.

Halep şehir merkezinin 35 km kuzeyinde yer alan Tel Rıfat bölgesi, Azez’deki sınır kapısı ile Halep şehir merkezinin bağlantı noktasıydı. Rusya ve İran destekli rejim unsurları Halep şehrinin etrafında ilerleme kat ettikten sonra Tel Rıfat’ın güneyine yerleştiler. Suriyeli muhalifler ikmal hattını tekrar sağlamak için hazırlık yaparken Rusya’nın hava desteği altında YPG unsurları batıdaki Afrin’den gelip Tel Rıfat’ı ele geçirdi. Böylelikle Halep’teki savaş ile Türkiye sınırındaki Suriyeli muhalifler arasında bir YPG tamponu oluştu.

YPG’nin Tel Rıfat’a saldırması bölgedeki Suriyeli muhalifler için büyük bir şok etkisi yarattı. Nitekim Esed rejimi ile savaşmayı önceleyen Suriyeli muhalifler, Afrin’deki YPG’yi göz ardı etmiş ve YPG’ye karşı kendilerini koruyamamıştı. Ancak YPG bulduğu ilk fırsatta Esed rejimi ve Rusya ile iş birliği yaparak Suriye muhalefetine saldırmıştı. Devam eden süreçte, Halep şehir merkezine giden son ikmal hattı da Halep şehir merkezindeki Şeyh Maksud mahallesinde konuşlu YPG unsurlarının rejim ve Rusya ile iş birliği yapıp muhaliflere saldırması ile kesilmiş oldu. Böylelikle Halep şehir merkezi abluka altına alındı. Kuşatma sonuç verdi ve rejim şehri kontrol etmeye başladı. Halep’in düşmesi Suriye savaşında şüphesiz bir dönüm noktası oldu.(12)

YPG ile Esed rejimin Suriye muhalefetine karşı daha eski bir iş birliği ise 2011-2012 yılları arasında yaşanmıştır. Suriye’deki halk ayaklanmalarının başlaması ve bunun silahlı bir mücadeleye dönüşmesi sürecinde, Suriye’nin kuzeyindeki Suriyeli Kürtlerin büyük çoğunluğu gösterilere ve ÖSO gruplarına destek vermekteydi. Hatta Suriyeli Kürtlerin çoğunluğunu temsil eden Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) de Suriye muhalefetinin kurduğu siyasi yapılarda yer almaktaydı. Buna karşın Esed rejimi Suriyeli Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeleri doğrudan YPG’ye devrederek Suriyeli Kürtleri hem pasifize etmiş hem de Suriye’nin kuzeyine üçüncül bir aktör konuşlandırmıştır. YPG, IŞİD ve Nusra Cephesi ile yaşadığı çatışmalara kadar, bölgedeki önde gelen Suriyeli Kürt grupları etkisiz hale getirmeyi başarmıştır. Böylelikle Esed rejimine karşı mücadele eden Suriye muhalefeti içindeki Suriyeli Kürtler geri plana itilmiştir. Bu sayede Suriyeli Kürtlerin çoğunluğunun benimsemediği YPG, Suriyeli Kürtler üzerinde silah zoruyla bir hâkimiyet oluşturmuştur.(13)

ABD Anlaşmazlığı

Esed rejimi ile YPG arasındaki ilişkideki sorunlu alanların başında YPG’nin ABD ile kurmuş olduğu angajman bulunmaktadır. ABD’nin 2014’te IŞİD ile mücadele için yerel partner aradığı dönemde, Obama yönetimi yerel partnerden Esed rejimi ile savaşmama ve İran destekli Şii milisler ile savaşmama garantisini talep etmiştir. Bu talebi ret eden ÖSO ve Suriyeli muhalif askeri yapılara kıyasla YPG tabiri caizse biçilmiş kaftandandı.(14)

Nitekim YPG Suriye’de üçüncü bir yol izlemiş ve yukarıda da belirtildiği üzere Esed rejimi ile pragmatik bir ilişki geliştirmiştir. ABD’nin YPG’ye destek vermesi ile Esed rejimi ile YPG arasındaki güç dengesi de ciddi anlamda bozulmuştur. Öncesinde Suriye’nin kuzeyinde üç farklı kanton ilan eden örgüt, ABD’nin desteği ile kontrol alanını Menbiç, Rakka, Tabka, Haseke ve hatta Deyr ez-Zor hattına kadar genişletmiştir. Ülkenin petrol ve elektrik üretim alanlarına hâkim olmuştur. Ayrıca ABD’nin sağladığı destek sayesinde askeri olarak kapasitesini arttırmış ve YPG öncülüğünde kurulan SDG bünyesine Arap unsurlar dâhil edilmiştir. İlk başta para karşılığında savaşan bazı küçük Arap gruplar SDG’ye katılırken, daha sonra YPG’nin uyguladığı zorunlu askerlik uygulaması ile SDG bünyesindeki Arap sayısı oldukça artmıştır. Her ne kadar zorla silahaltına alınan unsurlar YPG’ye ideolojik olarak bağlı olmasa da çoğu Esed rejimine düşmandır ve fakat SDG içerisinde hiçbir etki ile güce veya karar alma yetkisine sahip değildir.

ABD’nin desteği sayesinde, YPG kanton uygulamasından bir adım öteye geçerek, Suriye’nin kuzeyinde ve doğusunda özerklik ilan etmiştir. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Bölgesi olarak isimlendirilen yapı ile bir oldubitti yaratılmak istenmektedir.(15)Esed rejimi açısından YPG’nin ABD ile angajmanı sorunludur ve son bulmalıdır. Rejimi destekleyen Rusya ve İran için de YPG’nin varlığı sorun teşkil etmezken, YPG üzerinden Suriye’de bulunan ABD varlığı sorun teşkil etmektedir.(16)

YPG’yi yöneten PKK/KCK kadroları ABD’den aldıkları destek ile Suriye’de özerk bölge tahayyülü taşırken PKK/KCK’nın Kandil’deki asli yöneticileri farklı bir yaklaşım sergilemektedir. Kandil’deki eski jenerasyon (Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan) ile Suriye’deki yeni jenerasyon (Mazlum Abdi ve İlham Ahmed) arasında strateji noktasında bir ayrışma bulunmaktadır. Yeni jenerasyon ABD üzerinden Suriye’de bir özerk bölgenin inşa edildiğini ve bu bölgede Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm modelinin uygulandığını vurgularken, eski jenerasyon olan PKK’nın asli yönetim kadrosu ABD’ye güven olmayacağı ve örgütün kadim dostları olan Esed rejimi ile iş birliğine gitmesine gerektiğini vurgulamıştır. Söz konusu bu farklılık, özellikle ABD’nin Suriye’den petrol çıkarma planları ve YPG’nin ENKS ile ABD arabuluculuğu altında yürüttüğü müzakerelerde gün yüzüne çıkmıştır. Cemil Bayık, “Suriye uluslararası alanda kabul edilen bir devlet. Bu yüzden Suriye'nin yer altında ve yer üstünde bulunan tüm kaynakları halka aittir, birilerinin değildir. Yani kimse bunları mülkü yapamaz” demiştir.(17)ABD arabuluculuğunda ENKS ile yürütülen müzakereler de eski jenerasyona bağlı YPG’nin siyasi yapılanması başkanı Aldar Halil üzerinden daha başlamadan baltalanmıştır ve başarısız olmuştur.(18)

Karşılıklı Bağımlılık

YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkinin diğer bir dinamiği de yılların sonunda oluşan karşılıklı bağımlılıktır. Nitekim YPG’nin Halep şehir merkezindeki Şeyh Maksud mahallesindeki varlığı tamamen Esed rejimine bağımlıdır. Ayrıca YPG’nin Tel Rıfat’taki varlığı da Esed rejimine bağlıdır. Nitekim resmi olarak Tel Rıfat’ta SDG ve YPG varlığı bulunmamaktadır. Tel Rıfat’taki YPG unsurları “Afrin’i Özgürleştirme Güçleri” ismini kullanmaktadır.(19)Diğer yandan da Esed rejiminin Kamışlı şehir merkezi ile Kamışlı Havaalanı ve Haseke şehir merkezindeki varlığı tamamen YPG’ye bağımlıdır. Esed rejiminin hava yolundan başka buradaki askeri varlığına bir irtibatı yoktur. Ayrıca bazı mahallelerdeki rejime bağımlı kurumların varlığı da YPG’ye bağımlıdır. Nitekim zaman zaman YPG ile Esed rejimi arasında sorunlar yaşandığında, YPG iki şehrin bazı mahallelerine giden yolları kapatarak abluka uygulamıştır ve istediğini de elde etmiştir.(20)

YPG ile Esed rejimi arasında olası bir gerilim ve kapsamlı bir siyasi dönüşüm gerçekleştiği takdirde, YPG’nin Tel Rıfat’taki ve Şeyh Maksud’taki varlığı ile Esed rejiminin Kamışlı ile Haseke’deki varlığı korunamaz bir durumda olacaktır. Buna ilaveten, Menbiç; Ayn el Arab, Ayn İssa, Tel Temir, Amude, Dirbasiye ve Kamışlı hattındaki rejim unsurları da rejim açısından ciddi bir bağımlılık oluşturmaktadır. Nitekim Esed rejiminin bu bölgelerde askeri varlığı bulunsa da bu bölgelere giden ikmal hatları tamamen YPG’nin kontrolündedir. Olası bir çatışma senaryosunda Esed rejiminin yüzlerce unsuru YPG’ye teslim olmak zorunda veya savaşarak ölmek durumunda kalacaktır. Ayrıca Esed rejiminin bölgeden topyekün geri çekilmeye kalkışmaya çalışması da mümkün görünmemektedir. Nitekim geri çekilirken, rejim unsurların güvenliğini sağlamak mümkün olmayacaktır ve rejim unsurları YPG için kolay ve açık hedefler olacaktır. Kısaca, her ne kadar Esed rejimi bölgeye unsurlarını göndererek YPG’yi TSK ve SMO’ya karşı korumayı amaçlamış olsa da YPG açısından bu askeri varlık bilfiil rehine pozisyonundadır. Esed rejimi YPG’yi korumaktan vazgeçme veya YPG’yi hedef alma gibi büyük bir pozisyon değişikliğine gittiği takdirde YPG rahatlıkla rejim unsurlarını öldürme veya esir alma opsiyonuna sahip olacaktır.

Gelecek Vizyonu

YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkilere dair dinamiklerin yanında uzun vadede iki aktörün Suriye için gelecek vizyonu ve bu vizyon arasındaki farklar da önem arz etmektedir. Esed rejimi tarafında iki farklı model bulunuyorken, YPG açısından da iki farklı yaklaşım mevcuttur.

Esed rejimin gelecek vizyonu

Esed rejiminin Suriye için olan gelecek vizyonu aslında 2010 yılına geri dönüş olarak özetlenebilir. Esed rejimi 2010’da olduğu gibi Suriye’de otoritesini tekrar hâkim kılmak ve tüm gücü merkezileştirip elinde tutmak istemektedir. Mutlak otorite arayışında olan rejimin gelecek vizyonu ile 2010 arasındaki durum ile olan yegâne fark Suriye nüfusudur. Esed rejimi 2010’daki 23 milyonluk ‘büyük’ nüfusun 2011’deki halk ayaklanmasına yol açtığını düşünmektedir. Rejim açısından gösterilerin müsebbibi gereğinden büyük nüfus ve dışsal müdahalelerdir. Bu yaklaşıma göre rejimin hiçbir kabahati bulunmamaktadır. Esed rejimi otoritesini tekrar sağladıktan sonra Suriye’de daha kolay kontrol edilebilir ve “hainlerden” arındırılmış küçük bir nüfus arzulamaktadır.(21)

Esed rejimi açısından birincil model bu iken, Rusya’nın özellikle Dera bölgesinde ortaya koyduğu yaklaşım sonucunda gelecek açısından ikinci bir model de ortaya çıkmıştır. Dera’da Rusya arabuluculuğunda yapılan uzlaşı anlaşmaları, Esed rejimine muhalif unsurların anlaşma imzalayarak, rejimin bünyesine dâhil olmaları üzerinden tasarlanmıştır. Her ne kadar bu modelin birçok sorunları olsa da günümüzde Dera’da halen yürürlüktedir.(22)

Esed rejimi mutlak hâkimiyetini sağlamak için Rusya’nın ortaya koyduğu bu modeli de benimseyip, yerel ölçekte kendi bünyesine dâhil olmak şartıyla bazı özerk alanları tanımayı kabul etmektedir.

YPG’nin gelecek vizyonu

YPG açısından yukarıda da belirtildiği üzere PKK/KCK’nın eski jenerasyonu ile yeni jenerasyonu arasında iki farklı yaklaşım bulunmaktadır. Yeni jenerasyon ABD’nin de desteğini alarak Suriye’de Irak benzeri tam otonomi elde edilebileceğine inanmaktadır. Bu bağlamda Batı’nın desteği olduğu sürece hayatta kalmaya devam edeceğine inanan yeni jenerasyon, Esed rejimi ile sonunda anlaşma sağlayabileceğine inanmaktadır. Özellikle ABD ile Rusya arasında bir anlaşma veya uzlaşı sağlanması durumunda, bunun sonucunda YPG’nin Suriye’deki özerk bölgesinin uluslararası meşruiyete kavuşacağını öngörmektedir.

İkinci yaklaşım ise eski jenerasyonun ABD’ye yönelik soru işaretleri ve kadim dostlarına karşı olan tecrübeleri noktasında belirlenmektedir. Kandil’deki eski jenerasyon, ABD’nin eninde sonunda Suriye’den çıkacağı ve YPG’yi terk edeceğini düşünmektedir. ABD Suriye’den çekilmeden Esed rejimi ve Rusya ile anlaşma yapıp, YPG’yi Suriye’de resmileştirmek, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bazı yerel yönetim hakları elde etmek ve meşruiyeti Esed rejimi üzerinden sağlamak gibi bir yaklaşıma sahiptir. Bu bağlamda Esed rejimi ile Arap devletleri arasındaki normalleşme süreci ve Türkiye’nin Esed rejimi ile olası normalleşmesi, Kandil kadrolarının argümanını güçlendirmektedir. Nitekim eski jenerasyonun yaklaşımına göre Esed rejimi nihayetinde Suriye’nin resmi hükümeti olarak kabul görecektir. Bu kabulü görmesi durumunda, Irak anayasasında olduğu gibi YPG de bir yasal çerçeveye kavuşabilir ve uluslararası meşruiyetini bu yönden elde eder. Rejim ile müzakerelerde petrol, elektrik ve YPG’nin kontrol ettiği Arap bölgeler ile ABD ile olan ilişkiyi sonlandırma gibi argümanlar, YPG’nin Esed rejimi ile olan müzakerelerinde kullanabileceği araçlar olarak görülmektedir.(23)

Sonuç

YPG ile Esed rejimi arasındaki ilişkinin temel dinamikleri ortak düşman, karşılıklı bağımlılık ve ABD anlaşmazlığıdır. Ortak düşman dinamiğinde iki aktör arasında bir ters ilişki bulunmaktadır. YPG için Türkiye varoluşsal tehdit ve Suriye muhalefeti Türkiye’yi Suriye’de mümkün kılan faktörken, Esed rejimi için Suriye muhalefeti varoluşsal tehdit ve Türkiye Suriye muhalefetini Suriye’de mümkün kılan faktördür. Karşılıklı bağımlılık açısından YPG’nin Tel Rıfat ve Şeyh Maksud’taki varlığı ile rejimin Kamışlı, Haseke ve YPG bölgelerindeki varlığı birbirine bağımlıdır. Özellikle rejimin TSK ve SMO ile temas hatlarındaki varlığı YPG’nin elinde rehin durumdadır. Diğer yandan, YPG ile Esed rejimi arasında ABD bağlamında bir anlaşmazlık bulunmaktadır. ABD’nin YPG’ye desteği 2014 öncesi var olan ilişkideki güç dengesini YPG lehine bozarken, Esed rejimi ve onu destekleyen İran ile Rusya için ABD’nin Suriye’deki varlığı kabul edilemezdir. Gelecek vizyonu açısından Esed rejimi 2010’a geri dönmek için tam iktidar ve yerel uzlaşı olmak üzere iki farklı modeli bulunmaktadır. YPG açısından ise eski jenerasyon ile yeni jenerasyon arasında farklı iki yaklaşım bulunmaktadır. Yeni jenerasyon ABD üzerinden uluslararası meşruiyete dayalı özerk bölgeye ulaşmanın en iyi strateji olduğunu düşünürken, eski jenerasyon kadim dostları olan Esed rejimi üzerinden resmileşmek ve yerelde bazı özerk alanları elde ederek meşrulaşmanın daha doğru bir strateji olduğunu düşünmektedir.

Raporda elde edilen bulgular göz önünde bulundurulduğunda, Esed rejimi ile YPG’nin ilişkilerinin olası bir yeni kara harekâtından nasıl etkileneceği noktasında bazı varsayımlar üretmek mümkündür. Eğer TSK ve SMO Amerikan askerinin etki alanındaki bölgeye yönelik bir kara harekâtı gerçekleştirirse veya ABD YPG’ye olan desteğini keserse, bu YPG ile Esed rejimi arasındaki dengeyi altüst edecektir. Esed rejimi YPG’yi ya yok edecektir veya YPG’yi kendi istediği şartlarda bünyesine dâhil edecektir. Ancak beklenildiği üzere, TSK ve SMO Rus etki alanındaki bölgelere yönelik kapsamlı kara harekâtı gerçekleştirirse, bu durum YPG ile Esed rejiminin arasındaki ilişkilerin gerilmesine ve YPG’nin daha çok ABD’ye yanaşmasına yol açacaktır. Nitekim Türkiye’ye karşı kendisini koruyamayan Esed rejimi ve Rusya’ya karşı ciddi bir güven kaybı yaşanacaktır. Üçüncü bir ihtimal olarak ölçek itibariyle sınırlı bir askeri harekâtın gerçekleşmesi durumunda, Esed rejiminin YPG üzerindeki baskısı daha da artabilir. Nitekim Esed rejimi ve Rusya tarafından korunan diğer bölgelerini kaybetmek istemeyecek olan YPG, varoluşsal tehdit olarak algıladığı Türkiye’ye karşı Esed rejimi ile ilişkilerini güçlendirmek için rejime bazı tavizler vermeyi kabul edecektir. Dördüncü ihtimal ise kara harekâtının gerçekleşmediği fakat ciddi manada gerçekleşme ihtimalinin yükseldiği ortamdır. Bu durumda YPG varoluşsal tehdit karşısında, Esed rejimine karşı daha fazla taviz vermeyi ve bölgelerindeki rejim varlığının artmasını kabul etmeyi tercih edecektir. Üçüncü veya dördüncü senaryonun gerçekleşmesi durumunda, YPG içinde PKK/KCK’daki eski jenerasyonun tezleri güçlenecektir ve PKK’nın kadim dostları Esed rejimi ve Rusya’nın ABD’ye nazaran daha güvenilir olduğu belirtilecektir.

Esed rejimi açısından ise Suriye muhalefetinin Suriye’deki varlığın artması varoluşsal tehdit olduğundan, en iyi senaryo TSK ve SMO’nun sınırlı bir askeri harekât gerçekleştirmesi veya hiçbir askeri harekât gerçekleştirmeyip sadece harekât tehdidinde bulunmasıdır. Nitekim bu senaryoya göre varoluşsal tehdit olarak algıladığı Suriye muhalefetinin ciddi veya hiçbir kazanımı olmazken YPG korku içinde rejime taviz verecektir ve rejim durduğu yerden kazanımlarını ve kontrol alanını genişletecektir. TSK ve SMO’nun Amerikan’ın etki alanındaki bölgelere yönelik kara harekâtı düzenlemesi veya ABD’nin YPG’ye olan desteğini kesmesi ise hem kazanımları hem de kayıpları beraberinde getirecek bir durumdur. Suriye muhalefetinin Irak sınırına hâkim olması ve Suriye’deki kontrol alanının ülkenin doğusuna genişletmesi, Esed rejimine 2013’teki Suriye’deki askeri durumu hatırlatacaktır. Ancak diğer yandan YPG’yi yutma imkânı da tanıyacaktır. Son olarak, TSK ve SMO Rus etki alanındaki YPG bölgelerine yönelik kapsamlı bir askeri harekât gerçekleştirirse, Esed rejiminin YPG ile olan ilişkisi ciddi olarak zedelenecektir ve Suriye muhalefeti Suriye’deki kontrol alanını genişletecektir. Bu yüzden Esed rejimi açısından en çok istenmeyen senaryo, TSK’nın SMO ile birlikte YPG’ye karşı Rus etki alanındaki bölgelere karşı kapsamlı bir askeri harekât düzenlemesidir. Bu yöndeki bir harekâtı engellemek için Esed rejimi YPG ile olan iş birliğini daha da fazla geliştirecektir. Ancak bu çabasında başarısız olduğu durumda, ise Esed rejimi YPG ile olan ilişkisini baştan ele almak zorunda olacaktır.

Giriş

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile Suriye Milli Ordusu (SMO), Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH); Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH) ve Barış Pınarı Harekâtı (BPH) ile kritik öneme sahip bölgeleri zaman içinde DEAŞ ve YPG’den arındırmış ve bu sayede güvenli bir alan inşa etmiştir. Ancak TSK’nın yine SMO ile birlikte icra ettiği Bahar Kalkanı Harekâtı (BKH) yani İdlib bölgesinde bulunan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), güvenli bölgede kurulmak istenen düzen ve dengeyi tehdit edilmektedir. HTŞ’nin dört aylık süre zarfında iki kez Afrin’e girmesi, Türkiye’nin Suriye politikasını da doğrudan tehdit etmektedir. Çünkü bilindiği gibi HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM); ABD, Rusya, Avrupa Birliği (AB), İngiltere ve Türkiye’de bir terör örgütü(1) olarak kabul edilmektedir. HTŞ’nin güvenli bölgeye girmesi demek, terörden temizlenen bölgeye başka bir terör örgütünün girmesi anlamına gelecektir. HTŞ bu iki denemede de önce Afrin’e girmeyi başarmış olsa da daha sonra tekrar İdlib’e geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu rapor, HTŞ’nin Afrin’e girme ve çıkarılma süreçlerinin altında yatan temel ittifak kurma ve ittifak oluşturma başarılarına odaklanmakla birlikte genel itibariyle HTŞ’nin iki deneme girişimini ele alacaktır. HTŞ’nin başarısız girişimleri sonrası alınan önlemlerden ve alınan yeni kararlardan bahsedilecektir. Daha sonra ise HTŞ’nin genişleme arzusu ve genişleme stratejisinin temelini oluşturan bölgesel liderlik modeli ile HTŞ’ye karşı direnen SMO’ya bağlı Cephe Şamiye grubunun yerel liderlik modeli ele alınacaktır. Nitekim HTŞ’nin Afrin’e girişi aynı zamanda bu iki modelin de birbiriyle çatışmasıdır. Süreç ve sürece yol açan iki modelin çatışmasının ortaya konulmasının ardından sonuç olarak üç aşamalı bir yol haritası önerisinde bulunacaktır. Söz konusu yol haritası ilk aşamada acil önlemlere odaklanacaktır. İkinci aşamada ise SMO’nun saha kontrolünün yeniden yapılandırılması için öneriler sunacak ve son aşama için İdlib’e odaklanma ve genişleme için temel fırsatlar ortaya konacaktır.

HTŞ’nin Afrin’e Girme ve Çıkarılma Süreçleri

İdlib bölgesinde bulunan ve bölgenin kontrolünü tümüyle elinde tutan HTŞ’nin Afrin’e dönük iki ayrı girişimi olmuştur. Bu iki deneme benzer özellikler taşırken, ikincisi ilkine göre daha hazırlıklı ve daha kapsamlı olmuştur ancak Türkiye’nin müdahalesi sonucunda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. HTŞ’nin sözüm ona bu iki denemesini ele almadan önce, evvela onun Afrin’e yönelik hamlelerini mümkün kılan iki dinamiği ele almak gerekir. Her ne kadar bu yazıda HTŞ’nin Afrin’e girmesini mümkün kılan yapısal, sosyolojik ve ekonomik dinamikler ele alınmasa da HTŞ’nin bu denemelerini mümkün kılan ittifak kurma ve ittifak oluşturma başarılarına değinmek gerekecektir.

HTŞ’nin birinci başarısı, Ekim 2020 tarihinde İdlib’teki eski rakibi olan Ahrar el Şam grubu içerisinde kendisi ile işbirliği içerisindeki bir kanadın darbe gerçekleştirmesi olmuştur(2). HTŞ’nin bu darbe girişimine karşı Ahrar el Şam’ın liderliği direnmiş ve darbeyi başarılı bir şekilde püskürtmüş olsa da daha sonra darbeciler ile liderlik arasındaki arabulucuk görüşmelerinde yeni bir liderlik ortaya çıkmıştır(3). Yeni liderliğin bir uzlaşı sonucunda meydana gelmesi ve HTŞ’nin devam eden desteği sayesinde, darbeci kanat zamanla eski liderliği tasfiye etmeyi büyük ölçüde başarmıştır. HTŞ’nin bu başarısı ile SMO bünyesinde yer alan Ahrar el Şam fiilen HTŞ’nin vekil unsuru haline gelmiştir. Ahrar el Şam’ın hem ZDH hem de FKH bölgesinde varlık göstermesi burada HTŞ için yeni bir fırsat penceresi oluşturmuştur. FKH ve ZDH bölgesindeki Ahrar el Şam yapılanması resmi olarak Cephe Şamiye grubunun bir parçası olarak hareket etse de HTŞ’nin sonradan başarılı darbesi sonucunda Ahrar el Şam ile Cephe Şamiye arasında gerilim yaşanmaya başlanmıştır. Bu gerilim HTŞ’nin Afrin’e ilk girişine yol açmıştır.(4)

HTŞ’nin ikinci başarısı da onun ikinci kez Afrin’e girmesinin önünü açmıştır. Bu başarı, SMO içerisinde izole edilen Sultan Süleyman Şah Tümeni olmuştur. Şöyle ki; Cephe Şamiye korumasında Afrin bölgesinde bir komite kurulmuştur. Komite Afrin bölgesindeki sivillerin haklarını ve mallarını korumakla görevlendirilmiştir(5). Komitenin ciddi başarıları sonrasında, Afrin’in Şeyh Hadid nahiyesinde bulunan Sultan Süleyman Şah Tümeni ve lideri Ebu Emşe hakkında şikâyetler olmuştur. Komite bu şikâyetler üzerine harekete geçmiş ve Sultan Süleyman Şah Tümeni’nin de kabul ettiği bir mahkeme kurmuştur. Mahkemenin şikâyetleri ve savunmayı dinlemesi sonrasında kararı Ebu Emşe’nin tüm görevlerinden alınması ve Afrin’e tekrar dönmesinin geçici olarak yasaklanması olmuştur. Bu mahkeme kararı hiçbir zaman uygulanmamış olsa da Sultan Süleyman Şah Tümeni ve liderliği bir hayatta kalma tehditi algılamıştır.(6) Bunu fırsat bilen HTŞ ise Sultan Süleyman Şah Tümeni ile ilişki kurmaya odaklanmış ve görüşmelere başlamıştır. Bu bağlamda HTŞ’nin önemli figürlerinden Cihad İssa el Şeyh önemli bir rol oynamıştır.(7)

İlk Deneme

Ahrar el Şam içerisinde yaşanan darbenin ardından, grubun HTŞ’nin etki alanına girmesi ile Ahrar el Şam’ın Cephe Şamiye’ye bağlı FKH, ZDH ve BPH bölgelerindeki yapısı ile Cephe Şamiye arasında gerilim yaşanmaya başlanmış ve Ahrar el Şam’ın Doğu kanadı Cephe Şamiye’den ayrılma kararı almıştır. Bu kararı kabul etmeyen Cephe Şamiye, süreci mahkemeye götürmüş ve Ahrar el Şam’ın ağır silahlarını teslim etmesini talep etmiştir. Bunun ardından iki taraf arasında çatışma yaşanmıştır.

FKH ve ZDH bölgesinde Ahrar el Şam ile Cephe Şamiye arasında yaşanan çatışmalarda Cephe Şamiye üstünlüğü ele geçirmiştir. Bunun üzerine İdlib bölgesinden Ahrar el Şam birlikleri ve HTŞ’nin Afrin’e girmesi sonucunda Afrin’in tüm güney hattı Ahrar el Şam ve HTŞ kontrolüne geçmiştir. SMO grupları HTŞ ve Ahrar el Şam’a karşı direnmezken, daha sonra yapılan anlaşma gereğince HTŞ ve İdlib’teki Ahrar el Şam birlikleri İdlib’e geri dönmüş ve ele geçirdikleri bölgeleri Cephe Şamiye’ye teslim etmiştir. Buna karşılık Cephe Şamiye de Ahrar el Şam’dan ele geçirdiği bölgeleri teslim etmiştir.

İkinci Deneme

Cephe Şamiye ile Hamza Tümeni ve Sultan Süleyman Şah Tümeni arasında yaşanan gerilimde HTŞ Hamza Tümeni ve Sultan Süleyman Şah Tümeni ikilisinin yanında yer almıştır. Yine SMO’ya bağlı Ceyş el İslam’ın da desteğini yanına alan Cephe Şamiye, El Bab hattında Hamza Tümeni ve Ahrar el Şam’a karşı üstünlük elde etmiş ve bölgedeki kontrol alanını genişletmiştir. Ancak askeri denge HTŞ’nin İdlib’ten Afrin’e girmesi ile Cephe Şamiye aleyhine değişmiştir.

 

Şekil 1 HTŞ'nin Afrin bölgesindeki ilerleyişi

HTŞ, Hamza Tümeni’nin kontrol ettiği Gazaviya bölgesinden ZDH bölgesine giriş yapmıştır ve burada Hamza Tümeni’nin yanında yer almıştır. Buna ilaveten, batı yakasında Deyr Balu bölgesinden de ZDH bölgesine giriş yapmıştır. Geçiş kapısını kontrol eden Feylak el Şam grubu dört ay önce olduğu gibi çatışmasız bir şekilde geri çekilmiştir. HTŞ’nin Deyr Balu üzerinden Cinderes merkezine doğru ilerlemesi üzerine Cinderes’te bulunan SMO’ya bağlı Bina ve İnşa Hareketi (Ahrar el Şarkiye ve Ceyş el Şarkiye) HTŞ’ye karşı önce direnmiş ama Cinderes içindeki Ahrar el Şam ve eski Nureddin Zengi üyelerinin hareketlenmesi üzerine HTŞ üstünlüğü ele geçirmiştir.

Cinderes HTŞ’nin kontrolüne girerken, kuzeyde Afrin bölgesindeki bir diğer ilçe olan Mabatlı’da ise Sultan Süleyman Şah ile Cephe Şamiye arasındaki çatışmalar sonucunda Sultan Süleyman Şah bölgeyi kontrol altına almıştır. Bu gelişmeler sonucunda SMO’ya bağlı Muattasım Tümeni de Cephe Şamiye’nin yanında yer almış ve destek göndermiştir.(8)

Afrin kentinde bulunan Şam Cephesi güneyden HTŞ ve Hamza Tümeni, kuzeybatıdan Sultan Süleyman Şah Tümeni ve batıdan HTŞ ile Ahrar el Şam tarafından kısmen kuşatılmıştır. Çatışmaların Afrin kentine dayanması ile HTŞ, Cephe Şamiye’ye mühlet vermiş ve çatışmasız bir şekilde geri çekilmesini talep etmiştir. Mühletin bitmesi ile Cephe Şamiye çatışmadan Afrin’den Azez’e doğru geri çekilmiştir. Tüm bunların sonucunda HTŞ nihayet Afrin kentine girmiştir.

Bir önceki denemenin aksine bu sefer HTŞ tüm birimleri ile beraber gelmiş ve Afrin kentinde kalıcı olmayı hedeflediğini göstermiştir. HTŞ’nin kurduğu Suriye Kurtuluş Hükümeti’ne bağlı güvenlik güçleri Afrin kentindeki güvenliği de devralmıştır. Afrin’deki etki alanının kurulmasının ardından HTŞ Azez’e doğru harekete geçmiş ve Cephe Şamiye ile Kafr Cenne hattında şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Çatışmalar zaman zaman müzakereler ve anlaşmalar için durdurulsa da kalıcı bir anlaşma sağlanamamış ve HTŞ’nin tüm SMO’nun HTŞ ile beraber bir çatı yapılanma altında koordine olması ve bölgedeki kurumların Kurtuluş Hükümeti’ne devredilmesi yönündeki talebi reddedilmiştir.

Cephe Şamiye’nin Kafr Cenne’deki ciddi direnişin HTŞ tarafından kırılması ile eş zamanlı olarak Türkiye harekete geçmiştir ve HTŞ’ye ültimatom verilmiştir. Türkiye’nin ültimatomu sonrasında, çatışmalar durmuş ve HTŞ tamamen İdlib’e geri çekilmiştir. Türkiye’nin doğrudan devreye girmesi ile HTŞ hiçbir kazanım elde edemeden Afrin’den çıkmak zorunda kalmıştır.(9)

Alınan Önlemler ve Yeni Kararlar

HTŞ’nin Afrin’den çıkarılmasının ardından, SMO içerisinde bazı değişiklikler olmuştur ve bu hadisenin tekrar yaşanmasını önleyecek bazı önlemler alınmıştır. Şöyle ki, fiziki olarak HTŞ’nin tekrar İdlib’ten Afrin’e gelmesini zorlaştırmak adına, TSK geçiş noktalarına beton bloklar yerleştirmiş ve geçiş noktalarını daha güvenli hale getirmiştir. Ayrıca Middle East Eye’ye konuşan Türk yetkililerinin yaptığı açıklamalara göre SMO’nun yeniden yapılandırılarak bir merkezi yapıya kavuşturulması kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda SMO askerlerinin şehirlerden çıkması ve şehirdeki güvenliği Sivil ve Askeri Polis’e devretmesi öngörülmüştür.(10)

Suriyeli medya organları üzerinden kamuoyuna yansıyan iddialara göre, Türk yetkilileri SMO komutanları ile bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantı sonucunda HTŞ ile beraber hareket eden Sultan Süleyman Şah Tümeni ile Hamza Tümeni cezaya çarptırılmıştır. Cezanın ne olduğu basına yansımamıştır. Ayrıca SMO’daki grupların üçlü bir yapı içerisinde yeniden yapılandırılması kararlaştırılmış ve SMO askerlerinin şehirlerden çıkması ve güvenliği polis güçlerine devretmesi üzerinde mutabık kalınmıştır. İddiaya göre, toplantının ardından SMO grupları ile iletişimin Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığı üzerinden kurulacağı da ifade edilmiştir.(11) Her ne kadar bu iddialar kesin olarak teyit edilemese de önemli ipuçları vermektedir.

13 Kasım 2022 tarihinde basına yansıyan bilgilere göre SMO grupları tekrar üç kolordu düzeninde yeniden örgütlenmiştir. Birinci kolorduda Ceyş el Şarkiye, Ahrar el Şarkiye, Vakkas Tugayı, Fatih Sultan Mehmet Tugayı, Semerkand Tugayı, Ceyş el Nukba, 20. Tümen, Sukur el Şam ve 113. Tümen bulunmaktadır. İkinci kolordu ise Sultan Murad Tümeni, Mutassım Tümeni, Hamza Tümeni, Feylak el Rahman, Sultan Melikşah Tümeni, Sukur el Şimal, Muntassır Billah Tugayı, Suvar el Şam, Liva el Şimal, 9. Tümen, Feylak el Şam (Kuzey Grubu), 112. Tümen ve Sultan Süleyman Şah Tümeni’nden oluşmaktadır. Üçüncü kolorduda ise Cephe Şamiye, Ceyş el İslam, Feylak el Mecid, 51. Tümen ve Liva el Selam yer almaktadır.(12)

HTŞ’nin Afrin’e girmesinin ardından yaşanan diğer önemli bir gelişme ise Ahrar el Şam içerisinde yaşanmıştır. Ahrar el Şam’a bağlı alt gruplar ortak bildiri yayınlayarak mevcut liderliği reddetmiş ve Amir el Şeyh (Ebu Ubeyde) yerine Ebu Süleyman el Hamavi’nin atandığını ilan etmişlerdir. HTŞ’ye yakın darbeci ekip bu açıklamayı reddetmiş ve Ahrar el Şam içerisinde bir bölünme süreci başlamıştır. Ahrar el Şam’ın merkezi ve eğitimli askeri yapılarının çoğu Ebu Süleyman el Hamavi’yi desteklemiştir.(13)

Çarpışan İki Liderlik Modeli: HTŞ vs Cephe Şamiye

HTŞ’nin Afrin’e girme ve yerleşme denemeleri aslında Suriye’nin kuzeybatısında birbiri ile çarpışan iki liderlik modelinin de bir çatışmasıdır. HTŞ’nin Afrin’de Sultan Murad Tümeni değil de, neden Cephe Şamiye’yi hedef tahtasına koyduğu bir tesadüf değildir. Nitekim HTŞ’nin bölgesel liderlik modeli İdlib bölgesinde başarılı olmuştur ve fakat hayatta kalması için yeterli değildir. HTŞ hayatta kalmak için bu modeli ZDH ve FKH bölgesine yaymak istemektedir. Ancak ZDH ve FKH bölgelerinde HTŞ’ye alternatif bir yerel liderlik modeli olan Cephe Şamiye bulunmaktadır. HTŞ’nin aksine, Cephe Şamiye bu liderlik modelini uygulamayı daha başaramamıştır ve liderlik modelini HTŞ gibi diğer bölgelere – yani İdlib’e – yayma gibi bir stratejisi bulunmamaktadır.

HTŞ’nin Bölgesel Liderlik Modeli

El Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi’nden, El Kaide’den ayrılıp kurduğu Şam’ın Fethi Cephesi ve sonrasında oluşturulan HTŞ’ye varan süreç hakkında yayınlanan birkaç kapsamlı Türkçe rapor bulunmaktadır. Bunların arasında belki de en kapsamlısı Can Acun, Bünyamin Keskin ve Bilal Salaymeh’in yazdığı “El Kaide’den HTŞ’ye: Nusra Cephesi” isimli rapordur.(14) Bu rapora atıf verilerek, HTŞ’nin yaşadığı dönüşüm sürecinden ziyade, HTŞ’nin İdlib’te ortaya koyduğu bölgesel liderlik modeli ve bu modelin neden genişlemeye muhtaç olduğu ele alınacaktır.

HTŞ İdlib’te hâkim unsur olması ve BKH ile İdlib’in belirli bir sükûnete erişmesi sonrasında, yeni bir liderlik modeli ortaya koymuştur. Bu modelde, İdlib bölgesi yeniden tasarlanmıştır. Ocak-Şubat 2020 döneminde İdlib bölgesinde yaşanan askeri gelişmeler, HTŞ’nin Suriye için o güne kadar uyguladığı strateji ile hayatta kalmasının mümkün olmayacağını göstermiştir. Türkiye’nin müdahalesi olmasaydı, İdlib bölgesinde Esed rejimi askeri bir galibiyet elde edecek ve bölgede büyük bir insani dram ve yeni bir mülteci dalgası yaşanacaktı. Türkiye’nin müdahalesi sonucunda İdlib bölgesi görece sakinleşmiştir ve o günden bu güne cephe hatları ve toprak kontrolü sabit kalmıştır. HTŞ ise bu fırsatı yeni ama eski bir amaç için kullanmaya odaklanmıştır: Terör listesinden çıkmak.

HTŞ’nin liderliği terör listesinde kalmasının sürdürülemez olduğunu anladığı için sekiz katmanlı bir strateji izlemiştir:

  1. İdlib bölgesindeki tüm yabancı uyruklu askeri yapıları ya kendi bünyesine katmıştır veya onları adım adım tasfiye etmiştir.

  2. İdlib bölgesi için varılan Türkiye ile Rusya arasındaki mutabakatlara genel olarak uymuştur ve oyun bozucu bir rol oynamamıştır.

  3. Uluslararası medyaya yönelik yeni bir PR (halkla ilişkiler) çalışması başlatmıştır. HTŞ lideri askeri üniformayı veya dini temellere dayanan kıyafetleri çıkararak takım elbise giymiştir.

  4. İdlib bölgesinde gerçekleştirilen Amerikan SİHA saldırıları için susma politikası izlemiştir. Teyit edilemese de HTŞ’nin ABD’ye istihbarı destek verdiği iddia edilmiştir.

  5. İdlib bölgesindeki yönetim ve güvenlik yapılanması yeniden düzenlenmiş, bu durum, HTŞ’nin kurduğu Suriye Kurtuluş Hükümeti üzerinden tasarlanmıştır. Bu hükümet sivil görünümlü bir muhtevaya sahiptir.

  6. İdlib bölgesinde HTŞ’nin kurduğu Suriye Kurtuluş Hükümeti’ne bağlı olmayan tüm güvenlik unsurları, yerel meclisler ve diğer tüm yapılar HTŞ tarafından yasaklanmış, tasfiye edilmiş veya yeni sivil hükümete bağlanmıştır.

  7. İdlib bölgesinde bulunan ve resmi olarak SMO’ya bağlı olan meşru Suriye muhalefeti yapılanması ve Ulusal Kurtuluş Cephesi ortak askeri operasyon odası içerisinde ilişki kurmuş ve bu ilişki kapsamında cephe hatlarındaki askeri unsurlar yeniden düzenlenmiştir. HTŞ, İdlib bölgesinin içerisinde diğer askeri grupların kontrol noktası kurmasına izin vermezken, gelinen noktada cephe hatlarının 4’te 3’ü SMO’ya bağlı Ulusal Kurtuluş Cephesi bünyesindeki gruplarca tutulmaktadır.

  8. HTŞ, İdlib bölgesindeki STK’lar; medya organları, aşiretler ve diğer tüm toplumsal bileşenler ile ilişki kurmuş ve bu ilişkileri güçlendirmeye odaklanmıştır.

HTŞ’nin bu sekiz katmanlı stratejisi sonucunda ümit ettiğinin aksine terör örgütü listesinden çıkmayı başaramamıştır. Crisis Group’un yazdığı raporlar(15) ve PBS’in yayınladığı röportaj(16) sonucunda bu yönde ABD’den ciddi bir beklentiye sahip olan HTŞ, tabiri caizse beklemekle kalmıştır. Hatta ABD’nin Hazine Bakanlığı’nın yayınladığı tweet(17)  ile “takım elbiseli de olsa terörist teröristtir” iması, ABD’nin bu yönde bir adım atmayacağını göstermiştir.

Terör örgütü listesinden çıkmak için sekiz katmanlı strateji başarısız olunca, HTŞ’ye üç farklı yol kalmıştır. Birinci yol tekrar terör örgütü gibi hareket edip, listeden çıkma gayretini sonlandırmaktır. İkinci yol ise HTŞ’nin kendisini lağvedip, HTŞ üyelerinin Suriye muhalefeti içerisinde eriyip gitmesidir. Üçüncü yol ise, HTŞ’nin topraksal hâkimiyetini genişletmesidir. HTŞ’nin Afrin’e girmesi bu bağlamda okunmalıdır.

HTŞ tüm Suriye muhalefetini kendi hegemonyası altında toplayıp, onları Türkiye’den ayrıştırmak istemektedir. Türkiye’nin yeni bir göç hareketlenmesini kaldıramayacağını düşündüğünden, Suriye’den çekilemeyeceğini değerlendirmektedir. Böylelikle HTŞ sahada tam hâkim olup, Suriye muhalefetini yutmayı ve Türk askerini kendine kalkan yapmayı hedeflemektedir. Türkiye’yi kendisine mahkûm edip, Türkiye üzerinden kendisini uluslararası alanda meşrulaştırmayı arzulamaktadır.

Cephe Şamiye’nin Yerel Liderlik Modeli

SMO’daki tüm gruplar arasındaki en büyüğü Cephe Şamiye’dir. Cephe Şamiye tarihsel olarak Halep’e giren ve Halep’in yarısını kontrol altına alan bir ÖSO grubu olan Liva el Tevhid’in devamıdır. Cephe Şamiye’nin merkezi Azez’dir ve grup bir sosyolojik tabana oturmaktadır. Örneğin Ahrar el Şarkiye Deyr ez-Zor tabanını temsil ederken, Cephe Şamiye Halep sosyolojisini temsil etmektedir. Yapısal anlamda birçok SMO grubundan farklıdır. Grubun temel karar alıcı mekanizması Şura heyetidir ve grup kendisine özgü ekonomik kaynaklara sahiptir. Aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinde bir çekim merkezi haline gelmiştir. Nitekim savaş öncesi nüfusu 2004 nüfus sayımına göre 31,623 olan Azez kentinin YPG ile olan cephe hattına yakın olmasına rağmen an itibariyle 400 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Özünde Arap olan Cephe Şamiye ZDH ile birlikte Suriyeli Kürtlere de açılım yapmıştır ve kendi bünyesinde birçok üst düzey Kürt komutanı barındırmaktadır. Ayrıca kendisini Suriyeli Kürtlerin koruyucusu olarak da konumlandıran Cephe Şamiye, Afrin bölgesinde bir komite üzerinden sivillerin haklarını teslim eden ve onlar için diğer SMO gruplarını karşısına almaya razı olan bir imaj çizmektedir.

Cephe Şamiye kendisine özgü bir sosyoloji, sağlam yönetici kadrosu ve ekonomik gelirleri bakımından 2016-2017 dönemindeki El Nusra Cephesi ile benzer özellikler taşımaktadır. Nasıl ki o dönem HTŞ’ye evrilecek Nusra Cephesi adım adım kendine rakip güçleri tasfiye edip kontrol alanını genişletmeye çalışmışsa, günümüzde de Cephe Şamiye benzer bir yol izlemektedir. Ancak HTŞ’nin aksine Cephe Şamiye’nin bu çabaları üç açıdan farklılaşmaktadır.

HTŞ’nin aksine Cephe Şamiye rakiplerini koruyabilecek bir askeri gücün dışsal faktör olarak müdahalesine açıktır. İdlib bölgesinde bulunan HTŞ doğrudan müdahale ederek Cephe Şamiye’nin önünü kesmiştir. HTŞ’nin müdahalesine dek, her iki seferde de Cephe Şamiye rakipleri karşısında askeri olarak üstünlük sağlamıştır.

Cephe Şamiye’nin farklılaştığı ikinci nokta ise HTŞ’nin aksine bölgesel bir liderlik modeli değil, yerel bir liderlik modelini benimsemesidir. Cephe Şamiye’nin amacı HTŞ’nin aksine yeni kurumlar inşa etmek ve onlar üzerinden tahakküm kurmak değildir. Cephe Şamiye’nin amacı diğer SMO grupları üzerinde tahakküm kurarak mevcut kurumları bölgede hâkim kılmaktır. Bunu yaparken de mevcut kurumlar içerisinde en etkin yapı olmayı ve fakat yerel dinamiklere göre de esneklik göstermeyi arzulamaktadır. Cephe Şamiye meşru Suriye muhalefetine bağlı kurumları kendi liderliği altında etkin kılmak ve idame etmek istemektedir.

HTŞ hâkim güç olarak üsten aşağıya İdlib bölgesinde Kurtuluş Hükümeti ismi altında bir yönetim inşa etmiştir. Cephe Şamiye ise, hâkim güç olarak alttan mevcut kurumları yönlendirmek ve etkin kılmak istemektedir.

Yerel liderlik modelinin farklılaştığı son nokta ise, Cephe Şamiye’nin ve mevcut kurumların hiç birinin terör örgütü listesinde olmamasıdır. Terör örgütü listesinde bulunma gibi bir sorun olmadığından, HTŞ’nin aksine eline geçen her imkânda teritoryal olarak tüm Suriye’ye yayılmayı arzu eden bir model yerine, Türkiye’nin imkân tanıdığı ölçüde genişleyebilecek bir liderlik modeli benimsemektedir.

Sonuç: Üç Aşamalı Yol Haritası

HTŞ’nin Afrin’e girmesinin Türkiye’nin Suriye politikası için oluşturduğu tehdidin iki önemli göstergesi Rusya’nın düzenlediği hava saldırıları(18) ve ABD’nin yayınlamış olduğu beyanat(19) olmuştur. Söz konusu gelişmeler ve sahada çatışan iki farklı liderlik modeli göz önünde bulundurularak üç aşamalı bir yol haritası benimsenmelidir.

Birinci Aşama: Acil Önlemler

Sahadaki gelişmeler ışığında HTŞ’nin tekrar Afrin’e girme tehlikesini bertaraf etmek için acil önlemler alınması gerektiği görülmüştür. Nitekim basına yansıyan haberlere göre, bu yönde bir gelişme olduğu anlaşılmaktadır. İdlib ile Afrin arasındaki geçişin tahkim edilmesi, SMO’nun şehirlerden çıkması, SMO’nun üçlü bir yapıda yeniden organize olması ve SMO grupları ile iletişimin bundan böyle Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığı üzerinden sürdürülmesi doğru kararlardır ve mutlak surette uygulanmalıdır. Ancak yeterli değildir. HTŞ’nin Afrin’e tekrar girmesinin önüne geçmek adına İdlib ile Afrin arasındaki geçiş noktalarını kontrol eden Feylak el Şam grubu bölgeden geri çekilmelidir ve bölgenin kontrolü başka bir yapıya teslim edilmelidir. Nitekim Feylak el Şam her iki denemede de HTŞ’ye mukavemet göstermeden HTŞ’nin geçişine izin vermiştir. Feylak el Şam’ın bu tutumunu eleştirmek yanlış olacaktır. HTŞ’yi engellememesi doğal bir tutumdur. Çünkü Feylak el Şam’ın asıl askeri varlığı İdlib bölgesindedir ve oradaki varlığını HTŞ’yi engellemek adına tehdit altına sokmasını beklememek gerekir.

Geçiş noktaları, Fatih Sultan Mehmet Tugayı’na ve/veya Ceyş el Nukba’ya devredilebilir. Sebebi, TSK ile kurmuş olduğu özel angajman ve yapısı itibariyle kimseyi rahatsız etmeyecek tarafsız bir tutum benimsemesidir. Aynı zamanda da HTŞ’nin tekrar Afrin’e girmesini engelleyecek iradeyi de gösterme potansiyelini taşıyor olmasıdır. Ancak böylesi bir girişimin tekrarlanması halinde Fatih Sultan Mehmet Tugayı ve Ceyş el Nukba sayısal anlamda yetersiz kalacaktır. Fatih Sultan Mehmet Tugayı’nın gerekli kapasiteye ulaşması için Ürdün’ün 2018 öncesinde sınır muhafızlığı için Ceyş Ahrar el Aşair ve Ceyş el Sünne ile kurduğu model örnek alınabilir(20) Bu modelde, iki grup Ürdün sınırını korumak karşılığında Ürdün’deki MOC operasyon odasından özel finansal ve maddi yardımlar almaktaydı.

Acil önlemler bağlamında gerekli diğer önemli bir adım ise Sultan Süleyman Şah Tümeni’nin izolasyon sorununu çözmektir. Bu bağlamda iki farklı alternatif bulunmaktadır. Birincisi Sultan Süleyman Şah Tümeni’nin mevcudiyetinin devam edeceğine ikna olmasını sağlayacak gerekli garantilerin ve gerekli uzlaşıların sağlanmasıdır. Böylelikle grup kendisini güvende hissedecek ve HTŞ ile olan ilişkisini sonlandıracaktır. İkinci alternatif ise Sultan Süleyman Şah Tümeni’ne yönelik mahkeme sürecinin tekrar başlatılması olabilir. Bu sayede de mahkeme kararı uygulanır ve mevcut bilinmezlik son bulur.

Son olarak SMO grupları arasında potansiyel ekonomik temelli çatışmaları ve ihtilafları en aza indirmek adına, Türkiye ile olan sınır kapılarında olduğu gibi Suriye’nin içerisindeki geçiş noktalarından da elde edilen finansal gelirin merkezi bir havuzda toplanması sağlanmalıdır.

İkinci Aşama: SMO’nun Saha Kontrolünün Tekrar Yapılandırılması

HTŞ’nin Afrin’e girebilmesinin temelinde iki sebep yatmaktadır. Birinci sebep Cephe Şamiye’nin yerel liderlik modelidir. İkinci sebep ise SMO gruplarının tek bir merkezi otoriteye sahip olmamasıdır. HTŞ, SMO grupları arasındaki ihtilafları ustaca kullanarak iki defa Afrin’e girmeyi başarmıştır. HTŞ’ye karşı SMO’nun gösterdiği bu zafiyeti ortadan kaldırmak için iki yöntem bulunmaktadır.

Birincisi, Cephe Şamiye’nin yerel liderlik modelini uygulama koymak ve böylelikle SMO’yu Cephe Şamiye etrafında dönen ve Cephe Şamiye’nin liderlik ettiği merkezi bir yapılanmaya dönüştürmektir. Cephe Şamiye’nin bu modeli uygulaması için HTŞ’nin Afrin’e tekrar girebilmesi engellenmeli ve yerel liderlik modelinin hızlıca uygulamaya konulmasının önü açılmalıdır. Bu durumda, Cephe Şamiye’nin yerel liderlik modeline karşı çıkan SMO gruplarının ve liderlerinin Cephe Şamiye tarafından tasfiye edilmesi ve geçiş için bazı iç çatışmaların yaşanması öngörülebilir.

İkinci yöntem ise SMO gruplarının saha kontrolünün tekrar yapılandırılmasıdır. Mevcut durumda SMO’da gruplar seviyesinde dahi bir teritoryal bütünlük yoktur. Örneğin, Sultan Murad Tümeni, Çobanbey-Gandura; Bülbül, El Bab, Afrin ve Rasulayn hattında varlık göstermektedir. Bunlar arasında hiçbir bağlantı noktası ve teritoryal bütünlük bulunmamaktadır. SMO gruplarının saha kontrolü belirli alanlarda bütünleştirilebilir. Örneğin SMO gruplarını üçlü bir yapıya kavuşturup, birinci yapı Afrin ve Azez hattını; ikinci yapı Çobanbey, El Bab ve Cerablus üçgenini ve üçüncü yapı da BPH bölgesinin tamamını kontrol edebilir. Böylelikle hâkimiyet alanında bir bütünlük olur ve SMO grupları arasındaki çatışma ve ihtilaf dinamiği en aza indirilir. Hâkimiyet alanı gerektiği takdirde daha da fazla sayıya bölünebilir ve benzer sonuçlar elde edilir.

Üçüncü Aşama: İdlib’e Odaklanma ve Genişleme

Acil önlemlerin alınması ve SMO’nun saha kontrolünün tekrar yapılandırılması sonrasında üçüncü adım ise HTŞ ile SMO arasındaki dinamiği tersine çevirmek olmalıdır. Üçüncü aşamada, HTŞ’nin Afrin’e girme çabası yerine, SMO’nun İdlib’e odaklanması ve buraya doğru genişlemesi konuşulmalıdır. Bu bağlamda FKH, ZDH ve BPH bölgelerindeki yeni düzen ile elde edilen başarıların ardından bu modeli İdlib’e doğru SMO’ya bağlı Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı gruplar üzerinden tekrar canlandırmanın üzerinde çalışılmalıdır. Bununla beraber, HTŞ’nin SMO’ya yaptığına benzer şekilde HTŞ içindeki yapılar ile iletişim kurup HTŞ’nin bölünmesi ve kendisini lağvetmesi için bazı adımlar atılmalıdır. Nitekim HTŞ'nin hayatta kalması için var olan ve yukarıda bahsedilen üç yoldan geriye sadece kendisini lağvetme veya tekrar terör faaliyetlerine dönme opsiyonları kalacaktır ve bu değerlendirilmesi gereken bir fırsat olacaktır.


([1]) Aaron Y. Zelin, “Why Is It So Difficult to Get Off a Terrorist List?”, 3 Haziran 2022, Washington Institute, http://bit.ly/3AfZRAG (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(2) Ömer Özkizilcik ve Ömer Behram Özdemir, “Ahrar el Şam’da “darbe girişimi” ve olası senaryolar”, 22 Ekim 2020, Suriye Gündemi, http://bit.ly/3TBBUdU (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(3) Ömer Behram Özdemir, “Ahrar el Şam’da Yeni Komuta Konseyi”, 3 Mayıs 2021, Suriye Gündemi, http://bit.ly/3UBeIO0 (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(4) Ömer Özkizilcik, “HTŞ’nin Afrin’e girmesi Türkiye’nin Suriye politikasını tehdit ediyor”, 26 Haziran 2022, Gündeme Dair Herşey, http://bit.ly/3O4qyOp (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(5) Enab Baladi, “عفرين.. “اللجنة المشتركة لرد الحقوق” تنفي انسحاب فصائل عسكرية منها”, 18 Ağustos 2021, http://bit.ly/3O5pV7d (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(6) Walid Al Nofal, “The case of Abu Amsha: How commanders of Turkish-backed factions in northwestern Syria go unpunished”, 4 Nisan 2022, Syria Direct, http://bit.ly/3AgH5sB (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(7) Hassan Ibrahim, “جهاد عيسى الشيخ.. رجل ظل يقود دبلوماسية “تحرير الشام””, 7 Kasım 2022, Enab Baladi, http://bit.ly/3O8MlUT (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(8) Ömer Özkizilcik, “Unutulduğu için büyüyen sorun: HTŞ’nin Afrin’e girmesi”, 13 Ekim 2022, Gündeme Dair Herşey, http://bit.ly/3E3J98y (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(9) Ömer Özkizilcik, “HTŞ’nin Afrin’e girmesi Türkiye’nin Suriye politikasını tehdit ediyor”, 26 Haziran 2022, Gündeme Dair Herşey, http://bit.ly/3O4qyOp (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(10) Levent Kemal ve Ragıp Soylu, “Syria: Turkey to reorganise rebel groups as HTS withdraws from Afrin”, 25 Ekim 2022, Midde East Eye, http://bit.ly/3UEc3TS (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(11) Suriye TV, “تركيا تخطط لدمج فصائل الجيش الوطني السوري ضمن تشكيل موحد بقيادة مركزية”, 26 Ekim 2022, http://bit.ly/3Aif5Ff (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(12) Ayman Abdel Nour, 13 Kasım 2022, Twitter, http://bit.ly/3ExNBOa (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(13) Suriye TV, “عزل قائد حركة أحرار الشام من قبل 5 ألوية واختيار قائد جديد.. ما الأسباب؟”, 8 Kasım 2022, http://bit.ly/3V0gibU (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(14) Can Acun, Bünyamin Keskin ve Bilal Salaymeh, “Rapor: El Kaide’den HTŞ’ye: Nusra Cephesi”, 19 Ekim 2017, SETA, http://bit.ly/3hI2mFs (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(15) Dareen Khalifa ve Noah Bonsey, “In Syria’s Idlib, Washington’s Chance to Reimagine Counter-terrorism”, 3 Şubat 2021, Crisis Group, http://bit.ly/3EA8etq (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(16) Priyanka Boghani, “Syrian Militant and Former Al Qaeda Leader Seeks Wider Acceptance in First Interview with U.S. Journalist”, 2 Nisan 2021, PBS, http://bit.ly/3UCYSTf (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(17) Rewards For Justice, “يا هلا بالجولاني يا وسيم وشو هالبدلة الحلوة. فيك تغير ثوبك لكن انت بتضلك إرهابي. لا تنسى مكافأة الـ ١٠ مليون دولار. ارسل لنا معلوماتك عن الجولاني لتحصل على مكافأة تصل الى 10 ملايين دولار، عبر تلغرام أو سكنال أو واتساب: 0012022941037”, 3 Şubat 2021, Twitter, http://bit.ly/3UF23tA (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(18) Suriye TV, “بعد دخول تحرير الشام. غارات روسيّة على ريف حلب الشمالي”, 16 Ekim 2022, http://bit.ly/3Ex8cSJ (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(19) The Syrian Observer, “U.S. Calls for HTS Withdrawal from Syria’s Afrin”, 19 Ekim 2022, http://bit.ly/3EyGSUs (Erişim Tarihi: 15 Kasım 2022)

(20) Yolande Knell, “Captagon: Jordan’s Underdeclared War Against Syria Drug Traffickers”, 18 Nisan 2022, BBC News, http://bit.ly/3Txj1J3 (Erişim Tarihi:15 Kasım 2022)

 

Giriş

Resmi rakamlara göre her ne kadar dünyadaki en büyük mülteci nüfusunu 7,4 milyon ile Ukrayna vatandaşları oluşturuyor olsa da(1) kayıt dışı Suriyeli mülteciler de hesaba katıldığında dünyadaki en büyük mülteci nüfusunu Suriyeliler oluşturmaktadır. Türkiye, sayısı 3,6 milyonu bulan nüfusu ile Suriyelilere görece en çok ev sahipliği yapan ülke konumundadır(2). Bu noktada Türkiye’yi Lübnan ve Ürdün takip etmektedir. Söz konusu iki ülke de resmi rakamlara göre 1,5 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor görünse de kayıt dışı Suriyeliler ile beraber bu rakamın 2,9 milyonu bulduğu değerlendirilmektedir.

Zaman içinde Türkiye’nin aksine, Lübnan ve Ürdün 2018 yılının sonlarına doğru Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirme yönünde adımlar atmaya başlamış ve Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için bir anlaşma yapmıştır. Özellikle Esed rejiminin ülkenin batısı ile güneyinde askeri kontrolü sağlaması ve iki ülkeye yakın bölgelerdeki cephe çatışmalarının son bulması bu normalleşme sürecini bir bakıma tetiklemiştir. Örneğin Suriye’nin kuzeyinin aksine, Ürdün ve Lübnan’a yakın bölgelerde 2018’in sonundan beri savaş yaşanmamaktadır. Lübnan ve Ürdün’ün Esed rejimi ile yakınlaşmasının ardından 2019; 2020, 2021 ve 2022 yıllarındaki tecrübeler, Suriyeli mültecilerin geri dönüşü hakkında çok önemli bir veri oluşturmaktadır. Nitekim iki ülke Esed rejimi ile yakınlaşarak Suriyeli mültecilerin geri döneceğini beklemiş ve bu yönde de bazı anlaşmalar yapmıştır.

Bu rapor, Lübnan ve Ürdün’deki Suriyeli mülteci nüfusu hakkında sayısal verilere yer verecektir ve iki ülkenin demografik yapısı için mülteci nüfusunun ne anlama geldiğini gösterecektir. Ayrıca iki ülkenin Esed rejimi ile yakınlaşma sürecini ve bu süreçte yapılan anlaşmalara yer verecektir. Bununla beraber, Ürdün ve Lübnan’da yaşayan Suriyeli mültecilerin geri dönüşü hakkında detaylı rakamlara ve bu rakamları açıklayan verilere yer verilecektir. Son olarak bu raporda yer verilen iki ülkenin tecrübelerinin de Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar bağlamında yürütülen tartışmalar için faydalı olacağı değerlendirilmektedir.

Lübnan

Bu raporun yazıldığı tarihte Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, Lübnan’da kayıtlı olan Suriyeli mülteci sayısı 831,053 idi. Söz konusu nüfusun %39’u Beka bölgesinde yaşamaktadır. %27’si ise Kuzey Lübnan’da ikâmet etmektedir. Suriyeli mültecilerin %26’sının ise Beyrut’ta yaşadığı belirtilmektedir. Geriye kalan %11’lik kayıtlı Suriyeli mülteci nüfusu da Güney Lübnan’da yaşamaktadır. Lübnan’ın toplam nüfusunun 6,8 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, ülkedeki kayıtlı Suriyeli mülteciler nüfusun %11’ine tekabül etmektedir. Ülkedeki en yüksek kayıtlı Suriyeli mülteci nüfusuna 1,18 milyon ile Mayıs 2015’te ulaşılmıştır. O günden bu yana Lübnan’daki resmi Suriyeli mülteci sayısı tedricen azalmıştır(3). Resmi verilerdeki bu düşüşün ardındaki temel sebebin Lübnan hükümetinin Mayıs 2015’te Suriyeli mülteciler için kayıt işlemlerini durdurması olduğu değerlendirilmektedir(4). Ayrıca kayıtlı olan Suriyeli mülteciler arasında Avrupa’ya gidenler de bulunmaktadır(5). Lübnan’da bulunan ve Lübnan hükümetinin kayıt etmediği Suriyeliler ile beraber toplam Suriyeli mülteci nüfusunun 1,5 milyon olduğu değerlendirilmektedir(6). Söz konusu 1,5 milyon rakamı Suriyeli mültecileri kayıt etmeyen Lübnan hükümeti tarafından ifade edilmektedir(7). Lübnan hükümetinin açıklamasına göre, ülkedeki Suriyeli mülteciler 33 milyar dolar değerinde bir maliyet oluşturmuştur(8). Ülkede 1,5 milyon Suriyelinin olduğu varsayılırsa, ülkedeki nüfusun %22’sini, yani ülkedeki dört kişiden birini Suriyeli mültecilerin oluşturduğu fark edilecektir. Ayrıca ülkede 480 bin Filistinli mülteci 70 yılı aşkındır burada yaşamaktadır(9). Filistinli mülteciler ile beraber, ülkedeki mülteci nüfusu, toplam nüfusun %29’unu aşmaktadır.

 

Lübnan’daki nüfusun %67,6’sı Müslümandır. Toplam nüfusun %31,9’u Sünni Müslüman; %31’i ise Şii Müslümandır. Geri kalan nüfus Nusayri ve İsmaili Müslümanlar olarak tanımlanmaktadır. Lübnan’daki nüfusun %32,4’u Hristiyan’dır. Söz konusu Hristiyan nüfus arasında en büyük grup Maruni Katolik Hristiyanlarıdır. İkinci büyük grup ise Ortodoks Hristiyanlardır. Ayrıca Ermeni ve Süryani Hristiyanlar da önemli bir yerdedir. Diğer yandan ülkede %4,5 oranında Dürzi yaşamaktadır(10). Ülkeye gelen Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu ise Sünni Müslüman’dır.

Ürdün

Bu raporun yazıldığı tarihte BM verilerine göre, Lübnan’da kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 676,496 idi. Söz konusu nüfusun %29,8’i Amman’da, %25,2’si Mafrag’ta, %20,2’si İrbid’de, %14,6’sı ise Zarka vilayetinde yaşamaktadır. Suriyeli mülteci nüfusundan geriye kalan %10,2’lik kesim ise sırasıyla Balka, Madaba, Caraş, Karak, Maan, Aclun, Akabe ve Tafile vilayetlerinde bulunmaktadır. Ürdün’ün toplam nüfusunun 10,2 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, ülkedeki kayıtlı mülteciler nüfusun %6’sına tekabül etmektedir. Ülkedeki en yüksek Suriyeli mülteci rakamına günümüzde ulaşılmıştır. Şubat 2014’ten bu yana Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin sayıları yavaş ama düzenli bir biçimde artmıştır. Ürdün’deki Suriyeli mülteci nüfusunun %19’u kamplarda yaşamaktadır(11). Kamplarda yaşayan Suriyeli mültecilerin neredeyse tamamı Zatari ve Azrak isimli iki büyük kampta yaşamaktadır(12). Ürdün’deki gerçek Suriyeli mülteci sayısının 1,4 milyon olduğu ve Suriyeli mültecilerin yarısının kayıtlı olmadığı tahmin edilmektedir(13). Ülkede yaşayan Suriyeli mültecilerin, Ürdün için yıllık ortalama 2,5 milyar dolar maliyet oluşturduğu değerlendirilmektedir(14).

 

Lübnan’da bulunan Suriyeli mültecilerin aksine, Ürdün’de yaşayan Suriyeli mülteciler mezhep bakımından Ürdün nüfusu ile benzerlikler göstermektedir. Nitekim Ürdün’ün dini inançlar açısından nispeten homojen bir demografik yapısı bulunmaktadır. Ülkenin neredeyse tamamı Sünni Araplardan oluşmaktadır. Ancak ülkedeki Suriyeli mülteciler, Ürdün’ün 1948 ve 1967 yıllarındaki savaşlardan beri ülkesine kabul ettiği Filistinli mülteci nüfusunun üstüne gelmektedir. Ülkede 50 yılı aşkındır Filistinli mülteciler sorunu devam etmektedir. Resmi rakamlara göre, Ürdün’de 2,3 milyon Filistinli mülteci yaşamaktadır(15). Söz konusu nüfusun 412 bini Ürdün’deki kamplarda yaşamaktadır(16). Ürdün’deki mülteci kampları Suriyeli ve Filistinli mülteciler arasında ayrılmaktadır. Ürdün’deki Filistinli ve Suriyeli mültecilere ilaveten, ülkede Iraklı ‘misafirler’ bulunmaktadır. Ürdün hükümeti Iraklı mültecileri mülteci olarak tanımlamadığı için, Ürdün’deki Iraklı mültecilerin gerçek rakamları tam olarak bilinmemektedir. Ancak bu sayının 150 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir(17) BM kayıtlarında ise 66 bin rakamı verilmektedir(18). Tüm Suriyeli, Filistinli ve Iraklı mülteci rakamların üst tahminleri ele alındığında, bunun Ürdün’deki nüfusun %37,3’sine tekabül ettiği görülmektedir.

Esed ile Yakınlaşma Süreci

Lübnan ve Ürdün hükümetlerinin Esed rejimi ile yakınlaşma sürecini tetikleyen başlıca unsur, Suriye sahasındaki askeri gelişmeler olmuştur. Astana Süreci kapsamında kararlaştırılan dört “gerginliği azaltma bölgesi” bulunmaktaydı(19). Rusya ve İran destekli rejim güçleri 2018 yılında Lübnan sınırına yakın Guta ve Humus’taki iki gerginliği azaltma bölgesi ile Ürdün sınırına yakın mevkideki Dera gerginliği azaltma bölgesinin kontrolünü ele geçirdi(20). Her ne kadar Türkiye sınırına yakın bir bölgede bulunan İdlib’teki gerginliği azaltma bölgesine kontrolü sağlamaya yönelik saldırılar gerçekleşmiş olsa da, Türkiye’nin Bahar Kalkanı Harekâtı ile İdlib bölgesindeki sivil ve muhalif varlığı korunmuş ve saldırılar akamete uğratılmıştır(21).

Esed rejiminin 2018’te elde ettiği askeri başarı sonucunda, Humus(22) ve Guta’daki(23) gerginliği azaltma bölgelerindeki siviller ve silahlı muhalif unsurlar Türkiye sınırına doğru otobüslerle tahliye edildi. Dera bölgesinde ise Rusya garantörlüğünde yerel uzlaşı anlaşmaları yapıldı(24). Yerel uzlaşı anlaşmalarını reddedenler ise Türkiye sınırına doğru otobüslerle tahliye edildi(25).

Söz konusu bu askeri gelişmeler üzerine, Ürdün ve Lübnan sınırına yakın tüm bölgeler Esed rejiminin kontrolüne girmiş oldu ve iki ülke Esed rejimi ile ilişkileri normalleşmeştirme ve yakınlaşma süreçlerini başlattı.

Lübnan

Esed rejiminin askeri kazanımlarını gören Lübnanlı siyasetçiler arasında Suriyeli mültecilerin durumuna ilişkin bir kamplaşma meydana geldi. Hizbullah ve Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’un partisi Özgür Yurtseverler Hareketi Suriyeli mültecilerin ivedilikle Suriye’ye geri gönderilmesini savunmuşlardır(26). Cumhurbaşkanı’nın partisinden olan dönemin Lübnan Dışişleri Bakanı Gebran Bassil ise Şam’daki Esed rejimine çağrıda bulunmuş ve Suriyelilerin geri dönüşü için gerekli şartların oluşturulmasını ve güvencelerin verilmesini talep etmiştir(27). Genellikle Şii ve Hristiyan partiler Suriyeli mültecilerin Lübnan’daki varlığını bir demografik tehdit olarak algılarken Gelecek Hareketi, İlerici Sosyalist Partisi ve Lübnan Kuvvetleri Partisi gibi Sünni siyasi partiler veya Amerikan yanlısı partiler Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesinin kabul edilemeyeceğini ve geri dönüşün gönüllü olması gerektiğini savunmaktaydılar(28). Bunun üzerine dönemin Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü Başkanı General Abbas İbrahim, Esed rejimi ile temaslarda bulunmuş ve mültecilerin geri dönüşü için bir mekanizma üzerinde mutabakat sağlanmıştır(29).

İki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin dünyaya deklare edilmesi ise 2019 yılının başlarında gerçekleşmiştir. Arap Ligi Ekonomik Zirvesi çerçevesinde açıklama yapan dönemin Lübnan Dışişleri Bakanı Gebran Bassil; “[Esed rejimini kast ederek] Suriye toplantımızdaki en büyük eksikliktir. […] Suriye, teröristlerin yerine bizim kollarımızda olmalıdır. […] Suriye’nin geri dönüşü için izin beklememeliyiz ki dışarıdan gelen emirler yüzünden tarihi bir utanca imza atmayalım” demiştir(30).

Lübnan ve aynı zamanda Ürdün’ün Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik somut en önemli proje 2020 yılında zemin kazanan Arap Gaz boru hattıdır. Söz konusu boru hattı ile Mısır gazının Ürdün üzerinden Suriye’ye ve Suriye üzerinden de Lübnan’a aktarılması planlanmaktadır(31). Kasım 2021’de ise Lübnan, Ürdün, Mısır ve Esed rejiminin Enerji Bakanları Ürdün’ün başkenti Amman’da bir araya gelmiştir(32).

Ürdün

Esed rejiminin Dera bölgesindeki askeri başarısının ardından, Ürdün ile olan sınır kapısının tekrar rejim güçlerince kontrol edilmesi, iki ülke arasındaki bağlantı ve irtibatın tekrar oluşmasını da sembolize etmiştir. Nitekim Ekim 2018’te Ürdün resmi olarak sınır kapısını açmıştır(33). Hemen akabinde, Kasım 2018’te Ürdün meclisinden bir heyet Şam’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir ve heyet bizatihi Beşar Esed tarafından kabul edilmiştir(34). Ziyaretin ardından Ürdün’ün Ulaşım Bakanı Esed rejiminin Ulaşım Bakanı’nı Amman’a davet etmiştir(35). 2019 yılında ise Ürdün resmi olarak Şam’a maslahatgüzar atamıştır(36).

Covid-19 pandemisi nedeniyle diplomatik gelişmeler geçici olarak duraklamış olsa da 2021 yılında Ürdün ilişkileri güçlendirmeye devam etmiştir. Ağustos ayında Ürdün kralı CNN’e önemli açıklamalarda bulunmuş ve Suriye’de rejimin değişmeyeceğini, fakat rejimin davranış biçimlerinin değişmesinin mümkün olduğunu vurgulamıştır. Suriyeli mültecilerin geri dönmesi ve rejimin davranış kalıpların değişmesi için en iyi yolun diyalog olduğunu savunmuştur.(37) Bu açıklamaların ardından Esed rejiminin Dışişleri Bakanı ile Ürdün Dışişleri Bakanı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında bir araya gelmiş ve resmi bir görüşme gerçekleştirmiştir(38). Ayrıca Esed rejiminin Savunma Bakanı Ürdün Başkenti Amman’ı ziyaret etmiştir(39). Ürdün ve Suriye arasında 1987’de imzalanan Su Anlaşması’nın tekrar yürürlüğe girmesi de bu süreçte kararlaştırılmıştır(40). Ürdün’ün Esed rejimi ile ilişkileri düzeltmesinin en büyük sembolü ise, Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın Beşar Esed ile telefonda görüşmesi olmuştur(41).

Suriye’ye Geri Dönüş ve Dön(e)meyenler

Lübnan hükümetinin Esed rejimi ile Suriyeli mültecilerin geri dönüşü üzerinde birlikte çalışmaya karar vermesi 2018 yılına ve dönemin Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü Başkanı General Abbas İbrahim’e dayanmaktadır. Başkanın kamuoyuna yaptığı açıklamada, uzunca bir süredir merak edilen Lübnan ile Esed rejimi arasındaki Suriyeli mülteciler için oluşturulan söz konusu geri dönüş mekanizması deklare edilmiştir. Anlaşmaya varılan mekanizma kapsamında, Lübnan hükümeti Esed rejimine Suriyelilerin isim listelerini göndermektedir. Abbas İbrahim tarafından peyderpey gönderilen listeleri inceleyen Esed rejimi, genellikle %90’ının geri dönüşünü onaylarken, ortalama %10’luk bir kesimin geri dönmesini de kabul etmemiştir. Devamındaki süreçte bu %10’luk kesim Esed rejimin tutumu hakkında bilgilendirilmektedir. Açıklamanın yapıldığı dönemde, ilgili mekanizmayla toplamda 25 bin Suriyelinin ülkesine geri döndüğü ifade edilmiştir(42). Lübnan ve Esed rejimi arasındaki bu mekanizma ileriki aylarda Esed rejiminin kendisine ulaşan listelerdeki isimlerin geri dönüşlerini kabul etmemesi üzerine mecburen askıya alınmıştır. Esed rejimi verilen listelerdeki isimleri reddetme gerekçesi olarak evlerinin olduğu bölgelerdeki altyapının yetersiz olduğunu gerekçe göstermiştir(43).

Lübnan’a benzer şekilde, Ürdün de 2018 yılında gayri resmi de olsa Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için Esed rejimi ile bir anlaşma yapmıştır(44). Anlaşmanın detayları tam olarak bilinmese de Lübnan ile Ürdün’ün Esed rejimi ile hayata geçirdiği mekanizmanın benzer bir şekilde işlediği düşünülmektedir.

Ürdün’de yaşayan Suriyeli mültecilerin %86’sı açlık sınırının altında yaşamakta ve ciddi bir gıda sorunu yaşamaktadır(45). Lübnan’da yaşayan Suriyeli mültecilerde bu rakam %90’ın üstüne çıkmaktadır(46). Lübnan’da yaşanan finansal kriz; Beyrut limanındaki patlama, hem Ürdün hem de Lübnan’da Suriyeli mültecilere dönük devam eden baskılar, Covid-19 pandemisi ve Esed rejimi ile yapılan mülteci anlaşmaları… Tüm bunların yer aldığı denklemde Suriye’ye geri dönüşün boyutları ne üzere olmuştur?

Suriye’ye geri dönüş bağlamında BM verileri esas alındığında, 2019’dan bu yana Suriye’ye Lübnan’dan 39,294 ve Ürdün’den 40,764 Suriyeli mülteci geri dönmüştür. Toplamda 80,058 kişi ülkesine geri dönerken, 2019 yılı hesaplanmadığında toplam rakam 27,921’e düşmektedir. Nispeten 2019 yılındaki yüksek geri dönüşün ardından, Suriye’ye geri dönüş rakamları 2019 öncesi dönemin bile altındadır. Nitekim 2016 ile 2019 yılları arasında Lübnan ve Ürdün’den toplam 54,043 mülteci Suriye’ye geri dönmüştür. 2019 yılındaki istisnai durum bir kenara bırakılırsa, Lübnan ve Ürdün hükümetinin Esed rejimi ile anlaşmasından sonra Suriye’ye olan geri dönüşler hızlanmamış, tam aksine yavaşlamıştır(47).

 

Lübnan ve Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin yaşam standartları bu denli kötüyken ve iki ülke de Suriyeli mültecilerin geri dönmesi için Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirmiş olmasına rağmen Suriyeli mülteciler neden ülkelerine geri dönmemektedir? 2019 yılında gerçekleşen görece hızlı geri dönüşün ardından, neden geri dönüşlerde ciddi bir azalma olmuştur?

Suriyeli mültecilerin Lübnan ve Ürdün’e neden geri dönmek istemediğini en iyi açıklayan veri, geri dönenlerin tecrübeleridir. Geri dönenlerin Suriye’deki ekonomik ve güvenlik durumuna ilişkin aktardıkları, doğrusu diğer Suriyeli mülteciler üzerinde de belirleyici olmaktadır. Nitekim Suriye’de ciddi bir yoksulluk vardır ve savaş süresince yıkılan altyapı hâlihazırda zaten az olan nüfus için dahi yetersizdir. Yani, Suriyeli mültecilerin geri dönüşü gerçekleşirse ülkenin altyapısı bunu kaldırmayacaktır. Ayrıca güvenlik açısından devam eden asimetrik savaşın haricinde de asayişi ilgilendiren ciddi sorunlar bulunmaktadır. Esed rejimine bağlı silahlı yapıların mafyavari bir biçimde oluşturdukları gelir ağı ve düzen, bölgede yaşayan tüm sivilleri tehdit etmektedir. Bu yapıların ülkelerine geri dönen Suriyeli mültecileri düşman unsur ve hain olarak değerlendirmesi, geri dönenlerin güvenlik durumunu daha da belirsiz kılmaktadır.

Human Rights Watch’un bu konuya dair yaptığı bir araştırma sonucunda, Suriye’ye geri dönen Suriyelilerin ciddi insan hakları ihlallerine maruz kaldıkları tespit edilmiştir. Ülkelerine geri dönen Suriyelilerin en iyi ihtimalle Esed rejimine bağlı silahlı unsurlarca ‘çay içmeye’ davet edildiği raporlanmıştır. Geri dönenlerin düzenli bir şekilde sorguya çekildiği, sorgu esnasında taciz, tecavüz ve işkence olaylarının da çokça yaşandığı görülmüştür. Suriye’ye geri dönüp, bir daha haber alınamayan ve daha sonra hapishanede ölüm haberi alınan birçok kişi bulunmaktadır. Ayrıca Suriye’ye geri dönenlerin Esed rejimi tarafından askerlik hizmeti kapsamında zorla silahaltına alınması da ciddi bir sorundur. Geri dönenlerin silahaltına alındıktan sonra en tehlikeli cephelere gönderildiği, kendilerine yeterli ekipman ve silah verilmediği ve sivilleri hedef almaları talep edildiği tespit edilmiştir(48).

Özellikle zorla silahaltına alma süreci bağlamında, farklı ve karmaşık sorunlar meydana gelebilmektedir. Esed rejiminden kaçan kişilerin, Esed rejimi için zorla askeri hizmet sağlama durumunu bir kenara bırakırsak, örneğin Humus’tan Lübnan’a kaçıp daha sonra evine dönen birinin, İdlib’te yaşayan Humuslu bir akrabasının yaşadığı köyü zorla bombalaması gerekebilir. Ya da Ürdün’de yaşayıp geri döndükten sonra Tel Rıfat cephe hattına sevk edilen bir genç, Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile aynı safta yer alıp Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Suriye Milli Ordusu’na (SMO) karşı ateş etmek zorunda kalabilir.

Yukarıda belirtilen sebepler ve buna benzer diğer sebeplerden ötürü, Lübnan ve Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü beklenildiği gibi gerçekleşmemiştir. Özellikle Lübnan hükümetinin Suriyeli mültecilere karşı politikalarını sertleştirmesine rağmen, gönüllü geri dönüş gerçekleşmeyince, Lübnan hükümeti zorla geri göndermenin planlarını devreye sokmuştur. Lübnan Yerinden Edilmişler Bakanı İssam Şarafeddine’nin yaptığı açıklamaya göre, Lübnan hükümeti BM’nin itirazlarına rağmen, her ay 15 bin Suriyeli mülteciyi zorla ülkelerine geri göndermeyi planlamaktadır. Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’un onayladığı bu plan bağlamında Lübnan’dan resmi bir heyet Şam’da resmi temaslarda bulunmuş ve Suriye Çevre Bakanı Hüseyin Makluf ve Dışişleri Bakanı Feysal Mikdad ile görüşmüştür(49).

Esed rejimi bu plana onay verirse, Lübnan hükümeti her ay 15 bin Suriyeli mülteciyi Suriye’de oluşturulacak geçici kamplara nakledecektir. Nakledilecek grupların Suriye’den geldikleri yerlere göre tasnif edilmesi düşünülmektedir(50). Bu planın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği net olmasa da bu haberin üzerine Lübnan’dan Avrupa’ya kaçmaya çalışan Suriyeli mültecilerin sayısında ciddi bir artış meydana gelmiştir. Örneğin 150 kişinin bulunduğu botun batması sonucunda 94 kişinin cesedine ulaşılmıştır(51). Nitekim Lübnan’dan Kıbrıs’a, Yunanistan’a ve İtalya güneyine giden deniz yolu uzun olmakla beraber, mültecilerin durumu taşındıkları botlar açısından da oldukça tehlikelidir.

Ürdün ise Esed rejimi ile ilişkilerini normalleştirmesinin ardından Suriyeli mültecilere ilaveten yeni bir sorun ile karşı karşıya kalmıştır. Ürdün hükümeti Esed rejiminin Ürdün’e ve Ürdün üzerinden Körfez ülkelerine yönelik uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele etmeye başlamıştır. İlişkilerin normalleşmesi ile umduğunun aksine Suriyeliler geri dönmezken, Suriye’den ülkeye Captagon adıyla bilinen uyuşturucu madde gelmeye başlamıştır(52). Suriye’nin resmi ihracatı 0,8 milyar dolar iken(53), dünyanın farklı noktalarında Suriye menşeli ele geçirilen uyuşturucunun değerinin 6 milyar dolar olduğu değerlendirilmektedir(54).Yakalanmayan uyuşturucu sevkiyatları ile beraber, Esed rejiminin yurtdışına kaçırdığı uyuşturucunun toplam değerinin 30 milyar dolar olduğu değerlendirilmektedir(55). Uyuşturucu ticareti için Lübnan geleneksel rota iken, Ürdün ile ilişkilerin düzelmesi ile Lübnan üzerinden giden deniz güzergâhına ek olarak yeni bir kara güzergâhı oluşmuştur. Ürdünlü yetkiler için bu uyuşturucu sevkiyatları ciddi bir sorun haline gelmiştir(56). Öyle ki, zaman zaman Esed rejimi ve İran’a bağlı milisler(57) ile Ürdünlü güvenlik güçleri arasında uyuşturucu kaçakçılığından dolayı çatışmalar da yaşanmaktadır(58).

Sonuç

Lübnan ve Ürdün’de yaşayan Suriyeli mülteciler demografik anlamda iki ülke için de ciddi bir yük oluşturmaktadır. Lübnan’da her dört kişiden biri Suriyeli mülteciyken, Filistinli mülteciler ile beraber bu oran %29’a çıkmaktadır. Ürdün’deki Suriyeli, Filistinli ve Iraklı mülteciler toplam nüfusun %37’sine tekabül etmektedir. Özellikle Lübnan gibi farklı etnik ve mezhebi yapıların hassas dengesi üzerine inşa edilmiş bir devlet için neredeyse tamamı Sünni Araplardan oluşan Suriyeli mülteciler apayrı bir yük oluşturmaktadır. Covid-19 pandemisi ve uluslararası boyutlara varan enerji fiyatlarındaki artışlar ve enflasyon sürecinde bu yük daha da belirgin bir hâle gelmiştir. Özellikle Lübnan gibi finansal krizlerin ortasında, Beyrut limanı patlaması gibi elim hadiselerin neden olduğu acı tablo ve hükümet krizin her daim devam ettiği bir ülke için Suriyeli mültecilerin oluşturduğu sorunları yönetmek daha da zor olmaktadır. Bu bağlamda Lübnan’ın Suriyeli mültecileri 2015 Mayıs’ından bu yana kayıt altına almaması ve adeta “ya gidecekler ya da gidecekler” gibi politikayı benimsemesi dikkat çekmektedir.

2018 yılında Esed rejiminin Suriye’nin batısı ile güneyinde kontrolü sağlamasının ardından, Lübnan ve Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin geldiği yerleşim yerlerindeki çatışmalar son buldu. Bunun üzerine iki devlet de Esed rejimi ile ilişkileri normalleştirme arayışına girip Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için bazı anlaşmalar yapmıştır. Bunun sonucunda da 2019 yılına gelindiğinde iki ülkede bulunan toplam 2,9 milyon Suriyeli mülteciden yalnızca 52.000’i geri dönmüştür. Geri dönenlerin Esed rejimi tarafından verilen tüm garanti ve güvencelere rağmen sorguya çekilmesi; işkenceye, tacize ve tecavüze maruz kalması ile zorla askere alınması sonucunda günümüze kadar sadece 28.000 kişi geri dönmüştür. Özellikle silahaltına alındıktan sonra sivilleri hedef alma veya YPG ile aynı safta yer alıp Türk askerine karşı cepheye sürülme durumları, Suriyeli mültecileri geri dönmekten vazgeçiren önemli unsurlar arasında yer almaktadır.

2019 yılındaki istisnai durum bir kenara bırakılırsa, Lübnan ve Ürdün hükümetinin Esed rejimi ile anlaşmasından sonra Suriye’ye geri dönüşler hızlanmamış, tam aksine yavaşlamıştır. Esed rejimi ilişkileri düzelttikten ve kazanımlar elde ettikten sonra, iki ülke ile yaptığı anlaşmaları ihlal etmiş ve Suriyeli mültecilerin geri dönmesini zorlaştırmıştır. Söz konusu bu tecrübe, Esed rejiminin Suriyeli mültecileri istememesi ve Suriye’nin demografik yapısını değiştirme arzusunu göstermektedir. Nitekim Esed rejiminin iddiasına göre 2011’de yaşanan halk ayaklanmasının sebebi rejimin baskıcı politikaları değil, Suriye’deki insan sayısının çok olmasıdır. Buna bağlı olarak da Esed rejimi Suriye’de küçük ve kontrol edilebilir bir nüfusun olmasını tercih etmektedir.

Bu raporda yer alan Ürdün ve Lübnan hükümetinin Suriyeli mülteciler ve Esed rejimi ile yakınlaşma tecrübesi, Türkiye’de yaşanan göç ve geri dönüş tartışmalarında dikkate alınması gerektiği ve bu tecrübelerden faydalanılarak politika üretilmesinin gerekliliği ortaya koymaktadır. Ürdün ve Lübnan tecrübeleri dikkate alındığında, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar tartışmasının daha somut ve daha gerçekçi ele alınacağı öngörülmektedir.


([1]) UNHCR, “Ukraine Refugee Situation”,https://bit.ly/3EYNbBc  (Erişim tarihi: 26 Eylül 2022).

([2]) UNHCR, “Syria Refugee Situation”, https://bit.ly/3DdTpvF  (Erişim tarihi: 26 Eylül 2022).

([3]) UNHCR “Syria Refugee Situation - Lebanon”, https://bit.ly/3TFpwdh  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([4]) Hanan Elbadawi, “Syrian refugees in Lebanon: Potential forced return?”, 6 Temmuz 2018, Atlantic Council, https://bit.ly/3yWNite  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([5]) Kareem Chehayeb, “Syrians in Lebanon fear deportation, see Europe as beacon”, 21 Temmuz 2022, The Christian Science Monitor, https://bit.ly/3VJDtZy  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([6]) Al Jazeera, “Lebanon plans Syrian refugee repatriation within months: Minister“, 6 Temmuz 2022,https://bit.ly/3gnGH4L  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([7]) Najia Houssari, “Lebanon decides to formally negotiate with Syria on refugee repatriation”, 7 Temmuz 2022, Arab News, https://bit.ly/3MMKEfi  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([8]) L’Orient Today, “'Door open for Syrian refugees to return,' minister tells Lebanese counterpart in Damascus”, 15 Ağustos 2022, https://bit.ly/3eTI8qW  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([9]) UNRWA, “Where We Work – Lebanon”, https://bit.ly/3EXi1Kp (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([10]) US Department of State, “2019 Report on International Religious Freedom: Lebanon”, https://bit.ly/3VGfXMX  (Erişim tarihi: 20 Eylül 2022).

([11])  UNHCR, “Syria Refugee Situation – Jordan”, https://bit.ly/3goVSKG (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([12])  UNHCR, “Durable solutions required for Syrian refugees in Jordan as Za’atari camp turns 10”, 29 Temmuz 2022, https://bit.ly/3VGbVEd  (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([13]) Wesley Dockery, “What’s Jordan’s policy towards Syrian and Iraqi refugees?”, INFO Migrants, 5 Ekim 2017, https://bit.ly/3scovha  (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([14]) Joe Macaron, “Syrian Refugees in Jordan and Lebanon: The Politics of their Return”, Haziran 28 2018, Arab Center Washington DC, https://bit.ly/3scPEQW  (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([15]) UNRWA, “Where We Work – Jordan”, https://bit.ly/3SgsqnG.

([16]) UNRWA, “Where We Work – Jordan”.

([17]) FINCA, “Syrian Refugees in Jordan Need Access to Finance”, 11 Nisan 2022, https://bit.ly/3eSZ1lD (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([18]) OCHA, “Registered Persons of Concern Refugees and Asylum Seekers in Jordan - Iraqi Refugees (as of 15 December 2021)”, 20 Aralık 2021, https://bit.ly/3Se8K3D (Erişim tarihi: 21 Eylül 2022).

([19]) Cumhuriyet, “Rusya'dan Astana'da öneri geldi: Suriye’de ‘dört güvenli bölge’”, 4 Mayıs 2017, https://bit.ly/3scQWLM (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([20]) Selen Temizer ve Burak Karacaoğlu, “Suriye iç savaşı İdlib'de düğümlendi”, 1 Eylül 2018, Anadolu Ajansı, https://bit.ly/3yW2EOw (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([21]) Kutluhan Görücü, “Odak: İkinci Yıl Dönümünde Bahar Kalkanı Harekatı ve Barışın Tesisi”, 27 Şubat 2022, SETA, https://bit.ly/3SjxsQj  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([22]) Eşref Musa ve Burak Karacaoğlu, “Suriye'de rejim ablukasından zorunlu tahliyeler sürüyor”, 13 Mayıs 2018, Anadolu Ajansı, https://bit.ly/3ETW0fH  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([23]) Eşref Musa, Ömer Koparan ve Adham Kako, “Doğu Guta'dan çıkmak zorunda kalanların sayısı 56 bini geçti”, 11 Nisan 2018, Anadolu Ajansı, https://bit.ly/3yWR4CU  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([24]) Ömer Özkizilcik ve Kutluhan Görücü, “Analiz: Uzlaşıdan Kuşatmaya Dera’da Neler Oluyor?”, 14 Ekim 2021, SETA, https://bit.ly/3TgUnwY  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([25])  Eşref Musa, “Dera'dan ayrılan ikinci konvoy İdlib'e vardı”, 22 Temmuz 2018, Anadolu Ajansı, https://bit.ly/3TH65AR  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([26]) Middle East Monitor, “Lebanon's President urges more efforts to repatriate Syrian refugees”, 20 Ocak 2019, https://bit.ly/3TgMt6P(Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([27]) Reuters, “Lebanon calls for Syrian guarantees to speed return of refugees”, 11 Şubat 2019, https://reut.rs/3sc4M0Q (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([28]) Abbas Assi, “International Politics of Syrian Refugee Return: The Case of Lebanon”, 20 Ağustos 2019, Middle East Institute, https://bit.ly/3MNVlOz (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([29]) Laila Bassam, “Fifty thousand Syrians returned to Syria from Lebanon this year: official”, 25 Eylül 2018, Reuters, https://reut.rs/3DcSE5Z (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([30]) Al Jazeera, “Lebanon urges Arab League to readmit Syria”, 18 Ocak 2019, https://bit.ly/3DfHg9M (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([31]) Egypt Today, “Egypt to deliver natural gas to Lebanon through Jordan, Syria”, 10 Eylül 2021, https://bit.ly/3gsHMZ6  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([32]) Cathrin Schaer, “Lebanon power deal: Beginning of the end of Syria's isolation?”, 22 Eylül 2021, Deutsche Welle, https://bit.ly/3goXdBt  (Erişim tarihi: 22 Eylül 2022).

([33]) Osama Al Sharif, “Jordan, Syria reopen border”, 17 Ekim 2018, Al Monitor, https://bit.ly/3eKUba2 (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([34]) Ammon News, “اسماء النواب المغادرين الى دمشق الاثنين”, 17 Kasım 2018, https://bit.ly/3CGDqow (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([35]) Sawaleif, “أول دعوة رسمية لوزير سوري لزيارة الأردن .. “وثيقة””, 22 Kasım 2018, https://bit.ly/3VVqvbh  (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([36]) Arab News, “Jordan upgrades diplomatic ties with Syria”, 22 Ocak 2019, https://bit.ly/3gnrLn0(Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([37])Osama Al Sharif , “Why Jordan is pushing to normalise ties with the Syrian regime”, 5 Ağustos 2021, The New Arab, https://bit.ly/3gqn2RG (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([38]) Petra, “FM holds slew of meetings on UN General Assembly sidelines”, 23 Eylül 2021, https://bit.ly/3VIrBqB  (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([39]) Suleiman Al-Khalidi, “Syrian military chief makes rare visit to Jordan to discuss border security”, 20 Eylül 2021, Reuters, https://reut.rs/3TARjeD (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([40]) Ammon News, “الأردن وسوريا يتفقان على تفعيل اتفاقية المياه 1987”, 28 Eylül 2021, https://bit.ly/3CMQw3K  (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([41]) Al Monitor, “Jordan’s king, Syria’s leader speak by phone for first time in decade”, 4 Ekim 2021, https://bit.ly/3DepBze  (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([42]) Laila Bassam, “Fifty thousand Syrians returned to Syria from Lebanon this year: official”, 25 Eylül 2018, Reuters,https://reut.rs/3DcSE5Z  (Erişim tarihi: 23 Eylül 2022).

([43]) Najia Houssari, “Lebanon decides to formally negotiate with Syria on refugee repatriation”, 7 Temmuz 2022, Arab News, https://bit.ly/3MMKEfi  (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([44]) The New Arab, “Syrian media says deal struck with Jordan to return refugees”, 14 Ağustos 2018, https://bit.ly/3s8yDHE (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([45]) World Food Program USA, “10 Facts About the Syrian Refugee Crisis in Jordan”, 14 Aralık 2021, https://bit.ly/3VFZDM6  (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([46]) UNHCR, “Nine out of ten Syrian refugee families in Lebanon are now living in extreme poverty, UN study says”, 18 Aralık 2020, https://bit.ly/3yY1rXb  (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([47])  UNHCR, “Syria Regional Refugee Response: Durable Solutions”, https://bit.ly/3ySwfII (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([48]) Human Rights Watch, ““Our Lives Are Like Death” Syrian Refugee Returns from Lebanon and Jordan”, 20 Ekim 2021, https://bit.ly/3COejAi (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([49])  L’Orient Today, “'Door open for Syrian refugees to return,' minister tells Lebanese counterpart in Damascus”, 15 Ağustos 2022, https://bit.ly/3eTI8qW (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([50]) Al Jazeera, “Lebanon plans Syrian refugee repatriation within months: Minister”, 6 Temmuz 2022, https://bit.ly/3gnGH4L (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([51])  Al Jazeera, “Death toll from Lebanon asylum seeker boat tragedy rises to 94”, 24 Eylül 2022, https://bit.ly/3D8VV5p (Erişim tarihi: 25 Eylül 2022).

([52])  Gregory Aftandilian, “The Captagon Problem in Saudi Arabia and Other Gulf States”, 22 Eylül 2022, Arab Center, https://bit.ly/3zk8OZh  (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([53]) https://oec.world/en/profile/country/syr.

([54]) COAR, “The Syrian Economy at War: Captagon, Hashish, and the Syrian Narco-State”, 27 Nisan 2021, https://bit.ly/3TgThRV (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([55])  Charles Lister, “We cannot ignore Syria’s emergence as a narco-state”, 29 Nisan 2022, https://bit.ly/3MKvQOk (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([56]) Raed Omari, “Jordan reports ‘dramatic’ increase in drug smuggling attempts from Syria”, 13 Ocak 2022, Arab News, https://bit.ly/3DaG7Aa (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([57])Suleiman Al-Khalidi, “Jordan says Iran-linked groups in Syria wage drug war along border”, 24 Mayıs 2022, Reuters, https://reut.rs/3gqtCHS (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

([58]) Yolande Knell, “Captagon: Jordan's undeclared war against Syria drug traffickers”, 18 Nisan 2022, BBC News, https://bbc.in/3yX5kvh (Erişim tarihi: 24 Eylül 2022).

 

 

Giriş

ABD, Suriye’ye yönelik 12 Mart 2022 tarihinde uygulamaya başladığı yaptırımlara ilişkin yeni bir karar yayınladı. Söz konusu gelişme ile Suriye’ye yatırım yapmak isteyenlerin bahse konu geçmiş yaptırımlardan muaf tutulacağı ilan edildi. İçerisinde tarım, telekomünikasyon, elektrik şebekesi altyapısı, imar, üretim, ticaret, finans ve temiz enerji alanlarının bulunduğu 12 farklı alanda yatırım yapanların bu karar kapsamına gireceği duyuruldu(1)Ancak söz konusu karar bir dizi coğrafi sınıra tabi tutulmuştur. Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki tüm bölgeleri kapsayan karar, Suriye Geçici Hükümeti’nin (SGH) kontrolü altındaki Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerini de kapsamaktadır. Buna karşın SGH’nin kontrolündeki diğer bir bölge olan Zeytin Dalı ile Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolündeki İdlib ve Esed rejiminin kontrol ettiği tüm bölgelerde yaptırımlar devam etmektedir(2)

ABD’nin açıkladığı bu karar, Türkiye’nin de dile getirdiği ve bir milyon Suriyeli sığınmacının Suriye’ye dönmesini öngören 8 aşamalı plandan birkaç gün sonra deklare edilmiştir(3)Türkiye’nin açıkladığı plan ile Suriye’de inşa edilecek imar projeleri ve ekonomik yatırımlar ile Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönüşlerinin teşvik edilmesi planlanmaktadır. Uluslararası fonlardan ve bağışlardan finanse edilmesi öngörülen projeler Suriyelilere yaşam alanı, iş ve güvenlik sağlanacak ve böylelikle sayısı bir milyonu bulan Suriyelinin geri dönüşünün önünün açılması hedeflenmektedir.

Bu iki gelişme doğrultusunda, ABD’deki Suriye diasporasının Suriye’ye yatırım yapması tüm tarafların kazan-kazan ilişkisi içerisinde olacağı bir duruma karşılık gelecektir. Bir yandan ABD’nin yaptırımlardan muaf tutma kararı ile hukuki anlamda bir engelle karşılaşmayacak olan Suriye diasporası, kendi ülkelerine ve kendi yurttaşlarına yardım ederek yatırım yapma fırsatı elde ettiler. Eğer ABD’deki zengin Suriye diasporası Suriye’ye yatırım yapmaya teşvik edilebilirse, bu Türkiye’nin de güvenli bölge projesine katkı sağlayacak ve diasporanın öz kaynakları ile Suriye için ek bir yatırım fonu ortaya konmuş olacaktır. Bu rapor, tüm tarafların çıkarına olabilecek bu süreç hakkında ABD’deki Suriye diasporasının yapısını, diasporanın Suriye’ye yatırım örneklerini, olası yatırımlara yönelik engelleri ve çözümlerini masaya yatıracaktır. Raporun araştırma sürecinde ABD’deki Suriye diasporasından on bir farklı kişi ile 

altı çevrimiçi yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirilmiş ve diasporanın Suriye’ye yatırım hakkındaki fikirleri, düşünceleri, endişeleri, yaklaşımları ve arzuları tespit edilmeye çalışılmıştır. Raporda kaynak verilmemiş bilgiler de söz konusu mülakatlardan elde edilmiştir.

Amerika’daki Suriye diasporası

Amerika’da bulunan Ermeni diasporası ve Yahudi diasporasına benzer bir şekilde Suriye diasporası da kısmen ABD’nin dış politika yapımına etki eden önemli bir baskı grubudur. Bu yönüyle de kendi ülkelerine maddi olarak fayda getiren ve uluslararası alanda diplomasik faaliyetleri ile rol oynayan bir yapıdır. Amerika’daki Suriye diasporası genel olarak eğitim ve kültür seviyesi yüksek ve finansal olarak güçlüdür. Ayrıca Suriye meselesinde 2011 yılından beri aktif olarak görev almaktadır. Örneğin eski Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı Gassan Hitto ABD vatandaşlığına sahiptir ve Amerika’daki Suriye diasporasının bir parçasıdır.

2014 yılında ABD’de yapılan nüfus sayımına göre, ABD’de 86 bin Suriyeli göçmen yaşamaktadır(4) Suriye asıllı insanlar ile beraber bu rakam 191 bini bulmaktadır(5) İlgili nüfusun 64%’ı Amerikan vatandaşlığına sahiptir(6) Bu rakam ABD’deki göçmenlere oranla %47 fazladır. Ülkede yaşayan Suriyeli diasporasının %18’i Kaliforniya eyaletinde, %10’u Pennsylvania eyaletinde, 8%’i New York’ta, 8%’i New Jersey’de ve 6%’sı Florida’da yaşamaktadır(7) Gelir düzeyi itibariyle Suriyeli bir göçmen ailenin yıllık ortalama geliri 62 bin Amerikan doları olup, diğer tüm göçmenlerin ortalamasından 7 bin Amerikan doları fazladır. Amerikan vatandaşların ortalama gelirinden ise 6 bin fazladır. Ancak sadece çalışan Suriyeli göçmen erkekler ile diğer göçmen çalışan erkekler ve Amerikan vatandaşı çalışan erkekler ile kıyas edildiğinde; Suriyeli göçmen çalışan erkeğin yıllık 66 bin Amerikan doları kazandığı, diğer göçmen çalışan erkeklerin 38 bin Amerikan doları kazandığı ve Amerikan vatandaşı çalışan erkeğin 51 bin Amerikan doları kazandığı görülmektedir.(8) Diğer yandan Suriyeli göçmenlerin %11’inin kendi iş yerlerini kurdukları görülmektedir ki bu rakam ABD vatandaşları arasındaki %3 ortalamanın ve ABD’deki tüm göçmenlerin %4 ortalamasının çok üstündedir.(9) Gelinen noktada, rakamların dayandığı 2014 yılından bu yana ABD’deki Suriyelilerin hem sayısı hem de mal varlıkları artmıştır.

Suriye’ye yatırım ve insani yardım açısından Amerika’daki Suriye diasporası yine önemli bir rol oynamıştır. ‘American Relief Coalition for Syria’ isimli ABD’deki Suriye diasporasına ait derneğin yayınladığı rapor, Suriye’ye doğrudan insani yardım sağlayan sekiz diaspora STK’sını mercek altına almıştır. Yapılan incelemeler sonucunda söz konusu sekiz STK’nın yedisinin sağlık; altısının eğitim, barınak, gıda ve yardım malzemeleri alanında, dördünün temizlik ve nakdi yardım, üçünün koruma ve diğer ikisinin de erken imar alanında çalıştığı tespit edilmiştir.(10) Söz konusu STK’ların tümü Kuzeybatı Suriye’de çalışırken dördünün Türkiye ve Ürdün’de, üçünün orta Suriye ve ABD’de, ikisinin Lübnan’da diğerinin ise Kuzeydoğu Suriye’deki YPG tarafından kontrol edilen bölgelerde faaliyetleri bulunmaktadır.(11)

Söz konusu yardımlar için ABD’deki Suriye diasporasının topladığı bağışlar 2011 yılından 2020 yılın sonuna kadar $847.692.508 seviyesine ulaşmıştır(12) Raporun yazıldığı günümüzde söz konusu rakamın 1 milyar Amerikan doları geçtiği değerlendirilmektedir. İnsani yardım için 10 senelik bir süre içerisinde 1 milyar Amerikan doları değerinde toplanan finansal kaynak, ABD’deki Suriye diasporasının finansal anlamdaki kapasitesini ve potansiyelini ortaya koymaktadır. Nitekim kâr amacının olmadığı bir denklemde Suriye için insani yardım amaçlı böyle bir rakamın toplanması, ekonomik olarak kâr amacı güdülmesi halinde bunun yatırım anlamında sahaya nasıl yansıyacağı tahmin edilebilecektir.

Rapor bağlamında yapılan mülakatlar ve elde edilen bulgular incelendiğinde, yatırım için ortaya konulacak modelin başarısı, Suriye’deki hârekat bölgelerindeki durumun iyileştirilmesine ve olası yatırımcıların taleplerinin ne denli karşılanacağına bağlı olarak ABD’deki diasporanın potansiyel yatırımlarının önümüzdeki beş sene içinde 100 ila 750 milyon dolar arasında olacağı tahmin edilmektedir.

Yatırım Örnekleri

Suriye Forum Derneği

 

2011 yılında kurulan Suriye Forum Derneği, Suriyelilerin hayatlarını yeniden inşa etmeye kendini adamış kar amacı gütmeyen, çok sektörlü bir kuruluştur. Bünyesinde İhsan İnsani Yardım ve Dayanışma Derneği, Rızık İstihdam Ofisi, Pusula Eğitim ve İnovasyon Programı, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi ve AlSouria.net Haber Sitesi bulunmaktadır.

ABD’deki Suriye diasporasının öncülük ettiği Suriye Forum Derneği’nin Yıllık Raporu’nda yer alan bilgilere göre, 2021 yılında Suriye’de hayata geçirilen 42 projeden 4 milyon insan yararlanmıştır. Uygulanan projelerin toplam değeri 32 milyon doların üzerindedir. Bunun 7 milyon doları ayni bağışlardan karşılanmıştır. 2021 yılına kadar toplam 503 proje uygulanmış ve projelerin toplam değeri 283 milyon doları aşmıştır(13)

2021 yılında gıda alanında 12 milyon dolar değerinde bir proje uygulanmış, masrafların 1 milyon doları ayni bağışlardan karşılanmıştır. Zeytin ağaçları, buğday, hayvancılık ve sulama için farklı projeler yürütülmüştür. Gıda alanındaki yardımlara ilaveten küçük işletmelere 1,074 farklı hibe sağlanmıştır. Hibe başına 700 ila 1000 dolar arasında yardım elde edilmiştir. Doğrudan ve dolaylı yararlanıcılar 7,500 kişinin üzerindedir ve 826 kişiye istihdam sağlanmıştır(14)

Barınma alanında ise toplamda 6,7 milyon doları bulan projeler yürütülmüş, bunun 900 bin doları ayni bağışlardan karşılanmıştır. 408 konut inşa edilmiş, 1.094 ev ve 4 toplu sığınma evi rehabilite edilmiştir. 321.845 yararlanıcıya toplamda 64 bin doların üzerinde çok amaçlı nakit kuponu dağıtımı gerçekleştirilmiştir(15)

Su, temizlik ve sağlık bilgisi alanında da 5,5 milyon doları bulan projeler yürütülmüş ve bunun 2.9 milyon doları ayni bağış dahilinde toplanılmıştır(16) Eğitim alanında ise 3 milyon doların üzerinde projeler hayata geçirilmiş ve 5 milyon dolar değerinde koruma projeleri yürütülmüştür. Söz konusu projeler için 2 milyon dolar ayni bağış toplanmıştır(17)

Suriye Forum Derneği her ne kadar Suriye’ye doğrudan yatırım yapmıyor olup daha çok insani yardım alanında daha çok faaliyet gösteriyor olsa da, ABD’deki Suriye diasporasının Suriye’ye dönük yatırımlar noktasında oynayabileceği rol açısından önemli ipuçları vermektedir.



SEMA projesi

 

Sema, bir telekomünikasyon projesi olup 2016 yılında SGH eski Başbakanı Javad Ebu Hatab’ın ABD’ye yaptığı bir ziyaret sonucunda ortaya çıkmış bir projedir. Söz konusu proje bağlamında ABD’deki Suriye diasporası Suriye’ye telekomünikasyon altyapısını kuracak, yap-işlet-devret modelini uygulayacaktır. Bununla Suriye’de Esed rejiminin sağladığı telekomünikasyon altyapısına duyulan ihtiyacın ortadan kalkması hedeflenmekteydi. Ayrıca proje gelirlerinin önemli bir kısmının SGH’ye finansal kaynak sağlaması amaçlanmaktaydı. Öyle ki, SGH ile SEMA arasında 2017’nin Ağustos ayında bunu garanti altına alan bir anlaşma imzalanmıştı. Proje için ABD’deki Suriye diasporası 1,5 milyon dolar değerinde yatırım fonu sağlamıştı.

Türk Telekom ile yapılan anlaşma ile internet altyapısı için Türkiye üzerinden bir sistemin kurulması hedeflenmiştir. İnternet alyapısı için SEMA’nın Tel Abyad bölgesine yaptığı yatırımlara rağmen, Türk tarafından gerekli idari izinler çıkmamış ve proje sekteye uğramıştır.

SEMA projesi ABD’deki olası yatırımcılar arasında bilinen ve birçok Suriyeli iş adamının maddi kayba uğradığı bir proje olmuştur. Projenin başarısızlığın ardında farklı sebepler ve tüm tarafların hataları olsa da Suriye’ye dönük olası yeni yatırımlar için olumsuz bir tecrübedir.

Sakan Housing Projesi

 

Sakan Housing projesi ABD’deki Suriye diasporasının öncülük ettiği bir imar projesidir. Proje, yatırımcılardan sağlanan paralar ile Suriye’de yeni konutlar inşa etmekte ve daha sonra bu konutlar hak sahibi ailelere satılmaktadır. Satılan konutların ödemesi aylık ödemeler yoluyla gerçekleşmektedir. Sakan Housing’in 250 bin dolar değerindeki ilk konut projesi Azez bölgesinde tamamlanmıştır. Bu konutlara 20 aile yerleşmiştir. Sakan Housing’in ikinci projesi ise Azez kent merkezinde yapılması planlanmaktadır ve Ekim 2022’de başlanması hedeflenmektedir. Hem yerel hem de bölgeye sonradan gelecek olan insanlar için toplam 180 dairelik dokuz ayrı konut inşa edilecektir. Proje uyarınca ilk yıl dört, ikinci ve üçüncü yıl iki ve dördüncü yıl bir konut inşa edilecektir. Projeye yatırım yapanların yatırımlarının karşılığını beş yıl içinde alması planlanmaktadır. Altı yılın sonunda ilk ailelerin ev sahibi olması hedeflenmektedir. Dokuz yılın sonunda tüm ailelerin ev sahibi olması vadedilmektedir. Projenin bütçesinin 1 milyon 300 bin dolar olması planlanmaktadır. Projenin toplam maliyetinin 3 milyon 100 bin dolar olacağı hesaplanmaktadır. Bütçe ile maliyet arasındaki farkın evlere yerleşen ailelerin aylık ödemeleriyle karşılanacağı ifade edilmektedir. Her daireye yerleşen aileden 3 bin 900 dolar depozito alınması ve 60 ay boyunca aylık 325 dolar kira alınacağı belirtilmektedir.

Söz konusu proje, ABD’deki Suriye diasporasının Suriye’nin kuzeyi için oluşturduğu bir yatırım modeline örneklik teşkil etmektedir. Yapılacak yatırım sonucunda oluşacak konutlar bir yandan bölgedeki nüfusa açık olacakken, diğer yandan da Türkiye’de yaşayan Suriyeli sığınmacılar için Suriye’de var olan veya inşa edilen birçok konuttan görece daha güzel konutlar ile ek bir geri dönüş imkânı sağlayacaktır.

Yatırım için engeller ve çözümler

Bu rapor için ABD’deki Suriye diasporasından olası altı yatırımcı ile yapılan yarı yapılandırılmış mülakatların ve yukarıda verilen örneklerin ışığında Suriye’nin kuzeyine dönük yatırımların önünde farklı zorluklar olduğu gibi bu zorlukların üstesinden gelmenin yolları olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle yasal anlamda ABD’deki olası yatırımcıların önemli bir kısmının ABD’nin uyguladığı yaptırımlar kadar yaptırım izinlerini de baz alacağı beklenmelidir. Bu sebepledir ki İdlib ve SGH’nin kontrolündeki Zeytin Dalı bölgesine yatırım çekmek nispeten daha zor olacaktır. Ancak yaptırımlardan muaf tutulan Fırat Kalkanı ile Barış Pınarı bölgeleri ABD’deki Suriye diasporası için hukuki anlamda daha caziptir. Türkiye açısından bu bölgeler Gaziantep, Kilis ve Şanlıurfa valiliklerinin danışmanlık sağladığı bölgelerdir. Hatay Valiliğinin danışmanlık sağladığı bölgelerin nispeten kapsam dışı olması beklenmektedir.

ABD’deki diasporanın Suriye’ye yatırım yapmasının önündeki başlıca zorluklar güvenlik, hukuki ve finansal altyapı ile güven sorunudur.

  • Güvenlik açısından temelde iki farklı sorun alanı bulunmaktadır. Birincisi dışsal güvenlik tehditleri, ikincisi içsel güvenlik endişeleridir. Dışsal güvenlik tehditleri YPG’nin, Esed rejiminin, Rusya’nın ve İran destekli Şii milislerin olası saldırı tehdididir. Özellikle füze, havan ve bombalı araç saldırılarına karşı yatırımların güvende olması yatırımcıları çekmek için son derece elzemdir. Ayrıca olasılığı düşük de olsa Rus hava saldırısı tehdidi de bir endişe kaynağıdır. İkinci güvenlik endişesi ise bölgeye yapılacak olan yatırımlara silahlı grupların el koyma riskidir.

Bu tehditleri ve endişeleri en aza indirmek ve yatırımcıyı bölgeye çekmek için cephe hattından en az 15 km uzaklıkta kalan bölgelerde sanayi ve iş merkezlerinin inşa edilmesi ve imar bölgelerinin belirlenmesi gerekir. Örneğin Çobanbey’de bulunan sanayi merkezi coğrafi anlamda füze ve havan saldırılarına karşı oldukça güvendedir. Sanayi bölgesinin belli olması ile alınabilecek ek güvenlik tedbirleri ve bombalı saldırı ve içsel güvenlik endişeleri de en aza indirilebilir. Rus hava saldırıları ihtimaline ilişkin ise yatırımcılara belirli güvencelerin ve sigortaların verilmesi yatırımı çekecek bir unsur olacaktır.

  • Yapılan görüşmelerde dille getirilen başlıca zorluklardan bir diğeri de hukuki altyapı meselesidir. Örneğin ticari hayatta yaşanacak olası anlaşmazlıklar ve sorunlarda hangi hukuki makama başvurulacağı ve ilgili makamın ne kadar etkin ve güvenilir olduğu noktasında önemli soru işaretleri bulunmaktadır. Mevcut yerel meclisler uhdesinde yer alan hukuki süreçler ABD’deki olası yatırımcıya yeterli düzeyde güven vermemektedir. Hukuki altyapıyı güçlendirecek, hukukun üstünlüğünü artıracak ve yatırımcıların haklarını koruyacak bir sistemin güçlendirilmesi ve bu sistemin işleyişinin daha etkin hale getirilmesi için yol haritasının ortaya konulması ve taraflara anlatılması, yatırımların önünü açacaktır.
  • Diğer bir zorluk da finansal altyapıdır. Bölgeye yatırım yapacak yatırımcının elde ettiği gelirleri hangi yollarla finans ve bankacılık sistemine yönlendireceği ve güvence altına alacağı noktasında ciddi bir bilgi kirliliği bulunmaktadır. Yapılan görüşmelerde genellikle Türkiye’deki Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü’nün (PTT) bölgedeki varlığı bilinmektedir, fakat işleyişi açısından durum yetersiz kalmaktadır. Örneğin uluslararası bir bankadan doğrudan Suriye’ye para transferi mümkün olmamaktadır. Türkiye’de bulunan bir hesaba para gönderilip, o hesap üzerinden ayrı bir PTT hesabına para TL’ye çevirilerek yatırılmaktadır. Türkiye’deki PTT hesabındaki TL cinsindeki para, Suriye’ye PTT aracılığıyla gönderilmektedir. Bu işleyişi tamamlamak için Türkiye’de hesap açılmak istenildiğinde, Türkiye’de mukim olmamaktan ötürü sorunlar yaşanmaktadır. Özellikle telefon numarası gereksinimi, Türkiye’de yaşamayan kişiler için zorlayıcı olmaktadır. Türkiye’de ikameti olmayan kişilerin hesap açmasında da bürokratik engeller bulunmaktadır.

Ayrıca Suriye’ye yatırım yapılmak istenildiğinde, Türkiye’de bir şirket kurulması gerekmektedir. Bu şirket aracılığıyla iş yapıldığında fiili olarak bu şirket sadece aracı görevi görmektedir fakat Türkiye’deki yasalara göre böyle bir işleyiş sorunludur. Bu sorunu aşmak için yatırımcılar aracı şirketlerinde sahte kâr göstermektedir ve vergi ödemektedirler.

Bu ve bunlara benzer birkaç bürokratik zorluk, özellikle Suriye’ye yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcılar için ciddi engeller oluşturabilmektedir. Ekonomik anlamda ise tüm havale ücretleri, vergiler ve diğer giderler yüzünden yatırımın % 6-8’i kaybolmaktadır.

Söz konusu zorlukların üstesinden gelmek için Suriye’deki PTT şubelerine yurtdışından para göndermenin yolu açılabilir. Örneğin PTT haricinde, Türkiye’deki bazı bankaların Suriye’de şube açmaları teşvik edilebilir. Alternatif olarak, Suriye’de açılacak yeni bir bankanın Türkiye’deki bankalar ile gerekli anlaşmaları yapıp, yabancı yatırımcının Suriye’ye para göndermesi kolaylaştırılabilir. Nitekim bazı devlet bankalarının Suriye’de şube açma fikrini incelediği ve bu yönde çalışmalar yaptığı da söylenmektedir.

  • Son olarak, bölgeye yönelik yapılacak yatırımlar için en büyük engel güven sorunudur. Söz konusu güven sorununu sadece ABD’deki Suriye diasporasının güven duymaması olarak değil, Türkiye’nin ve Suriye Geçici Hükümeti’nin de bazı soru işaretleri olduğu şeklinde değerlendirmek gerekir.

Örneğin SEMA projesinin başarısız olması olumsuz bir örneklik teşkil etmektedir. Buna ilaveten, her yatırımcı daha büyük meblağlarda yatırım yapmadan önce başarılı yatırım örnekleri görmek isteyecektir. Türk ve Suriye tarafının ise yatırımcıları daha yakından tanımak istemesi doğaldır.

SGH Başbakanı Abdurrahman Mustaf’nın ABD’ye yaptığı ziyarette Suriye diasporasını Suriye’ye yatırım yapmaya davet etmesi bu yönde güven artıcı önemli bir etken olmuştur. Bu güven sorununu daha fazla aşmak için yatırımlar noktasından bir model geliştirilebilir. Bu model bağlamında yetkililerin belirlediği sanayi ve iş merkezleri bölgeleri ile konut projeleri bölgeleri için ortalama 100 bin dolar değerinde küçük ve orta çaplı yatırım projeleri geliştirilebilir. Söz konusu yatırım projeleri ABD’deki Suriye diasporasına ve Türk iş adamlarına doğrudan ve aracılar vasıtasıyla sunulabilir.

Verilecek bazı teşvikler ile ABD’deki Suriye diasporasının Türk iş adamları ile beraber ortak yatırım yapmalarının önü açılabilir. Böylelikle hem diasporadaki yatırımcı kendini daha güvende hisseder, hem de Türk yatırımcılar da bölgeyi bilen Suriyeli ortakların varlığı ile yatırım yapmaya teşvik edilir. Önü açılacak bu ortaklıklar ile beraber, güven sorununun büyük ölçüde aşılması mümkündür.

Bu ve benzeri ortaklıkları teşvik etmek ve Suriye’ye yatırımcı çekmek adına ya devlet ya da sivil toplum uhdesinde ortak bir komisyon kurulabilir. Örneğin Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği (MÜSİAD) gibi kuruluşların öncülük edeceği bir ortak kurul içerisinde hem ABD’deki Suriye diasporası üzerinde etkili temsilciler, hem de Türk iş dünyasından temsilciler yer alabilir. Bu ortak kurul Suriye’ye yatırımcı bulmak için çalışmalar yapabilir, yatırım yapmak isteyenler için yardımcı olabilir ve danışmanlık sağlayabilir. Ayrıca T.C. Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) gibi kuruluşlar aracılığıyla Suriye’ye yatırım yapmak isteyen Suriye diasporasındaki yatırımcıya destek sağlanabilir.

Güven sorunu ile ilgili olarak da diğer bir husus yatırımcının yatırımına güvenebilmesi için yaptığı yatırımı gözlemleyebilme ve denetleme imkânına sahip olmasıdır. Mevcut durumda, bir yatırımcının Suriye’ye gidip tek seferlik ziyaret edebilmesi için uzun süreler gerektiren karışık bir bürokratik süreç gerekmektedir. Düzenli olarak ziyaret edebilmesi için yüksek maliyetli bir izin bulunmaktadır. Bu izin de 1 sene boyunca sadece bir kişiye mahsustur. Bölgeye yatırımları teşvik etmek adına, yabancı yatırımcının giriş-çıkışlarını bürokratik anlamda ve ekonomik anlamda kolaylaştıracak yeni bir uygulama üretilebilir. Örneğin bölgeye belirli bir meblağ üzerinde yatırım yapacak kişilere yönelik tek seferlik bir izin süreci uygulanabilir ve sonrasında bir senelik giriş-çıkış izinleri verilebilir.

ABD’deki Suriye diasporasının bölgeye olası yatırımların önündeki bu dört engelin aşılması ile beraber, hem yatırımcının hem Türkiye’nin hem de Suriyelilerin lehine olan yatırımlar hız kazanarak gerçekleşebilir. Bu yatırımların gerçekleşmesi için hem Türk hem de Suriyeli kurumların gerekli görüşmeleri yapıp diasporaya yatırım projelerini ve yatırım modellerini anlatan sunumlar gerçekleştirmelidir. Süreç içerisinde oluşacak sorular ve sorunlara yönelik kolaylaştırıcı ve teşvik edici bir yaklaşım ve irtibat kanalı belirlenmelidir.
Sonuç

Yapılan araştırmalar sonucunda, ABD’deki Suriye diasporasının Suriye’ye yatırım yapma konusunda hevesli olduğu ve Suriye’ye görece yüksek rakamlarda yatırımın çekilebileceği tespit edilmiştir. SGH kontrolündeki bölgelerdeki durumun iyileştirilmesi ve olası yatırımcıların taleplerin ne denli karşılanacağına bağlı olarak ABD’deki diasporanın potansiyel yatırımının önümüzdeki beş sene içinde 100 milyon doları ile 750 milyon doları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bölgede etki gösteren Suriye Forum Derneği’nin çalışmaları ve Sakan Housing projesi, ABD’deki Suriye diasporasının Suriye’ye olumlu katkı sağlama noktasındaki somut girişimlerini resmederken, telekomünikasyon alanında 1,5 milyon dolar değerindeki yatırım olan SEMA projesi ise başarısız olmuş ve olumsuz bir örneklik teşkil etmektedir. Söz konusu tecrübeler ve mülakatlardan edilinen bilgiler ışığında Suriye’ye yatırım çekme noktasında temelinde dört engel tespit edilmiştir: güvenlik, hukuki altyapı, finansal altyapı ve güven sorunu.

Söz konusu bu engellerin aşılması ve Suriye’nin diasporadan gelecek olası yatırımlar için daha cazip olması adına farklı çözüm önerilerinde bulunulmuştur. Söz konusu çözüm önerileri, öncelikle ortalama 100 bin dolar değerinde pilot projeler ile başlama fikrinden, bölgeye yönelik para akışını kolaylaştıracak yapısal değişikliklere kadar uzanmaktadır. Öncelikle Suriye halkının ve daha sonra ilgili tüm tarafların ortak çıkarına olacak ve SGH kontrolündeki bölgelerin de Suriye’de bir cazibe merkezine dönüşmesini güçlendirecek ve hızlandıracak bu yatırım potansiyeli mutlak surette değerlendirilmelidir. ABD’deki diasporanın Suriye’ye yatırımları için kolaylaştırıcı önlemler alınır, iletişim kanalları güçlendirilir ve tüm taraflara hitap edebilecek bir ortak kurul kurulabilirse, Suriye’ye önümüzdeki beş yıl içinde 750 milyon dolar değerinde yatırım çekilebilir. Bunun yanında diasporanın uluslararası fonlar ve yatırım kuruluşlarından ek finansal kaynak temin etme kapasitesi ve ihtimali de bulunduğu belirtilmelidir. Hatta ABD’deki Suriye diasporasının Türk iş adamları ile ortaklıkları teşvik edilerek, bu rakam daha da yükseklere çekilebilir. Böylelikle Suriye’nin kuzeyi daha cazip hale gelecek ve Türkiye’de bulunan Suriyeli sığınmacıların Suriye’ye gönüllü geri dönüşü daha da fazla teşvik edilmiş olacaktır.


([1]) TRT World, “US lifts sanctions from PKK/YPG-held Syrian areas”, 13 Mayıs 2022, https://bit.ly/3RNhJJG(Erişim tarihi: 9 Ağustos 2022)

([2]) Diana Rahima, “US sanctions exemptions in northern Syria draw new political-economic map”, Enab Baladi, 31 Mayıs 2022, https://bit.ly/3xtm4cQ      (Erişim tarihi: 9 Ağustos 2022).

([3]) Sabah, “Son dakika: Suriyeliler için dönüş projesi! Erdoğan: Suriye'de 200 bin konut yapacağız”, 9 Mayıs 2022, https://bit.ly/3dehjgF (Erişim tarihi: 9 Ağustos 2022)

([4]) “Profile of Syrian İmmigrants in the United States”, Migration Policy İnstitute, Kasım 2015, sayfa 1, https://bit.ly/3Sc40My (Erişim tarihi: 1 Ağustos 2022)

([5]) “Profile of Syrian İmmigrants in the United States”, sayfa 4

([6]) A.g.e, sayfa 2

([7]) A.g.e, sayfa 4

([8]) A.g.e, sayfa 6

([9]) David Dyssegaard Kallick, Cyierra Roldan ve Silva Mathema, “Syrian İmmigrants in the United States”, American Progress, 13 Aralık 2016, https://ampr.gs/3dh4HFk (Erişim tarihi: 1 Ağustos 2022)

([10]) “Syrian American Diaspora Contributions and Engagement in the Syria Humanitarian Response”, American Relief Coalition for Syria, Şubat 2022, sayfa 16, https://bit.ly/3RSVUsq (Erişim tarihi: 1 Ağustos 2022)

([11]) “Syrian American Diaspora Contributions and Engagement in the Syria Humanitarian Response”, sayfa 15

([12]) A.g.e, sayfa 19

([13]) Suriye Forum Derneği, „Yıllık Rapor, sayfa 19, 2021, https://bit.ly/3DLMniH (Erişim tarihi: 9 Ağustos 2022)

([14]) Suriye Forum Derneği, „Yıllık Rapor, sayfa 22-24

([15]) A.g.e, sayfa 26-27

([16]) A.g.e, sayfa 28-29

([17]) A.g.e, sayfa 30-33

 

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi, İstanbul Medipol Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Merkezi (AKAM) ve Karadeniz Stratejik Araştırmalar Derneği (KASAM) işbirliğiyle 15 Kasım 2022 tarihinde İstanbul Medipol Üniversitesinde gerçekleşecektir.

Konferansın ana teması Suriye'deki yönetişimdir. Sosyal bilimler ve beşeri bilimler lisansüstü öğrencilerini, araştırmacıları ve akademisyenleri Arapça, Türkçe veya İngilizce bildiri önerileri ile katılıma davet ediyoruz. Başvuruları almak için son tarih 10 Eylül 2022.

kayıt ve bilgi için linke tıklayınız: https://bit.ly/3S2y9i2

Şartlar ve Koşullar: https://bit.ly/3oqAaXq

 
Cuma, 18 Haziran 2021 10:52

Yıllık Rapor 2020

Suriye Forum Derneği’nin Programlarından olan OMRAN STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ, 2020 yıllık faaliyet raporunu memnuniyetle paylaşmaktadır.

2013 yılın sonundan beri, politika ve strateji arştırmaları merkezi olarak faaliyet sergileyen Omran Kurumu; Suriye ve bölgedeki karar vericiler için siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda temel bir referans haline gelmeyi amaçlamaktadır. Kamu kurumlarının ve toplumun bilimsel ilerleyişine destek sağlamak amacıyla sistemetik ve düzenli araştırmalar üreten Omran; yaptığı çalışmalar aracıyla karar verme mekanizmalarını desteklemek, enformayon bütünlüğü gerçekleştirmek ve ulusal ile yerel önceliklerin haritasını çizmeye katkı sağlamkatdır.2020 yılında Omran Merkezi, 21 araştırma ve 44 yayınlanmış ve yayınlanmamış rapor üretti. Bunun yanı sıra, farklı sosyal medya araçları vasıtasıyla yaklaşık 650 bin kişiye ulaştı.