Abo Kusay

Abo Kusay

Özet

Suriye’de şubat ayında gerçekleşen ulusal diyalog konferansı, Suriye’nin yeniden yapılanması, devlet ve ulus inşası süreçlerine yönelik tartışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı dönemde yapılmış ve büyük bir yankı bulmuştur. Konferans süresince siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan pek çok konu tartışılmıştır. Bununla birlikte konferansta ön plana çıkan hususlar arasında, ülkede kamu düzeninin ve otoritesinin yeniden tesis edilebilmesi konuları da vardır. Kaybolan kamu düzeninin ve otoritesinin tekrar yerine gelebilmesi için “şiddet tekelinin” oluşturulması ve farklı silahlı grupların lağvedilerek tek bir meşru yapı olacak şekilde, bu grupların Suriye Ordusu veya güvenlik güçleri yapısına dâhil edilmeleri vurgulanmıştır. Buna karşın belirli grupların, özellikle silahlı güç kapasitelerine güvenerek alternatif ve paralel bir “ulusallık” iddiası ve yaklaşımı somut bir biçimde görünmektedir. Bu çerçevede işgalci İsrail’in de destek verdiği YPG terör örgütünün öncülüğünde, Rakka’da gerçekleştirilen “Ulusal Diyalog Konferansı” ve Süveyda’da Dürzi gruplar tarafından ilan edilen “askerî konsey” yapısı bu iddiaların en önemli güncel örnekleri olmuştur. Bu durum, İsrail işgalinin farklı boyutlarına da dikkati çekmiş ve bu işgalin ulusal birlik, güvenlik ve kalkınma konularında yarattığı olumsuz etkileri gündeme gelmiştir. Bu etkiler Suriye’nin kalkınması ve yeniden inşası adına kötümser tabloları ortaya çıkarsa da, şubat ayı içerisinde yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan olumlu dinamik süreç bu durumun kısa bir zamanda geride bırakılabileceğini de göstermiştir.

Suriye Ulusal Diyaloğu, Şiddet Tekeli ve Paralel “Ulusallıklar”

Suriye’de şubat ayı içerisinde yaşanan en önemli olayların başında “Ulusal Diyalog Konferansı” yer almıştır. Başkent Şam’da, ülkenin farklı bölgelerinden gelen yaklaşık 600 temsilcinin katılımıyla gerçekleştirilen konferans, geçiş yönetimi başkanı Ahmed El Şara’nın açılış konuşmasıyla başlamıştır. Konferans; Suriye’nin yeniden yapılanması, devlet ve ulus inşası süreçlerine yönelik tartışmaların yoğunlaştığı bir konjonktürde gerçekleşmiştir. Konferans süresince ülkede yeni ve kapsayıcı anayasa çalışmalarından ekonomik gelişmelere yönelik yol haritasına, kalkınma hedeflerinden altyapı hizmetleri ve sistemlerinin yeniden yapılandırılmasına, kadınların, etnik ve dini grupların sosyal hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasını öngören yasal düzenlemelere kadar pek çok konu tartışılmış ve konferansın sonunda bir sonuç bildirgesi açıklanmıştır. Söz konusu sonuç bildirgesinde, ülkenin parçalanmasına veya herhangi bir toprağından vazgeçilmesine kesinlikle karşı çıkılması gerektiği belirtildi. Geçiş sürecinde anayasal boşluğu dolduracak geçici bir anayasal bildirgenin de ilan edilmesi gerekliliğine işaret edildi. Bunun yanında söz konusu bildirgede; yetkinlik ve adil temsil esaslarına göre geçici bir yasama meclisinin oluşturulması, siyasî katılımın genişletilmesi ve toplumun tüm kesimlerinin siyasî sürece dâhil edilmesini sağlayacak yasaların çıkarılması önerilmiş, ekonomik kalkınmanın hızlandırılması için uygulanan yaptırımların kaldırılması çağrısı yapılmıştır.

Konferansta ön plana çıkan bir diğer önemli husus, ülkedeki kaos ortamının bir an önce son bulup kaybolan kamu nizamının yeniden inşasıdır. Kamu düzeninin ve otoritesinin yeniden tesis edilebilmesi için “şiddet tekelinin” oluşturulması ve farklı silahlı grupların lağvedilerek tek bir meşru yapı olacak şekilde bu grupların, Suriye Ordusu veya güvenlik güçleri yapısına dâhil edilmeleri vurgulanmıştır. Cumhurbaşkanı Şara; söz konusu husus çerçevesinde ortaya koyduğu görüşlerinde ve açıklamalarında silahlı grupların lağvedilmesi konusunun, ulusal güvenlik ve savunma yapılanmasında birlik sağlanmasının, devlet ve ulus inşası sürecinin ön koşulu olduğunu belirtmiştir. Zira devlet inşası bağlamında ele alındığında gerek teorik gerekse pratik düzeyde, belirli sınırlar içerisinde meşru güç kullanma tekeline sahip bir yapının bulunması, devlet olma nitelikleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Hali hazırda Suriye’de faaliyet gösteren farklı silahlı grupların mevcudiyeti, Suriye Ulusal Diyalog Konferansında ortaya konan vizyonun, pratiğe geçirilmesi adına temel bir engel oluşturmaktadır. Söz konusu engel kendisini en somut biçimde “ulus” tanımı ve inşası bağlamında göstermektedir. Şiddet tekeli, kamu düzeni ve ulus tanımı arasındaki ilişki bugün itibariyle Suriye’nin geçiş sürecinin önündeki sorunların başında gelmektedir. Suriye geçiş yönetimi ve Suriye Ulusal Diyalog Konferansında ortaya konan irade, Suriye’deki tüm etnik, dini ve mezhepsel grupları kucaklayan geniş ve kapsayıcı bir “Suriye Ulusu” kimliğini esas alan yaklaşım içindeyken farklı toplumsal grupların ve hareketlerin buna yönelik meydan okumaları da karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu meydan okumalar bu grupların, özellikle silahlı güç kapasitelerine güvenerek alternatif ve paralel bir “ulusallık” iddiası ve yaklaşımı somut bir biçimde görünmektedir. Bu çerçevede YPG terör örgütünün öncülüğünde, Rakka’da gerçekleştirilen “Ulusal Diyalog Konferansı” ve Süveyda’da Dürzi gruplar tarafından ilan edilen “askerî konsey” yapısı bu iddiaların en önemli güncel örnekleri olmuştur. Her iki örnek, Suriye’deki tüm toplumsal kesimleri kapsayan “Suriye Ulusu” kimliği yerine, kendi etnik veya dini kimliğini ön plana çıkararak ayrı bir “ulus” olarak konumlandırmakta ve “kendi kaderini ve geleceğini tayin” arayışını göstermektedir. Bu durumun temelinde ise söz konusu grupların kendilerine ait bir silahlı güç kapasitesine sahip olmalarıdır. Bu bağlamda, Şara’nın silahlı güçlerin merkezî ve ulusal bir otorite altında toplanmasına yönelik vurgularının önemi daha anlaşılır bir nitelik kazanmaktadır.

İsrail İşgalinin Farklı Yüzleri ve Suriye’nin İstikrarı

Suriye’deki devrimin ardından İsrail’in, Golan ve Kuneytra bölgeleri yoğunluklu olmak üzere başlattığı işgal saldırıları arz ederek devam etmektedir. Büyük ölçüde hava harekâtları ve kısmen topçu atışlarıyla sürdürülen bu işgal hareketi, İsrail’den gelen tutumların niteliği göz önüne alındığında genişleme, yayılma ve devamlılık kazanma eğilimini göstermektedir. Kısa bir süre önce İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinin iddiasına göre, İsrail’in Hermon Dağı ve Kuneytra bölgeleri başta olmak üzere sınır hattında 7 tane yeni askerî üs oluşturduğu ileri sürülmüştür. Uydu görüntülerine dayandırılan haberde İsrail ordusunun üs inşasında bulunduğuna dair veriler paylaşılmıştır. Bu durum, İsrail’in Suriye’deki işgal saldırılarını artırma ve kalıcı hale getirme arayışında olduğuna işaret etmektedir.

İsrail’in Suriye’deki işgal saldırıları, geçiş ve yeniden yapılanma sürecinde olan ülkenin istikrar, barış ve kalkınma çabalarını doğrudan olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Nitekim bu durum Suriye Ulusal Diyalog Konferansında gündeme getirilmiştir. Konferans kapsamında yapılan açıklamalarda, ülkenin parçalanmasına veya herhangi bir toprağından vazgeçilmesine kesinlikle karşı çıkılması gerektiği belirtilmiştir. İsrail işgalinin derhal ve koşulsuz sona erdirilmesi ve uluslararası toplumun, Suriye halkına yönelik saldırıları durdurması için sorumluluk alması çağrısı yapılmıştır. Bu noktada İsrail işgalinin, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü üzerindeki menfi etkisine odaklanılırken aynı zamanda işgalin yarattığı diğer olumsuz etkilere de dikkat çekilmiştir. Suriye’deki İsrail işgali, egemenlik ve toprak bütünlüğüne yönelik tehdit ve ihlali ifade etmektedir. Aynı zamanda bu sancılı geçiş sürecinde toplum ile devlet arasındaki güven bağının oluşmasına, ulusal birliğin sağlanmasına, ülkenin olağanüstü koşullardan sıyırılarak yeniden istikrar ve barış ortamına kavuşmasına da temel bir tehdit oluşturmaktadır.

Zira işgal, Suriye’de olağanüstü durum (savaş, istikrarsızlık, iç çatışma vb) koşullarının ve algısının sürmesine ve bu algıların tam olarak ortadan kaldırılamamasına yol açmaktadır. Diğer yandan bu işgal, toplumun geçiş yönetimine olan güvenini sarsmayı ve istikrarlı bir gelecek umudunu zedelemeyi de amaçlamaktadır. Bu işgalin diğer bir olumsuz etkisi ise ulusal birlik bağlamında ele alınmalıdır. Zira İsrail’in konvansiyonel askerî işgal konseptinin yanı sıra, YPG ve Dürzi grupları da destekleyerek ortaya koyduğu hibrit savaş konsepti, Suriye’de ulusal birlik ve siyasî bütünlük çabalarını ortadan kaldırmaya yönelik hamleler arasında yer almaktadır. Son olarak ise İsrail işgali, Suriye’nin istikrar ve barışa kavuşabilmesi için en önemli gerekliliklerden biri olan yatırımlar ve ekonomik işbirlikleri açısından da yıkıcı bir etkiye sahiptir. İşgalin yarattığı belirsizlik durumu Suriye’ye yönelik olası ve potansiyel yatırımların gecikmesine, ticari hayatın tam anlamıyla ivme kazanamamasına yol açmaktadır. Bu tablo, Suriye’deki İsrail işgalinin son bulması adına uluslararası toplumun daha fazla inisiyatif almasının kritik önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

2080 Kötümserliği ve Reel Koşullar

Şubat ayında, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yayınlanan “Çatışmanın Suriye’deki Etkisi” başlıklı raporda, Suriye’de 14 yıl boyunca devam eden çatışmaların 800 milyon dolarlık bir kayba neden olduğu açıklanmıştır. Raporda ayrıca, Suriye’nin hızlı bir şekilde kalkınması ve yeniden yapılanması için yeterli desteğin sunulmaması durumunda, kalkınma hızının ancak 2080 yılında çatışma öncesi oranlara yaklaşabileceği de ifade edilmiştir. “Mevcut büyüme oranlarıyla Suriye ekonomisi, çatışma öncesi GSYİH seviyesine 2080'den önce ulaşamayacaktır. Toparlanmayı 10 yıla indirmek için yıllık ekonomik büyüme 6 katına çıkmalıdır. Ekonomiyi çatışma olmasaydı olacağı yere getirmek içinse, 15 yıl boyunca bu büyümenin iddialı bir şekilde 10 katına çıkması gerekmektedir." ifadelerinin yer aldığı raporda; "Toparlanma; net bir ulusal vizyon ortaya konmasına, derinlemesine reformlar yapılmasına ve kurumlar arasında etkili koordinasyona bağlıdır. Pazar erişiminin genişletilmesi Suriye'nin ekonomik toparlanması açısından çok önemli." değerlendirmesine yer verilmiştir.

Söz konusu raporla birlikte ortaya konan bu kötümser tablo, mevcut ekonomik koşulların ve durumun statik bir yaklaşımla değerlendirilmesinin bir sonucudur.

Suriye Devrimi’nin ardından karşı karşıya kalınan olumsuz ekonomik tablo, kalkınma ve iktisadi yapının yeniden tesisi adına kötümser beklentilerin doğal biçimde kendisini göstermesine yol açmıştır. Buna karşın devrimin ardından, geçiş yönetimi tarafından ortaya konan çabalar ve dinamik süreç söz konusu kötümser beklentilerin büyük ölçüde iyiye doğru evirilmesini sağlamıştır. Şubat ayı içerisinde, AB tarafından Suriye’de farklı sektörlere yönelik yaptırımların kaldırılmasına ilişkin hazırlıklar ve çalışmalar dikkat çekmiştir. Suriye geçiş yönetimindeki ilgili bakanlıkların (ekonomi bakanlığı, petrol bakanlığı vb.) özellikle ülke dışında gerçekleştirdikleri görüşmeler ve işbirliği mutabakatları bu dinamik sürecin olumlu çıktıları ve göstergeleri arasında yer almıştır.

Bununla birlikte Avrupa ülkeleri, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden gelen olumlu mesajlar, Suriye’de kalkınma adına yatırım planları, Suriye’nin yeni pazarlara ulaşması ve yeniden ticaret pazarı haline gelmesine ilişkin girişimler de dikkat çekmiştir. Bu tablo Suriye’nin ekonomik açıdan yeniden yapılanması ve kalkınma çabalarının desteklenmesi halinde 2080 kötümserliğinin kısa bir süreç içinde geri planda kalabileceğine işaret etmektedir. Bu bağlamda AB, Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, söz konusu sorunların çözümü ve geçiş yönetiminin bu alanlarda da desteklenmesine yönelik olarak alacakları pozisyon, Suriye’nin daha kısa bir sürede istikrara kavuşmasını temin ederken aynı zamanda Suriye’nin kalkınması ve yeniden bir pazar haline gelmesini de sağlayabilecektir.

 

Perşembe, 20 Şubat 2025 18:13

Yeni Suriye’nin Dış Politikası

Suriye’deki yeni yönetimin şimdiye kadar yaptığı diplomatik temaslar ve yürüttüğü dış politika yaklaşımı bölgedeki politik dengeler ve bölgenin geleceği için büyük bir önem arz etmektedir. Bu rapor; Suriye’deki yeni yönetimin dış politikadaki yaklaşımlarını ve şimdiye kadar elde ettiği başarıları ele alacaktır. Bu rapor oluşturulurken hem açık kaynak bilgilerine hem de 10 - 20 Aralık 2024 ile 01 - 07 Şubat 2025 tarihleri arasında yapılan saha araştırmasından elde edilen bulgulara yer verilmiştir. Raporda; yeni yönetimin diplomatik temasları, jeopolitik pragmatizmi, Türkiye ve Arap devletleriyle olan ilişkileri, ABD ile aralarında devam eden belirsizlik ve Avrupa ile ekonomik işbirliği arayışı konu edilecektir. Bu konu başlıkları üzerinden de yeni yönetimin dış politika yaklaşımı hakkında bazı çıkarımlarda bulunulacaktır.

Raporun PDF sürümünü indirebilirsiniz:

https://bit.ly/4337M3i 

Giriş

Suriye'nin en korunaklı yapılarından biri olan Sednaya Askeri Hapishanesi, "insan mezbahası" olarak bilinir. Askeri istihbarat birimleri tarafından yönetilen bu hapishane, iki ana binadan oluşur: Sivil mahkumlar için kullanılan kırmızı bina ve askeri personel için kullanılan beyaz bina. Kırmızı bina, tek kişilik hücrelerden oluşan üç ayrı blok içeriyor. İnşası 1981’de başlayıp 1987 yılında tamamlanan ve tutuklu sayısına ilişkin kesin veriler bulunmayan bu ölüm merkezi, işkence ve sistematik vahşi cinayetlerle ün kazandı. Devrik Esed rejiminin bir korku aracı olarak kullandığı bu mezbaha, özellikle Suriye Devrimi sırasında ortadan kaybolan kişilerin bulunduğu merkez olarak tanındı.

Suriye devriminden sonra Sednaya

2011 yılında Suriye devriminin başlamasıyla Esad rejimi tarafından gerçekleştirilen tutuklama vakalarında büyük artış yaşandı. 2011 sonrasında ise tutukluların profili çarpıcı biçimde değişerek askerler, öğrenciler ve gençler arasında tutuklanma oranları arttı ve işkence, şantaj ve diğer insanlık dışı muamelelerin şiddeti de yükseldi. Bu durum, tutuklular üzerinde fiziksel, psikolojik ve sosyal açıdan yıkıcı etkiler bıraktı. Aileler, tutukluların akıbetini öğrenmek için veya serbest bırakılma vaadi karşılığında mali şantaja maruz kaldı. Verilere göre, tutuklananların çoğu 37 yaş altı, evli ve üniversite mezunu. Tutuklular farklı mezhep ve etnik kökenlerden gelseler de çoğunluğunu Sünniler oluşturuyor, ayrıca aralarında Humus, İdlib ve Halep gibi Suriye’nin çeşitli bölgelerinden gelenlerin yanı sıra Türk, Iraklı, Lübnanlı ve Filistinli gibi farklı uyruklara sahip kişiler de bulunuyor.

Tutuklama prosedürleri

Suriye'de Beşşar Esed rejimi tarafından gerçekleştirilen gözaltı vakaları, geleneksel gözaltı uygulamalarından çok bir tür kaçırma olarak nitelendiriliyor. Gözaltına alınanlar genellikle hangi kurum tarafından alıkonulduklarını bilmiyordu ve gözaltı gerekçeleri kendilerine açıklanmıyordu. Hukuki bir karar olmaksızın yapılan bu gözaltılar, çoğunlukla Askeri Soruşturma Şubesi ve Filistin Şubesi gibi güvenlik birimleri tarafından gerçekleştiriliyor ve ardından tutuklular Sednaya Hapishanesi'ne sevk ediliyordu. İstatistiklere göre birçok tutuklu, cinsel şiddet de dahil olmak üzere fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldı. Esed rejimi gözetiminde yapılan yargılamalar, esas olarak muhalifleri tasfiye etmeyi ve mallarını ellerinden almayı amaçlayan süreçler olarak nitelendiriliyor. Birçok tutuklu askeri sahra mahkemelerinde, Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde veya Terör Mahkemesi’nde yargılandı. Suriye Ceza Kanunu’nun maddeleri, yasaklı partilere üyelik, ulusal duyguları zayıflatma, etnik veya mezhepsel nefreti kışkırtma ve yurt dışında yanlış haber yayma gibi suçlamalar temelinde şekilleniyor. Bu maddeler, muhalif hareketleri baskı altına almak amacıyla sistematik olarak kullanıldı.

İşkence araçları

Devrik Baas rejiminin farklı dönemlerinde, baba ve oğul Esed yönetimi altında fiziksel ve psikolojik işkence uygulamaları artış gösterdi. Devrimin başlangıcından sonra fiziksel işkence vakalarında ciddi bir artış yaşanırken, psikolojik işkence oranları da Hafız Esed dönemine kıyasla önemli ölçüde yükseldi. Tutukluların tamamı hapishane ve güvenlik birimlerinde fiziksel işkenceye maruz kalırken, hayatını kaybeden tutukluların cesetleri de bir işkence aracı olarak kullanıldı.

En yaygın fiziksel işkence yöntemleri arasında sopa, cop, kırbaç ve kamçı ile dövme yer alıyor. Ayrıca tutukluların çoğu aç bırakılma, soğuk su sıkılması ve tekmelenme gibi kötü muamelelere maruz bırakıldı. Rejim, elektrik şoku, askıya alınma, "uçan halı" ve "tekerlek" gibi işkence yöntemlerini büyük oranda kullanırken Alman sandalyesi, yüz ve vücut deformasyonu, sıcak aletlerle dağlama, soğuk suya daldırma, deri yüzme, aşırı yeme zorlaması, sürükleme, ezme ve tırnakların çekilmesi gibi işkence yöntemlerine de başvurdu.

Psikolojik işkence yöntemleri arasında gözleri bağlama, soyundurulma, dini değerlere hakaret, idam veya öldürme tehdidi, sözlü hakaret, tek kişilik hücrede tutma ve aileyi tutuklama tehdidi bulunuyor. Uyuma yasağı ve başkalarının işkencesini izlemeye veya işitmeye zorlama da rejim tarafından yaygın kullanılan uygulamalardandır. Bazı tutuklular küfür ve aşağılamalar eşliğinde yemeklerine ayakkabı sokulması, yemeklerinin tuvalete dökülmesi ya da üzerlerine tükürülmesi gibi insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldı. Hatta tutuklular birbirlerine işkence yapmaya zorlandı. Cinsel işkence yöntemleri arasında en yaygın olanı cinsel organlara yönelik darbeler olup, birçok tutuklu hassas bölgelerine yönelik fiziksel saldırıyla karşılaştı.

Sednaya mağduru Mazen

Sednaya'da işkenceye maruz kalanlardan biri olan Mazen Hamada'nın hikayesine bakmak, Esed rejiminin Suriyeli muhaliflere karşı işkence politikasını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Mazen Hamada, Deyrizorlu bir Suriyeli aktivisttir. Yaşadığı şehirde uluslararası bir petrol ve gaz şirketinde çalışan Hamada, Suriye Devrimi'nin başlamasıyla barışçıl gösterilere katıldı ve sosyopolitik koşullar nedeniyle rejime karşı muhalefet etti.

Mazen Hamada, Mart 2012’de Suriye rejimi tarafından terör suçlamasıyla tutuklandı; elektrik şoku, dayak ve vücuda zarar verme gibi ağır fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kaldı. Hamada, çeşitli hapishanelerde yaklaşık 15 ay tutulduktan sonra serbest bırakıldı.

Mazen Hamada, serbest bırakıldıktan sonra Suriye'deki tutukluların maruz kaldığı insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak için aktif bir şekilde çalışmaya devam etti, uluslararası platformlarda hapishanelerdeki işkenceler hakkında tanıklık ederek adalet çağrısında bulundu. Hamada, serbest bırakılmasının ardından Hollanda'ya iltica ederek insan hakları ve Suriye'deki adalet mücadelesine destek vermeyi sürdürdü, ancak rejimin ailesini tutuklamakla tehdit etmesi üzerine 2020 yılında Suriye’ye dönerken havaalanında Suriye istihbaratı tarafından yeniden tutuklandı. Hamada'nın cesedi 8 Aralık 2024'te Esed rejiminin devrilmesinin ardından Sednaya Hapishanesi'nde bulundu ve raporlara göre bir hafta önce öldürüldüğü açıklandı.

Kaynaklar: https://bit.ly/4gBAE6i  

Giriş

Esed rejiminin 27 Kasım 2024'te başlayan ve 12 gün süren çatışmaların ardından düşmesi, 2011'den bu yana Suriye halkına karşı işlenen yaklaşık 14 yıllık suçların sonunu getirerek şok etkisi yarattı. Çöken Baas rejiminin devrik lideri Beşşar Esed ülkeden kaçarken muhalifler Şam'a barışçıl bir devir teslimle girdi. Şam'ın savaşla değil anlaşmayla alınması, Suriye'deki geçiş sürecinin sorunsuz olacağına dair umutları arttırdı.

Geçtiğimiz yıllarda Suriye, on yıllar süren diktatörlük, yaygın kurumsal yolsuzluk ve Baas Partisinin tek parti yönetimini takip eden savaşın yıkımından büyük zarar gördü. Muhalefet, özellikle kuzeybatı Suriye'nin küçük bölgelerindeki sınırlı yönetişim deneyimi göz önüne alındığında, önemli ve benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya. Bu bölgeler, başkent Şam, Halep, Humus, Hama, Dera, Süveyda, Lazkiye ve Tartus gibi kontrol altına alınan vilayet ve bölgelere kıyasla toprak ve nüfus açısından nispeten küçüktür.

Yeni dönemde zorluklar

Aslında Şam'ın geleceğini ve ülke yararına en iyi nasıl hareket edilebileceğini tartışmadan önce, ülke tarihinin bu kritik aşamasında karşılaşılan bazı acil durumları ve zorlukları ele almak elzemdir. Suriye, yeni yönetim otoritesiyle birlikte, eş zamanlı olarak ortaya çıkan çok sayıda önemli zorlukla karşı karşıyadır. Bunların başında güvenliği sağlamak ve göreceli istikrarı temin edecek temel hizmetleri sunmak geliyor.

Yeni yönetim, güçlerini başkent Şam'da güvenliği sağlamaya yönlendirirken diğer vilayetlerde nispeten istikrar sağlanmış durumda. Bu arada, devlet kurumlarının yeni yetkililere devri tamamlanana kadar, özellikle hizmet sektöründe günlük işlerin idaresi için devrik Baas rejiminin eski hükümetine güveniliyor.

Buna ek olarak, İsrail'in Golan cephesindeki askerden arındırılmış bölgeye kara harekatını sürdürdüğü ve Suriye ordusunun altyapı ve teçhizatını hedef alan eşi benzeri görülmemiş hava saldırıları düzenlediği güneyde de zorluklar devam ediyor. Bu saldırılar havaalanlarını, uçakları, hava savunma birimlerini ve silah depolarını kapsıyor. İsrail'in yeni yönetimin tüm askeri kabiliyetini yok etmeye ve kontrolü ele geçirmesini engellemeye kararlı olduğu görülüyor.

Kuzeyde ise terör örgütü PKK/YPG, Esed rejiminin çöküşünden faydalanarak Deyrizor ve Rakka kırsalında yeni bölgeleri işgal ederek ülkenin birliğine tehdit oluşturmaya devam ediyor.

Muhaliflerin karşılaştığı zorluklar yalnızca bunlardan ibaret değil. İç barışın ve geçiş dönemi adaletinin sağlanması, çöken ekonominin yeniden canlandırılması, bir sonraki aşamayı yönetecek geçiş dönemi siyasi organının kurulması ve en önemlisi, daha önce muhalif gruplar arasında ve siyasi bileşenleri arasında var olan hizipçiliğin sona erdirilmesi gibi daha pek çok zorluk mevcut.

Şimdi inşa dönemi

Muhaliflerin şu ana kadar kendi aralarında iyi koordine oldukları ve ortak katılım yönünde ilerledikleri görülüyor. Askeri Operasyonlar İdaresi Komutan Yardımcısının tüm askeri grupların birleşik bir askeri kuruma entegre edileceğini belirtmesi, bu grupların devlet odaklı düşünmeye doğru kaydıklarının olumlu bir göstergesidir.

Muhalif grupların eylemlerinde de açıkça görüldüğü üzere, muhaliflerin izlediği bir diğer yol da hem iç hem de dış kitlelere yönelik, özellikle de Suriye'nin farklı etnik, dini ve mezhepsel bileşenlerine hitap eden güven verici bir siyasi söylemin kullanılmasıdır. Bu söyleme, yıllarca süren şiddet ve mezhepsel ayrımcılığın ardından iç barışı tesis etmeye yönelik kasıtlı çabalarla sahada pratik adımlar eşlik etti. Tüm askerlik yükümlüleri için af çıkarıldı ve statüleri düzenli hale getiriliyor. Ayrıca Beşşar Esed'in mensup olduğu Alevi mezhebinin yanı sıra Şii, Hristiyan, İsmaili, Dürzi ve Kürtler de dahil olmak üzere ülkedeki diğer dini ve etnik gruplara da geniş güvenceler verildi.

Suriyeli muhaliflerin geçmişteki hatalarından ve diğer ülkelerin devrim deneyimlerinden çok şey öğrendikleri söylenebilir. Şimdi odak noktası devlet inşası aşamasına geçmektir. En azından önümüzdeki iki yıl için öncelik, Esed'in mirasını devlet kurumlarına zarar vermeden ortadan kaldırmak ve Suriye toplumunun tüm kesimlerini bu yeni devlete ait olmaları ve yeniden inşasına aktif olarak katılmaları için güçlendirmektir. Muhalifler devlet kurumlarının çöküşünü engelleyerek Suriye'nin geleceğine zemin hazırlayacak ve muhtemelen Suriye'nin yeni bir kaosa sürüklenmesini önleyecektir. Ancak Suriye'de istikrar ve güvenliğin sağlanması için başta Türkiye olmak üzere uluslararası sistemin desteğine ihtiyaçları var.

Kaynaklar: https://bit.ly/49Br8xB 

Giriş

2015 yılının Eylül ayında Şam yönetimine destek sağlamak amacıyla Suriye’ye müdahale eden Rusya, BM’nin öngördüğü siyasî çözüme bir alternatif sunmak için savaşı sonlandırabilecek bir ‘uzlaşma’ modelini, halk ayaklanmasının başladığı Dera’da uygulamıştır. Humus kırsalı ve Şam kırsalında yoğun askerî saldırılarla muhalif grupların, Suriye'nin kuzeyine toplu halde göç etmeye zorlandığı durumlardan farklı olarak 2018 yılında Dera’da farklı bir politika uygulanmış ve Rusya’nın arabuluculuğunda baskı altındaki muhalif gruplar, Şam yönetimi ile bir ‘uzlaşma’ anlaşmasına varmıştır.

Muhalefet kanadında büyük tartışmalara neden olan bu ‘uzlaşma süreci’, Dera muhalefetini dağıtarak çeşitli grupların farklı pozisyonlar almasına yol açmıştır. İran’ı dengelemek isteyen Rusya ile yakın ilişkiler kurarak kontrol ettiği bölgeyi ve yapısını koruyup nizami ordunun bir parçası haline gelenlerden, uzlaşmayı tamamen reddedip yeraltına çekilen gruplara kadar uzanan geniş bir yelpaze söz konusuydu. Öte yandan Şam yönetimi, uzlaşan ya da uzlaşmayan muhalif grupları çeşitli yollara başvurarak tasfiye etmeye çalışmıştı. Şam yönetimi, küçük çaplı operasyonlarıyla muhalif grupların kontrol ettikleri otonom bölgeleri kaldırmaya çalıştığı gibi suikast veya tutuklama yollarına başvurarak silahı bırakmış ya da bırakmamış eski muhalif unsurları bertaraf etmeye çalışıyordu(1). Çatışmaların devam ettiği ve güvensizliğin gölgelediği Dera’da zaman zaman halk protestoları – 2021 başkanlık seçimlerine karşı çıkan protestolar dâhil olmak üzere – meydana geliyordu(2). 

Dolayısıyla Şam yönetiminin Dera’nın ‘devlet’ kontrolünde olduğuna dair çizmeye çalıştığı imaj, sahadaki fiili durumlardan kopuktu. 2021 yılının Haziran ayında, Şam yönetimi yoğun bir askerî harekâtla Dera’nın el-Balad bölgesini hedef aldı ve hemen ardından şehrin doğu ve batı kırsallarında muhaliflerle yoğun çatışmalara başladı. Sonuç olarak yeni bir ‘uzlaşma’ süreci ile Dera’nın mevcut güvenlik ve yönetişim durumu şekillendirildi. Nitekim, 2021 yılından bu yana Dera’nın başarılı ve istikrarlı bir model sunduğunu söylemek oldukça zordur. Başka bir ifadeyle Rusya'nın, BM'nin öngördüğü siyasî çözüme bir alternatif olarak sunduğu uzlaşma süreci ve bu modelle savaşın sonlandırılabileceği iddiasının sahadaki gerçeklik ile örtüşmediği görülmektedir.

Bu rapor, Dera modelinin silahsızlanma ve yeniden entegrasyon sürecini inceleyerek hem güvenlik hem de yönetişim dinamiklerine odaklanmaktadır. Altı yılın ardından Rusya’nın ve Esed rejiminin ortaya koyduğu uzlaşı modelinin bir bilançosunu ortaya koymaktadır. Güvenlik açısından muhalif grupların yaşadığı dönüşüm süreçlerinin nasıl sonuçlandığı ve Şam yönetiminin Dera’da ne ölçüde ve nasıl bir hâkimiyet kurabildiği incelenmektedir. Yönetişim konusunda ise temel hizmetlerin ve günlük ihtiyaçların nasıl ve kimler tarafından sağlandığı, toplumsal düzeydeki sorun ve anlaşmazlıkların nasıl ve kimler tarafından çözüldüğü hususları ele alınmaktadır. Böylelikle Dera’daki uzlaşı modelinin Suriye için bir alternatif olup olmadığı verilere dayalı bir şekilde analiz edilecektir. Türkiye’nin Suriye politika alternatiflerine ışık tutacaktır.

Uzlaşıdan Günümüze Dera’daki Temel Gelişmeler

2018 yılında askerî kontrolü Suriye’nin birçok bölgesinde yeniden sağlayan Esed rejimi, yenilgiye uğrayan muhalif gruplara yönelik ‘uzlaşma’ adı altında koşullu bir silahsızlanma ve yeniden entegrasyon süreci başlattı. Bu sürecin hem bireysel hem de kolektif düzeyde yürütüldüğü ve doğrudan Rusya’nın gözetiminde icra edildiği görülmüştür. Süreci bir model olarak tanıtmak isteyen Rusya, üçüncü bir taraf olarak bazı eski muhalif grupları himayesine alarak Şam yönetiminin mutlak hegemonya kurmasını, yani muhalifleri tamamen ortadan kaldırarak Suriye’nin kuzeyine sürmesini engellemeye çalışmıştı. Ayrıca Ürdün ve İsrail için güvenlik kaygısı oluşturan İran’a bağlı milislerin nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik adımlar da atıyordu.

İstikrarsız Ortam

Bu bağlamda İran karşıtlığı ile bilinen “Kuvvet Şebab El Sünne”, Moskova tarafından kurulan ve Suriye Arap Ordusuna bağlı 5. Kolordunun bir parçası olan 8. Tugaya dönüşerek silahsızlanma ve yeniden entegrasyon sürecinin en belirgin yerel aktörlerinden biri haline gelmişti. Öte yandan bireysel olarak silahsızlanma ve yeniden entegrasyon sürecine katılan eski muhalif askerler ya silahsızlanarak sivil hayata entegre oluyor ya da Şam yönetimine bağlı güvenlik birimlerine, askerî güçlere veya müttefik paramiliter birimlere katılıyordu. Son olarak uzlaşmayı tamamen reddeden birçok muhalif grup ya Suriye’nin kuzeyine yerleştiriliyor ya da yeraltına çekilerek kontrol ettikleri otonom bölgeleri savunmaya çalışıp silahsızlanma ve yeniden entegrasyon sürecine katılan diğer muhalif gruplara ‘hain’ gözüyle bakıyordu.

Öte yandan Şam yönetimi, küçük çaplı güvenlik operasyonları düzenleyerek yer altına çekilen muhalif güçlerin otonom bölgelerinde yeniden tahakküm kurmasını engelliyordu ve silahsızlanan muhaliflere karşı intikamcı bir politika izleyerek suikast ve tutuklama başta olmak üzere çeşitli yöntemlerle eski muhalifleri tasfiye ediyordu. 2021 yılında Esed rejimi tarafından gerçekleştirilen askerî müdahaleye kadar devam eden bu dinamik, rejim tarafından yeterli görülmediği için yeni bir askerî harekat ile Dera el-Balad bölgesi hedef alındı. Tansiyonun hızlıca tırmandığı bir dönemde Esed rejimi ile eski muhaliflerin arasındaki çatışma olayları Dera’nın çeşitli bölgelerine yayılmaya başladı(3).

Rusya'nın garantörlüğünde Şam yönetimi ile eski muhalifler, yerel toplulukları temsil eden ‘merkezî komiteler’ ve 8. Tugay arasında yapılan müzakereler sonucunda ikinci bir ‘uzlaşı’ anlaşması hayata geçirildi. Ateşkesi uygulamak amacıyla Rus askerî polisi ve 8. Tugay birimlerinin Dera el-Balad bölgesine girmesi, Şam yönetiminin güvenlik güçlerine güvenmeyen yerel topluluklar ve eski muhalifler için nispeten bir güven unsuru oluşturdu. Anlaşmaya göre eski muhalifler silahsızlanarak sivil hayata yeniden entegre olabilecek ve Şam yönetimi, hapishanelerdeki tutuklu veya kayıp kişilerin akıbeti hakkında bilgi vererek bu kişilerin serbest bırakılmasını ya da bulunmasını temin edecekti(4).

Yerel topluluklar ve eski muhalifler, bu konuda umut beslemekle birlikte haklı olarak şüphe de duydular. Şam yönetimi ise bu şüpheleri gidermemiş, yerel beklentilere yanıt vermediği gibi ‘durumunu düzeltmiş’ eski muhalifler de dâhil olmak üzere muhalif kesimlere yönelik tutuklamaları bir politika olarak sürdürmüştür. Bununla paralel olarak Şam yönetiminin eski muhalif unsurları suikast yoluyla tasfiye etmeye çalışması, suikastların bir şiddet döngüsüne dönüşmesine neden olmuştur. Uzlaşma anlaşmasından bu yana özellikle eski muhalifler ve rejim unsurları başta olmak üzere, her ay onlarca sivil ve silahlı kişinin suikasta uğradığı görülmektedir.

Yerel kaynaklara dayalı olarak toplanan verilere göre 2021 yılından bu yana 2000’den fazla kişinin topçu saldırıları, çatışmalar, suikastlar, işkence ve asayiş olayları dâhil çeşitli şiddet olaylarında hayatını kaybettiği görülmektedir. Bu kişilerin yarısından fazlasının suikast sonucu yaşamını yitirdiği, suikastların çoğunun ise siyasî intikam amaçlı düzenlendiği dikkat çekmektedir. 2021 uzlaşma anlaşmasından sonraki bir yıllık sürece bakıldığında suikasta uğrayan ve sivil olmayan gruplar şunlardır: %34 oranıyla kişisel olarak silahsızlanma sürecinden geçmiş eski muhalifler, %23 oranıyla rejimin güvenlik veya askerî birimlerine ya da paramiliter yapılarına bireysel olarak katılmış eski muhalifler, %18 oranıyla rejimin kendi unsurları, %11 oranıyla terör örgütü DAEŞ’in militanları ve %8 oranıyla yeraltına çekilen yerel gruplar…  Öte yandan Rusya’nın girişimiyle kolektif biçimde resmî orduya katılan eski muhaliflerden oluşan 8. Tugay unsurları ise %6 oranıyla suikasta en az uğrayan kesimdir(5).

Organizasyonel yapısını koruyamayan ve dağılan muhalif grupların unsurları, bireysel olarak silahsızlanma sürecine katıldıkları için rejimin intikamcı uygulamalarına karşı savunmasız kalmıştır. Bu durum bir intikam döngüsünü beraberinde getirmiştir. Yer altına çekilen muhalifler ve yerel gruplar, rejim unsurlarını hedef alarak bu döngüyü beslemiştir. Öte yandan organizasyonel yapısını bozmadan dönüşüm geçiren 8. Tugay, kendi unsurlarını nispeten korumayı başarmıştır.

Yükselen DAEŞ Tehdidi

Güvenliğin sağlanamadığı bu ortam, terör örgütü DAEŞ ve rejime bağlı uyuşturucu milisleri başta olmak üzere çeşitli aktörler tarafından istismar edilmiştir. Terör örgütü DAEŞ’ın Dera’da faaliyet göstermesinin en bariz örneği, örgütün liderinin Dera’da bulunması ve Kasım 2022’de eski muhaliflerden oluşan ve 8. Tugay tarafından desteklenen yerel silahlı gruplarla yaşanan bir çatışmada öldürülmesidir. Bu olayın en ilginç yanı ABD Merkez Komutanlığının, bu operasyonun ‘Özgür Suriye Ordusu’ tarafından düzenlendiğini belirterek uzlaşmaya rağmen eski ortaklarıyla operasyonel bağlantılarını sürdürdüğü gerçeğini açık bir şekilde kamuoyuna yansıtmasıdır. Bu, terörle mücadele kapsamında yerel grupların DAEŞ’e karşı düzenlediği tek operasyon değildir. 2024 yılının başlarında şehrin batısında düzenlenen bir operasyonda, 8. Tugay destekli gruplar örgütün Dera’daki liderini etkisiz hale getirmiştir(6).

Başta belirtildiği gibi 8. Tugay’ın resmî ordu içinde rol oynaması ve aynı zamanda ‘merkezî komiteler’ ve yerel gruplarla etkileşimde bulunması, ona önemli bir fırsat penceresi açmıştı. 8. Tugay, nüfuzunu artırmak amacıyla Dera'nın çeşitli bölgelerinde çok sayıda operasyon düzenlemişti ve bu operasyonlar genellikle rejimin terör örgütü DAEŞ’e karşı operasyon yapacağına dair sinyaller verdiği dönemlerde gerçekleştirilmişti. Bu bağlamda, yer altına çekilen muhalifler ve yerel toplumların, rejimin olası operasyonlarından duyduğu korku 8. Tugay’a bir avantaj sağlamıştı.

Uyuşturucu Ticaret Merkezine Dönüşen Dera

Bazı eski muhalif gruplar, farklı bir dönüşüm süreci geçirerek rejimin etkisi altına girip uyuşturucu ticaretinden suikast pratiklerine kadar çeşitli illegal faaliyetlere karışmıştır(7). Bu anlamda rejim, bazı eski muhalif grupları siyasî amaçlarından arındırarak onları diğer gruplara karşı kullanmayı ve uyuşturucu ticaretinin bir tür vekilleri haline getirmeyi başarmıştır. Bu dinamik, rejim ve İranlı milislerin başını çektiği uyuşturucu ağlarının Suriye’yi bir üretim ve dağıtım merkezine dönüştürmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve Dera da dâhil olmak üzere Suriye’nin Ürdün ile sınırını uyuşturucu ve silah kaçakçılığı rotasına dönüştürmede kısmen de olsa etkili olmuştur. Özellikle kış aylarında, kara ve dronlar kullanılarak hava yolu ile artan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, Ürdün’ü artan güvenlik riski ile karşı karşıya bırakmış ve bu nedenle Amman, angajman kurallarını değiştirerek hava saldırıları da dahil olmak üzere sert müdahaleler gerçekleştirmek durumunda kalmıştır(8).

Kısaca çok fazla aktörün faaliyet gösterdiği, güvensizliğin ve – özellikle siyasî – intikam pratiklerinin hâkim olduğu, terör örgütleri ve uyuşturucu ağlarının faaliyet gösterebildiği, güvenlik sektör reformundan yoksun bir silahsızlanma sürecin yürütüldüğü Dera’da söz konusu silahsızlanma, silahlanmanın biçim değiştirdiği bir hale dönüşmüş ve bu süreç ne yerel düzeyde güvenlik sağlayıcı bir ortam oluşturabilmiş ne de sınır güvenliğini sağlayabilmiştir.

Altyapı Yıkımı ve Yönetimsizlik: Yerel Toplumun Mücadelesi

Dera'daki temel hizmetlerin altyapısı elektrik, su, sağlık ve eğitim dâhil olmak üzere büyük ölçüde yıkıma uğramıştı. Temmuz 2018'de yapılan tahminlere göre şehirdeki elektrik şebekelerinin %90'ından fazlası kullanılamaz hale gelmişti. Benzer şekilde içme suyu şebekelerinin büyük bir kısmı da hizmet dışıydı. Sağlık tesislerinin %50'sinden fazlası gördükleri hasar nedeniyle kapalıydı ve okulların %40'ından fazlası tamamen ya da kısmen yıkıldıkları için eğitim hizmeti sağlayamıyordu(9).

2018 yılında devlet kurumlarının Dera'daki bölgelere geri dönüşüyle birlikte altyapı sorunu üç farklı yöntemle çözülmeye çalışılmıştı: Birincisi, Şam yönetimi muhalif grupların kontrolü altındaki dönemden kalma hizmet projelerinden yararlanmaya çalıştı. Örneğin; saha hastanelerinde bulunan tıbbi ekipmanlara el konuldu ve muhalefete bağlı yerel meclisler ve sivil toplum kuruluşları tarafından döşenen su şebekesi kullanıldı. İkincisi, Şam yönetimine bağlı belediye ve yerel meclisler, altyapının yeniden rehabilitasyonu için yerel halkın bağış inisiyatiflerine başvurdu. Örneğin; Dera Eğitim Müdürlüğü, Nasib kentindeki üç okulun onarımı için yerel halk tarafından toplanan bağışları kullandı. (Bu durum daha sonra ayrıntılı bir şekilde açıklanacaktır) Üçüncüsü, güvenlik kurumlarının denetiminde yerel sivil toplum kuruluşları ve Suriye Kızılay’ından ya da uluslararası kuruluşlardan gelen yardımlara başvuruldu(10).

Aynı zamanda rejim, 2018'deki uzlaşma anlaşmaları sonrası otoritesine direnen yerel toplulukları toplu cezalandırma aracı olarak temel hizmetleri de araçsallaştırdı. Örneğin; 2019'da Dera el-Beled bölgesinde rejim, o dönemde kontrolü altında olmadığı halde yedi yıl boyunca biriken elektrik faturalarını tahsil etme bahanesiyle yerel halka yüksek elektrik ücretleri uygulamıştı(11). Rejim, Dera el-Beled'in 2021'deki ikinci uzlaşma şartlarını kabul etmesi ve yerel ‘merkezî komite’nin feshedilmesine kadar bölgede devlet kurumlarının en alt düzeyde bile hizmet vermesine izin vermemişti. 2018’den itibaren uzlaşma yapılan yerlerde- Doğu Dera kırsalı gibi- ise devlet kurumlarının geri dönüşüne rağmen temel hizmetler dâhil tüm sektörlerde minimum düzeyde hizmet verildiği görülmüştü. Şam yönetiminin altyapıya yatırım yapma veya kurumları tam kapasiteyle işletme imkânı olmadığından hizmetler oldukça sınırlı kaldı. Örneğin; Busra el-Şam şehrindeki “Vatandaş Merkezi” (12), inşaatı ve lojistik donanımı açısından hazır olmasına rağmen iki yıldır faaliyete geçirilmedi.

Dera şehrindeki yönetim boşluğu yerel toplumu, sosyal bağlarını kullanarak ve önceki muhalif yapılarına dayanarak kendi imkânlarıyla temel hizmetler ile ilgili sorunları çözmeye itmiştir. Merkezî komiteler ve 8. Tugay gibi uzlaşma sonrası statükoya entegre olan yapılar, devletin hizmet sağlayamadığı alanlarda alternatif çözümler üretmeye çalışmış ve bu süreçte toplumsal dayanışma ve yardımlaşma önemli bir rol oynamıştır. Bu çabalar, yurt dışındaki diaspora topluluklarından gelen bağışlarla veya Cuma namazları sırasında toplanan yardımlarla desteklenmiştir. Bu girişimler, molozların kaldırılması, elektrik hatlarının onarılması, yolların düzeltilmesi, evlerin ve bazı altyapıların özellikle tarihi bir öneme sahip olan Ömer Camii’nin onarılması veya temizlik işçilerinin maaşlarının ödenmesi gibi faaliyetleri içeriyordu(13).

Sağlık sektöründe, hastanelerin bir kısmı yerel halkın sağladığı fonlarla yeniden hizmete açılmıştır. Örneğin; Aralık 2023'te yerel bağışlarla finanse edilen El-Hirak Ulusal Hastanesinin yeniden açılması için gereken çalışmalar yapılmıştır(14). Bakanlığın rolü ise, yalnızca doktorların yeniden görev başına gelmelerini sağlamakla sınırlı kalmıştır. Dahası, güvenlik istikrarsızlığı nedeniyle doktorlar, tıbbi cihazları teslim almaktan çekinmiştir(15).

Su sektöründe, içme suyu sağlamak için gerekli elektrik enerjisini üretmek amacıyla güneş enerjisi sistemleri yerel halkın bağışları veya uluslararası kuruluşların hibeleriyle kurulmaktadır. Resmî rakamlara göre 2023 yılı sonuna kadar güneş enerjisi ile çalışan 210’dan fazla kuyu faaliyete geçirilmiştir(16). Aynı zamanda, denetim eksikliği nedeniyle artezyen kuyuları rastgele açılmakta ve 2011’de yaklaşık 8 bin olan kuyu sayısının 25 bine çıktığı tahmin edilmektedir. Bu durum iklimsel faktörlerle birleştiğinde yeraltı su seviyelerinde düşüşe neden olmuş, bu da halkı kuyuların derinliğini rastgele artırmaya zorlamıştır(17).

Güneş enerjisi sistemleri, yerel halkın bağışlarıyla sokakların ve yolların aydınlatılmasında da kullanılmaktadır. Örneğin; 2024’ün başlarında Ezraa kentinde halkın finanse ettiği 300 güneş enerjisi ile çalışan aydınlatma cihazı kurulmuştur(18). Bu bağlamda, Dera şehrindeki belediyelerin rolü semboliktir. Onarım faaliyetlerini gözetmek ve yerel önderlerle işbirliği yapmakla sınırlıdır. Belediyelerin başkanları yerel halktan geldiği için, yerel önderlerle iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bu durum, onarım faaliyetleri için gerekli finansmanı sağlayan önderlerle, bu faaliyetleri yürüten ve onlara bir anlamda meşruiyet kazandıran belediyeler arasındaki koordinasyonu kolaylaştırmıştır(19).

Buna karşın Dera el-Beled'deki toplumsal girişimlerin etkinliği, Doğu ve Batı Dera kırsalına kıyasla zayıftır. Bu durum, yerel toplumun içindeki farklı gruplar arasındaki iç anlaşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Örneğin, kişisel ya da ailevi anlaşmazlıklar nedeniyle belirli kişilerden gelen bağışların reddedildiği görülmüştür. Buna karşılık, 8. Tugay’ın kontrolündeki Busra el-Şam bölgesi, güvenlik açısından nispeten daha istikrarlı olduğu için Dera’da yönetimsel açıdan en başarılı bölge olarak görülmektedir. 8. Tugay, yerel halk ile devlet kurumları arasında bir arabulucu rolü üstlenmiş ve bu durum, halktan gelen bağışların onarım faaliyetlerinde kullanılması ve hizmetlerin sağlanması süreçlerinin daha etkin bir biçimde yürütülmesine olanak sağlamıştır(20).

Yerel İdarenin Meşruiyet Sorunu ve Yargının İşlevsizliği

Dera şehrindeki yerel idare, 2018 ve 2021'deki uzlaşmalar sonrasında merkezî yönetimin bir temsilcisi olmanın ötesine geçememesi ve temel hizmetleri sunmada yetersiz kalması nedeniyle yerel düzeyde geniş bir meşruiyet veya destek kazanamamıştır. Dera’da 81 yerel meclis bulunmakta olup 2022 yerel seçimlerinde, bu meclislere 251 seçim merkezî tahsis edilmiştir. Ancak, bazı adayların "zımni kabul" yoluyla seçilmesi sonucunda bu merkezlerin 13’ü iptal edilmiştir. Resmî rakamlara göre 1298 aday 1021 koltuk için yarışmıştır(21). Bu durum, Suriye genelinde 59.498 adayın 19.086 koltuk için yarıştığı oranla(22) kıyaslandığında Dera'da vatandaşların aday olma isteğinin düşük olduğunu göstermektedir.

Yerel seçimlere katılımın düşük olması ve aday olma konusundaki isteksizlik, seçimlere duyulan güvensizlik ve seçimlerin dürüstlüğüne olan inancın zayıflığı ile ilişkilidir. Ayrıca, belediye başkanları da dahil olmak üzere sivilleri ve silahlı kişileri hedef alan suikast girişimleri, adaylık konusunda korku yaratmıştır. Bu durum Şam yönetimini, El-Hirak şehri gibi bazı bölgelerde, aday sayısının yeterli olmadığı idari birimlerde okul müdürlerini aday olmaya zorlamaya sevk etmiştir. Buna ek olarak seçimden önceki görev değişikliklerinin de oldukça sınırlı kaldığı gözlemlenmiştir(23).

Benzer şekilde resmî yargı sistemi de etkinlik açısından oldukça yetersiz bir role sahiptir. Bu durum üç temel faktörden kaynaklanmaktadır. Birincisi; yargı kararlarının güvenlik güçleri için bağlayıcı olmaması ve dolayısıyla çoğu zaman uygulanmamasıdır. İkincisi; yargıçlar, güvenlik güçleri ve polis memurlarına rüşvet vermenin yaygın olması ve bundan dolayı adaletin işlememesidir. Üçüncüsü ise; güvenlik güçleri, milisler veya aşiret yapıları içinde nüfuz sahibi kişilerin hesap sorulamaz olmasıdır. Ayrıca, adli güvenlik daha önce “durumlarını düzelten” eski muhalifleri takip etmek için dava açma mekanizmasını bir yasal bahane olarak kullanmaktadır. Bu durum, adli güvenliğe bağlı bir kişinin eski muhalifler aleyhine kişisel bir dava açması yoluyla gerçekleşmektedir. Bu durumda kamu hakları ‘uzlaşı’ yaparak ortadan kalksa da kişisel dava açılması halinde özel haklar ‘uzlaşı’ kapsamına girmemektedir.

Resmî yargı mekanizmalarının zayıflığı nedeniylehalk, yerel çatışmaları çözmek için gayri resmi ‘yargı’ yollarına başvurmaktadır. Dera’nın batı kırsalında anlaşmazlıkları aşiret geleneklerine göre çözen ve batı kırsalındaki merkezî komite ile işbirliği içinde çalışan, adına “Meşru Komitesi” denilen yaşlı yerel önderlerden oluşan bir heyet, gayri resmî ‘yargı’ süreçlerini yürütmektedir. Dera’nın doğu kırsalında ise, Busra el-Şam ve çevresinde güç sahibi olan 8. Tugay ile işbirliği içinde çalışan başka bir “Meşru Komitesi” daha bulunmaktadır(24) .

Yerel önderlerin rolü yalnızca Dera içindeki anlaşmazlıkları çözmekle sınırlı kalmayıp Dera ve Süveyda toplulukları arasındaki anlaşmazlıkları da kapsamaktadır. Ekim 2020’de iki şehir arasındaki önemli anlaşmazlıklardan birini sona erdiren aşiret uzlaşması bu bağlamda önemli bir örnektir. Mart 2020 itibarıyla karşılıklı adam kaçırma olayları, 8. Tugay ile Süveyda’daki yerel silahlı gruplar arasında çatışmalara neden olmuş ve bu çatışmalarda her iki taraftan 19 kişi hayatını kaybetmiştir. 8. Tugay, Busra el-Şam bölgesinde adam kaçırma olaylarını önlemek amacıyla Süveyda sınırına yakın bazı tarım arazilerini ele geçirmiştir. Ancak, Süveyda toplumu bu durumu açık bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Bu anlaşmazlık, her iki tarafın yerel önderlerinin müdahalesi sayesinde 8. Tugay’ın tarım arazilerinden çekilmesi ve Süveyda’daki yerel grupların bölgedeki güvenliği sağlaması koşuluyla çözüme kavuşmuştur(25).

Gayri resmî yargının daha etkin olması ve halkın kötü bir üne sahip resmî merciler yerine bu yargıya başvurmasının, yargı sorununun çözüldüğü anlamına gelmemesi gerekmektedir. Başka bir ifadeyle yasalara ve net mekanizmalara dayanan, bağımsız ve yürütme gücü olan bir yargı sistemi eksikliği sürmektedir. Gayri resmî yargının organizasyon kapasitesi, hukuki uzmanlığı ve kararların kalıcı olarak uygulanabilirliği olmadığı için bu durum, silahlı grupların "Meşru Komiteleri"ne başvurmadan hareket ettiği olaylara meydan vermektedir(26).

Dolayısıyla bu durum sürdürülebilir bir alternatif olarak değerlendirilememekle birlikte, Dera’daki yapısal ve derin yönetimsizlik sorununu gözler önüne sermektedir. Temel hizmetlerin sağlanmasında olduğu gibi yönetim ve yargı boşluğu da yerel halkı çeşitli alternatif mekanizmalara başvurmaya zorlamaktadır.

Sonuç

Uzlaşmadan bu yana Dera şehri; rejim, 8. Tugay ve yerel gruplar başta olmak üzere birçok aktörün faaliyet gösterdiği bir yer haline dönmüş ve güvenliğin sağlandığı bir ortamdan uzak kalmıştır. Siyasî intikam suikastları, uyuşturucu ticareti dâhil ekonomik kaynak kavgası ve güç mücadelesinin gölgelediği Suriye’nin ön plana çıkan bu uzlaşma modeli, ne yerel halkın beklentilerini ne de sınır güvenliğini sağlayabilmiştir. Bu bağlamda, silahsızlanma süreci düzgün bir şekilde işlemediğinden bölge, uyuşturucu milislerinden terör örgütü DAEŞ’e kadar birçok güvenlik tehdidine zemin maruz kalmıştır. Esasen silahlanmanın biçim değiştirdiği bir ortamda, yeniden entegrasyon sürecinin başarılı olması beklenemezdi.

Rusya’nın öncülüğünde yürütülen silahsızlanma ve yeniden entegrasyon süreci, özellikle 8. Tugay’a koruma sağlayan ve geniş çaplı askerî operasyonların engellendiği bir çerçeveyle sınırlı kalmıştır. Bu süreçte siyasî intikam suikastları, uyuşturucu ticareti ve terör tehdidi ise yalnızca yan etkiler olarak algılanmıştır. Tüm bunlara bağlı olarak bu güvenlik tehditlerinin hesaba katılmaması, gerekli gözetim mekanizmalarının oluşturulmaması ve sürece yeterli kaynakların tahsis edilmemesinden dolayı Dera’nın, istikrarsız bir yapıya ve patlamaya hazır bir zemine sahip olduğunu söylemek mümkündür.

Buna karşın yerel toplum, su, elektrik, altyapı rehabilitasyonu gibi temel hizmetlerin sağlanması ya da toplumsal anlaşmazlıkların çözümü konusunda muhalif dönemden kalan yapılara başvurarak fiilen yönetim boşluğunu doldurmaya çalışmaktadır. Bu durum Dera’yı hem güvenlik hem de yönetim şekli açısından Şam yönetiminin kontrolü altındaki diğer şehirlerden farklı kılmaktadır.

Son olarak Dera vakası gösterdi ki, gerekli kaynakları ayırmadan, işlevsel gözetim mekanizmaları geliştirmeden ve silahsızlanma ile yeniden entegrasyon programını güvenlik sektörü reform sürecinin bir parçası haline getirmeden güvenli bir ortamın sağlanması söz konusu değildir. Bu uzlaşı süreci, güvenlik sağlayıcı ve yeniden imara elverişli bir ortam oluşturamadığı gibi Rusya’nın BMGK 2254 sayılı kararına da alternatif bir çözüm sunamadığı ortadadır.


([1]) Kutluhan Görücü ve Ömer Özkızılcık, Analiz: Uzlaşıdan Kuşatmaya Dera’da Neler Oluyor?, SETA, 14 Ekim 2021, https://shorturl.at/fpzfS

([2]) “Deraa el-Beled Halkının Devrimin Onuncu Yıldönümü Kutlamasından Kesitler”, 18 Mart 2021,"Ahrar Horan Topluluğu, 20 Mart 2021. Link: https://cutt.us/WScfh

([3]) Kutluhan Görücü ve Ömer Özkızılcık, Analiz: Uzlaşıdan Kuşatmaya Dera’da Neler Oluyor?, SETA, 14 Ekim 2021, https://shorturl.at/NyRZO

([4]) "Suriye Muhalefeti Deraa el-Beled Anlaşmasının Maddelerini Onayladı ve Rusya Onu Uygulamaya Başladı," El-Arabi el-Cedid, 1 Eylül 2022, https://cutt.us/m02Tq

([5]) Fadıl Hancı, “Deraa'da Tutuklamalar ve Suikastler: 2021 Uzlaşmasının Ardından Rejimin Güvenlik Yaklaşımı”, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi, 15 Aralık 2022, https://cutt.us/AL39r

([6])"Deraa Batı Kırsalında DAEŞ’in 'Horan Valisi' Öldürüldü", Şarkul Avsat, 28 Ocak 2024, https://cutt.us/aqDfu

([7]) Örneğin, eski muhalif figürler olan Mustafa al-Masalmeh ve Imad Abu Zureiq tarafından yönetilen gruplar, sadece rejime karşı olan tutumlarından vazgeçmekle kalmamış, aynı zamanda rejimin kurduğu uyuşturucu ağının bir parçası haline gelmişlerdir. al-Masalmeh, Ağustos 2023 tarihinde suikasta uğramıştı.
Fadıl Hancı, “From Settlement to Captagon: The Security Dynamics in Syria’s Daraa”, Politics and Society Institute, 23 Aralık 2023, https://shorturl.at/DfTnT

([8])Ömer Behram Özdemir, “Amacına Ulaşmayan Normalleşme Girişimi: Amman-Şam İlişkilerinde Sınır Güvenliği Sorunu”, Kriter, Şubat 2024, https://shorturl.at/ZltKT

([9])Abdullah Aljabassini, “Festering grievances and the return to arms in southern Syria”, Middle East Directions (MED), Haziran 2020, https://bit.ly/48y0lSh

([10]) Abdullah Al-Jabassini, “The Weaponization of Service Delivery in Wartime and Post-war Daraa al-Balad”, Journal of Genocide Research 25 (1): s(5-6), Ekim 2021, doi:10.1080/14623528.2021.1979913.

([11]) İbid. 7.

([12])Vatandaş Merkezi, su ve elektrik gibi hizmetlerle ilgili işlemleri kolaylaştırmak için çeşitli bölümleri bir arada bulunduran bir hizmet binasıdır.

([13])Al-Jabassini, “The Weaponization of Service Delivery in Wartime and Post-war Daraa al-Balad”, S(8).

([14]) "Yerel Toplumla İş Birliği İçinde: Deraa'daki El-Hirak Ulusal Hastanesi'nin Birkaç Bölümünün Yeniden Hizmete Başlanması," Suriye Başbakanlığı, 02 Aralık 2023, https://bit.ly/4e97mdB

([15]) Deraa’da Yerel Bir Kanaat Önderi ile Telefon Görüşmesi, Nisan 2024.

([16]) "Deraa’da Güneş Enerjisi ile Çalışan 213 Kuyu: Sürekli Su Pompalama Sağlanıyor ve Yakıt Maliyetlerinden Tasarruf Ediliyor," Tishreen Gazetesi, 29 Kasım 2023, https://bit.ly/3UzPrWr

([17])"Gelişigüzel Kuyu Kazımı: Yeraltı Suları Çekiliyor, Deraa Susuzlukla Karşı Karşıya”, Syria Direct, 26 Temmuz 2023, https://bit.ly/3NMYiAe

([18]) “Deraa’nın Ezraa ve Hıbeb Bölgelerinde Sokakların Güneş Enerjisi ile Aydınlatılması İçin Yerel Halkın İnsayitifi", Savra Gazetesi, 5 Şubat 2024, https://bit.ly/3C61Qel

([19]) Deraa’da Yerel Bir Kanaat Önderi ile Telefon Görüşmesi, Nisan 2024.

([20]) İbid.

([21]) "Deraa Seçimleri... Yoğun Katılım, Suriye Halkının Gücünün ve Direncinin Kanıtı," Al-Baath Gazetesi, 18 Eylül 2022, Link: https://bit.ly/3Uy0Iqa

([22]) "Yüksek Seçim Komitesi: Halep, Hama, Tartus, Şam Kırsalı ve Süveyda'daki 8 Merkezde Yerel Yönetim Meclisleri Seçimlerinin Yenilenmesi," SANA Ajansı, 19 Eylül 2022, https://bit.ly/3NPg5XC

([23]) Deraa’da Yerel Bir Kanaat Önderi ile Telefon Görüşmesi, Nisan 2024.

([24])"Rejimin Bir Alternatifi... Deraa’daki Aşiretler Yargı İşlemlerini Üstlenmesi İçin Meşru Komiteye Yetki Verdi," Syria Tv, 10 Mart 2024, https://bit.ly/3Uyr4bX

([25]) Deraa’da, 8. Tugay ile yakın ilişkisi bulunan Awwad el-Mekdad başkanlığında bir komite oluşturulurken, Süveyda’da Luey el-Atraş, yerel önderler, Durzi din insanları, Onur Adamları Hareketi üyeleri ve mağdur ailelerden oluşan bir komite kurmuştur.
Abdullah Aljabassini ve Mazen Ezzi. “Tribal ‘sulh’ and the politics of persuasion in volatile southern Syria”, Middle East Directions (MED), Nisan 2024, S(14-16), https://bit.ly/4hmVmYZ

([26]) Örneğin, 8. Tugay’ın, kendisine yönelik bombalı saldırılar düzenlemeyi planladığına dair deliller bulunan bir kişinin evini patlattığını görülmüştür. Yine, Kasım 2023’te bir silahlı grup tarafından öldürülen gazeteci Mahmud Harbi olayında, Mart 2023’te Meşru Komitesi tarafından "kısas ve üç ay barış sağlanması için süre" kararı verilmesine rağmen, karar uygulanamamış ve suçlu kişi, merkezi komitenin gözetiminde bulunduğu hapishaneden kaçmıştır.

"Patlayıcı Yerleştirme Planlarının Konuşulduğu Telefon Görüşmelerinin Ortaya Çıkmasının Ardından Busra eş-Şam’da Bir Evin Patlatılması", Deraa 24, 14 Mart 2024, https://bit.ly/3YNfKLx


Özet

Bu bülten, 2024 yılı Ekim ayı içerisinde Suriye sahasında yaşanan en önemli siyasî ve ekonomik gelişmeler ile güvenlik olaylarını ele almaktadır. Siyasî olaylara bakıldığında rejimin ihtiyatlı bir tarafsızlık ve İran ekseninden farklılaşma politikası izlemeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra rejim, Batı yaptırımları nedeniyle kendisine uygulanan uluslararası izolasyonu kırmak için Orta Doğu’ya yönelik uluslararası ilginin yeniden canlanmasından yararlanmaya çalışmaktadır. Böyle bir ortamda ise bölgesel gerilimler Suriye'deki duruma doğrudan yansımaktadır. Güvenlik olaylarına bakıldığında bu ay içerisinde İsrail’in, Suriye topraklarında İran ve “Hizbullah” milislerine ait onlarca güvenlik noktasını ve askerî mevkileri hedef alan saldırılarında önemli bir artış yaşanmıştır. Bu durum, yakında bir ateşkesin olma ihtimalinin düşük olmasına bakılırsa Lübnan’daki savaşın, rejimin savaştan uzak durma çabalarına rağmen Suriye’ye sıçrama riskini artırabilir. Ekonomik gelişmelere bakıldığında iktisadi göstergelerdeki çöküş, Suriye ekonomisinin genel karakteristik özelliği olmaya devam etmektedir. Rejimin etkili bir ekonomi politikasının olmaması, enflasyon, yoksulluk ve işsizlik gibi temel meseleleri görmezden gelmesi, yaşanan krizlere derinlemesine bir çözüm bulmak yerine yüzeysel müdahalelerde bulunması ve bu yanlış metodu uygulamakta ısrar etmesi vatandaşların yaşadığı sorunları daha da arttırmaktadır.

Rusya’nın Normalleşme Dosyasındaki Çabaları 

Suriye’yi çevreleyen bölgesel gerginlikler, özellikle Suriye'deki durumu doğrudan etkileyen Lübnan ve Gazze cephelerindeki gelişmeler ekim ayı boyunca da devam etmiştir. BM Özel Temsilcisi Geir Pedersen, bölgesel çatışmanın Suriye’ye sıçraması durumunda olayların daha da kötüleşeceği ve bu durumun uluslararası barış ve güvenlik açısından ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısını yinelemiştir.

Esed rejimi ise İsrail konusunda temkinli bir tarafsızlık politika izlemeye devam etmektedir. Bu durum, rejimin İran ile ilişkileri konusunda birçok soruyu gündeme getirmektedir. Rejim yanlısı medya, rejim kontrolü altındaki bölgelerde kronik bir ekonomik kriz yaşanırken Tahran'ın ekonomik açıdan rejime verdiği desteğin sınırlı olduğunu, enerji ve yakıt sektörü de dâhil olmak üzere birçok konuda iki taraf arasında görüş ayrılıkları yaşandığını dile getirmiştir. Bu durum ile ilgili olarak Hamaney’in uluslararası ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti, Tahran ile rejim arasındaki ilişkilerde gerginlik olduğu yönündeki haberleri yalanlamıştır. Diğer yandan Esed'i “direnişe inanan etkili bir şahsiyet” olarak tanımlayarak ilişkilerin gergin olduğuna dair haberleri “yalan haber” olarak nitelendirmiştir.

Aynı bağlamda Esed rejimi, Batı'nın yaptırımları nedeniyle maruz kaldığı uluslararası izolasyonu kırmak için Orta Doğu’ya yönelik uluslararası ilginin yeniden canlanmasından faydalanmaya çalışmaktadır. Başbakan Muhammed Gazi El Celali, Hindistan’ın Şam Büyükelçisi ile bir araya gelerek ülkesinin teknoloji ve tarımsal mekanizasyon da dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirmeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Rejim Başkan Yardımcısı Faysal Mekdad, Irak'ın Suriye’deki geçici maslahatgüzarını Şam’daki ofisinde kabul ederek ikili ilişkileri güçlendirme yolunda bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bu görüşmede özellikle ekonomi alanında olmak üzere ortak komitelerin etkinleştirilmesi gerektiğine yer verilmiş, imzalanan mutabakat zabıtlarının hayata geçirilmesi konuları ele alınmıştır. Rejimin Dışişleri Bakanı Bassam Sabbagh, Minsk’te Belarus Cumhuriyeti Başbakanı ve Meclis Başkanı ile bir araya gelmiştir. Belarus’un üst düzey iki yetkilisi ülkelerinin Suriye ile siyasî, ekonomik ve kültürel alanlarda işbirliğini güçlendirmeye ilgi duyduğunu ifade etmişlerdir. Bu arada Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Sergei Shoigu, Abu Dabi’de BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed ile yaptığı görüşmede Esed rejimine daha fazla siyasî ve ekonomik destek verilmesi, diğer Arap devletleriyle ve bölgesel düzeyde normalleşmenin teşvik edilmesi çağrısında bulunmuştur.

Türkiye’nin rejimle normalleşmesine ilişkin olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türk kuvvetlerinin Suriye’den çekilmesi konusundaki anlaşmazlık nedeniyle iki taraf arasındaki müzakerelerin askıya alındığını belirterek ülkesinin müzakerelerin yeniden başlaması için sürekli çaba sarf ettiğini vurgulamıştır. Ancak bölgede meydana gelen değişiklikler, özellikle İsrail’in Gazze ve Lübnan’a yönelik devam eden saldırganlığı ve İran'ın bölgedeki nüfuzuna karşı devam eden savaşın bir sonucu olarak geniş çaplı bir bölgesel savaşa sürüklenme riski normalleşmeyi zora sokmaktadır. Ayrıca Trump’ın Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte ABD’nin yeni Suriye politikasının nasıl olacağı ve genel olarak bölge üzerindeki etkileri bağlamında Rusya’nın müzakere çabaları sınırlı kalacak ve normalleşme süreci sekteye uğrayacaktır.  Diğer yandan Müzakere Komitesi Başkanı Bedir Camus, rejimin siyasî çözümden kaçması nedeniyle Arapların rejimle normalleşmesinde gerçek bir ilerleme kaydedilmediğine dikkat çekerek Suriye konusunda uluslararası bir konferans düzenlenmesi ve siyasî çözümü ilerletmek için bir Arap planı üzerinde çalışılması çağrısında bulunmuştur.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne (HRW) göre Lübnan’daki Suriyeli mültecilere yönelik, rejimin keyfi tutuklamaları, işkenceleri ve geri dönenlerin yargılanmasına yönelik baskıcı politikalarının devam etmesi nedeniyle mültecilerin Suriye’ye geri dönüşleri zora girmiş durumdadır. Onurlu bir geri dönüş için güvenli alternatiflerin ve ortamın bulunmamasının yanı sıra, bölgede tırmanan savaş durumu ve temel insani ihtiyaçların karşılanamamasının bir sonucu olarak mülteciler çok zor hayat koşulları ile karşı karşıya kalmaktadır. Avrupa Komiserliği, Suriye’de mültecilerin gönüllü geri dönüşü için güvenli bir ortam bulunmadığına dair defalarca açıklamalar yapmıştır. Avrupa Birliği Büyükelçileri, Avrupa Birliği Konseyinin mevcut oturumuna başkanlık eden Macaristan’ın çağrısı üzerine, Suriyeli mültecilerin ülkelerine gönüllü geri dönüş yollarını tartışmıştır. Bazı Avrupa Birliği ülkeleri mülteci dosyasını, Esed rejimiyle ilişkileri düzeltmek ve AB'nin siyasî çözümde somut ilerleme sağlanmadan ilişkileri normale döndürmeme politikasını değiştirmek için kullanması, Avrupa ülkeleri arasında büyük tartışmalara yol açmaktadır.

Suriye’de Savaşın Genişlemesi ve Olayların Tırmandığına Dair Göstergeler

Bu ay İsrail’in Suriye topraklarında gerçekleştirdiği ve İran ile Hizbullah milislerine bağlı onlarca güvenlik noktası ve askerî tesisi vurduğu, özellikle Hizbullah’ın Suriye-Lübnan sınırında ikmal hattı olarak kullandığı resmî ve gayri resmî geçitleri hedef alan hava saldırılarında kayda değer bir artış yaşanmıştır. Saldırılarda ayrıca Suriye’deki askerî tesisler, silah depoları ve Hizbullah’ın önde gelen bazı liderleri de hedef alınmıştır. Saldırılarda Şam ve kırsalındaki çeşitli yerler de vurulmuş, özellikle İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’ın üst düzey yetkilileri hedef alınmıştır. Bu saldırılardan biri olan İslami Cihad Genel Sekreteri'ne yapılan suikast girişimi ise başarısız olmuştur. İsrail'in olayları tırmandırması ve Suriye topraklarına yönelik kara harekâtı, Lübnan’daki savaşın Suriye'ye sıçrama riskini arttırmaktadır. Rejimin savaştan uzak kalma çabalarına rağmen görünürde bir ateşkes ihtimali bulunmamaktadır.

Suriye’nin sahil kesiminde ise İsrail, İran'a ait bir uçağın inmesine müteakip Hmeymim üssü yakınlarına saldırılar düzenlemiştir. Bir başka saldırıda ise askerî bir kışlanın yakınında yer alan silah deposu hedef alınmıştır. Ayrıca Humus’un doğu kırsalında bir mühimmat deposu ve İranlı milislere ait bir bina ile Humus’un güneyinde bir hava savunma sistemi de hedef alınmıştır. İsrail, Suriye’nin güneyinde ise Dera’daki Radar Taburu ve 79’uncu Hava Savunma Tugayını, Suveyda’daki Tel Al Kulayb radarını ve Kuneytra’daki ana yolları hedef almıştır. Saldırılardaki bu tırmanış, İsrail’in işgal altındaki Golan’da yaklaşık yedi kilometre uzunluğunda ve iki metre genişliğinde bir hendek kazmasının yanı sıra Suriye’de yeni topraklar işgal ve ilhak ederek 1974’te imzalanan ayrılma hatlarını ihlal etmesine paralel olarak gerçekleşmiştir.

Bir yandan Hizbullah Suriye’yi silah ve mühimmat ikmal hattı olarak kullanmaya devam ederken diğer yandan Irak İslami Direnişi milisleri işgal altındaki Golan’da İsrail mevzilerini hedef almaya çalışmıştır. Rejim ve arkasındaki Rusya ise, Suriye’nin güneyindeki angajman kurallarını korumaya çalışmaktadır. Rejim, Lübnanlı araçların başta İsrail ile ateşkes hattı olmak üzere güneydeki bazı noktalara geçişini engellemek için bir genelge yayınlamıştır. Ayrıca ateşkes hattı yakınında çok sayıda Rus askerî kontrol noktası ve mevzileri kurulmuştur. Bölgede günlük devriyeler gezmekte ve rejim güçleriyle ortak tatbikatlar gerçekleşmektedir.

Suriye'nin kuzeybatısında ise, Heyet Tahrir El Şam liderliğindeki El Fetih El Mubin odasının operasyon hazırlığında olduğu ve cephe hatlarında askerî hazırlıklar yaptığı yönündeki haberler üzerine Rus güçleri, Halep’in batı kırsalından Lazkiye'nin kuzey kırsalına kadar rejim tarafından cephe hatlarına getirilen askerî takviyelerle birlikte hava saldırıları düzenlemiştir. Buna karşılık Türkiye, ateşkesin bozulmasını önlemek için İdlib bölgelerinde gözlem noktalarını tahkim etmiştir.

Diğer yandan SMO’ya bağlı Sukur El Şimal grubu, Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığının emrine girdiğini ilan etmiştir. Grup varlığını sonlandırmıştır. Aldıkları bu karar, Bakanlığın emrine karşı çıkması ve SMO’ya bağlı Cephe Şamiye katılacağını açıklamasının ardından maruz kaldığı baskıdan kaynaklanmaktadır. Bu gelişme, SMO’nun yeniden yapılandırması hususunda bir ilk olarak görülmektedir.

Suriye'nin kuzeydoğusunda ise, Fırat’ın doğusunda rejim güçleri ve İranlı milisler tarafından kontrol edilen yedi beldeye yönelik uluslararası koalisyon üslerinden neredeyse her gün yapılan bombalamalar devam etmektedir. Bombalamalar sonucunda İranlı milisler ve Esed rejimine bağlı 4. Tümenden 8 kişi hayatını kaybetmiştir. Aynı zamanda ABD'nin Koneko üssünden yapılan füze saldırısında Deyrizor şehrinin doğusundaki yedi beldeden biri olan Marat beldesinde aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 6 sivil hayatını kaybetmiştir. Bu saldırılar, ABD üslerinin İranlı milisler tarafından hedef alınmasına yanıt olarak gelmiştir.

Öte yandan Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bazı bölgelere yönelik operasyonlarını arttırmıştır. Bu operasyonlarda YPG terör örgütünün askerî mevzileri ve asker toplama merkezlerinin yanı sıra hayati öneme haiz tesis ve altyapıları da hedef alınmıştır. Türkiye’nin saldırılarını arttırmasının nedeni, Ankara’daki TUSAŞ Savunma Sanayii Şirketine yönelik yapılan terör eylemidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ankara saldırısından bu yana Suriye ve Irak’ta 470 PKK hedefinin vurulduğunu açıklamıştır. Diğer yandan PYD İç Güvenlik Güçleri de Türkiye'nin 1168 kara ve hava saldırısı düzenlediğini dile getirmiştir. YPG/SDG genel komutanı Mazlum Abdi, Ankara saldırısı ile kendi güçleri arasında herhangi bir bağlantı olmadığını iddia ederek gerilimin düşürülmesi için diyalog çağrısında bulunmuştur. Ancak Türkiye, teröristlerin Suriye topraklarından Türkiye’ye geçtiklerini doğrulamıştır.

“Kötü Ekonomi” Suriye’nin Simgesi Haline Gelmektedir

Rejimin krizleri görmezden gelme ve krizin derin köklerini ele almak yerine yüzeysel çözümlere odaklanmaya dayalı metodolojisini sürdürdüğü bir ortamda, rejimin enflasyon, yoksulluk ve işsizlik gibi temel sorunları ele alacak etkili bir ekonomi politikası bulunmamaktadır. Bundan dolayı vatandaşların çektiği acılar artmakta ve çeşitli göstergelerde süregelen bozulma, Suriye ekonomisinin genel karakteri olmaya devam etmektedir.

Şam’da temel gıda maddeleri ve sebze fiyatlarında geçtiğimiz ay yaşanan fahiş yükseliş vatandaşların geçim yükünü fazlasıyla arttırmaktadır. Beş kişilik bir ailenin asgari geçim maliyeti yaklaşık 8 milyon Suriye lirasına ulaşmıştır. Asgari ücret ise 278 bin lirada sabit kalmaktadır. Hükümet politikaları hızla yükselen enflasyona çözüm üretememektedir. Bu yükselişe ayak uyduramayan savunmasız grupların geliri ile yaşam maliyetleri arasında büyük bir uçurum meydana gelmiştir. Suriye lirasının satın alma gücündeki keskin erozyon ve yüksek enflasyon oranları, yerel ekonominin kırılganlığını ve çevredeki değişikliklere karşı hassasiyetini yansıtmaktadır.

Rejimin sübvansiyonlu mazot fiyatını 2000 Suriye lirasından 5000 liraya yükseltme kararı, krizin köklerini göz ardı ettiğini pekiştirmektedir. Enerji sektöründe süregelen krizi yansıtan bu durum, ulaşım ve tarımsal üretim maliyetlerinin de artmasına yol açmaktadır. Böylelikle gıda fiyatları üzerindeki baskı artmakta ve kendi kendini besleyen bir enflasyon döngüsü oluşmaktadır. Rejim bu artışı, sübvansiyonları azaltmak ve mali açığı en aza indirmek için bir adım olarak gerçekleştirmiştir. Bu da rejimin karşı karşıya olduğu büyük ekonomik krizin ve temel yaşam giderlerini bile karşılamadaki yetersizliğinin dolaylı bir kabulüdür. Rejim, en savunmasız halkı bile korumak için herhangi bir önlem almamakta, bu durumun sosyal ve ekonomik yükünü bu grupların omzuna yüklemektedir.

Suriyelilerin ve Lübnanlıların, Suriye'ye doğru göç dalgalarına neden olan İsrail'in Lübnan’a saldırısının ekonomik etkilerine gelince; bu durum emlak piyasaları ve kiralar üzerindeki baskıyı arttırmıştır. Yerinden edilmiş Lübnanlılar için yazlık evlerinin aylık kira bedelleri 400-600 dolar arasında değişmektedir. Rejim tarafından resmî olarak dolarla işlem yapılmasının yasak olarak kabul edilmesine rağmen dolarla yapılan ticaret artmıştır. Kiraların değerindeki bu artış, uygun konut bulmakta zorlanan Suriyelilerin sıkıntılarını arttırırken emlak piyasası da sömürü ve spekülatörlere karşı savunmasız bırakılmıştır.

Buna ek olarak İsrail'in; Lübnan ve Suriye arasındaki “Masnaa Jdeidat Yabous” sınır kapısına yönelik devam eden bombardımanı, Suriye'den Lübnan’a yapılan ihracatı durdurmuş ve bu da iki ülke arasındaki ticareti olumsuz etkilemiştir. Zira daha önceden her gün Lübnan’a gelen Suriye kamyonlarının sayısı 30 ila 40 arasında değişmekteydi. Suriye’nin ihracat yapabileceği diğer pazarların Ürdün, Irak ve Körfez ile sınırlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca önceden Lübnan ile Irak arasında Suriye üzerinden geçen transit araçların sayısı günlük 60 araç civarındaydı. Bu araçların her biri yaklaşık 600 dolar transit ücreti ödemekteydi. Bu transit işinin durması nedeniyle devletin gelir elde ettiği bir yolun daha kaybolmuş olması durumu daha da kötüleştirmektedir. Bu ekonomik kriz, ticaret sektörü üzerinde de sürekli bir baskı oluşturmakta ve Suriye'nin dış ticaret altyapısının kırılganlığını ortaya çıkarmaktadır. Zira ekonomi sınırlı sayıda sınır kapıları ve ticaret ortakları gelirlerine bağlıdır. Buna ek olarak yük taşımacılığının durması önemli bir döviz kaynağının kaybedilmesi ve yerel üretici sektörler üzerindeki baskının artması anlamına gelmektedir.

İsrail ve İran arasındaki çatışmanın Suriye üzerindeki doğrudan etkilerinden biri, Şam’da toplu taşımanın neredeyse tamamen felç olmasına yol açan, vatandaşların günlük yaşamlarını olumsuz etkileyen ve buna bağlı olarak ulaşım maliyetlerini arttıran ciddi yakıt sıkıntısıdır. İran’ın, Suriye’ye petrol ihracatını azaltarak Çin’e öncelik vermesi, Suriye'deki yakıt krizini önemli ölçüde derinleştirmiştir. Eylül ayı içerisinde İran, Çin’e günde 1.626.287 varil yakıt ihraç ederken Suriye'ye ise günde sadece 35.099 varil yakıt ihraç etmiştir. (90 oktan) ve (95 Oktan) 25 litre benzin almak için bekleme süresi 20 ile 30 gün arasındadır. Bu süre bazı zamanlar daha da uzayabilmekte hatta vatandaşlar ayda üç yerine sadece bir kez depolarını doldurabilmektedir. Bu durum, rejimin İran’a olan bağımlılığının boyutunu ve Suriye ekonomisinin İran’ın desteğine ne kadar bağımlı olduğunu ortaya koyarken, rejim kurumlarının da vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamadaki kırılganlığını gözler önüne sermektedir.

Suriye’nin kuzeydoğusuna gelince YPG’nin başlıca gelir kaynaklarından biri olan petrol ihracatı ve bunun karşılığında rejim bölgelerinden gelen mali kaynaklara büyük ölçüde bağımlı olması nedeniyle Türkiye’nin örgüte yönelik operasyonları özellikle petrol sektörüne yöneliktir.  Bu da bir yandan askerî gerilimleri arttırırken diğer yandan da ana gelir kaynağı olarak petrole olan büyük bağımlılığı YPG yönetimini ciddi anlamda zora sokmaktadır. YPG, Türkiye’nin saldırıları nedeniyle günlerce kesintiye uğrayan rejime petrol gönderme işine yeniden başlaması, YPG’nin masraflar ve maaşlar açısından yükümlülüklerini yerine getirmek için Suriye lirasına olan acil ihtiyacını yansıtmaktadır.

Diğer yandan, Kamışlı’daki birçok fabrika, maliyetleri artıran ve yerel ürünlerin rekabet gücünü zayıflatan hammadde sıkıntısı, yüksek vergi ve gümrük uygulamaları nedeniyle üretimi durdurmuştur. Bu durum, ithalata olan bağımlılık ve yerel üretimi destekleyecek güçlü bir altyapının olmaması nedeniyle bölgedeki sanayi sektörünün karşı karşıya olduğu büyük zorlukları da yansıtmaktadır. Ayrıca yakıt fiyatlarındaki artış da üretim maliyetlerini artırmakta ve fabrikaların kâr marjını azaltarak bazılarını faaliyetlerini durdurmaya zorlamaktadır.

Suriye’nin kuzeybatısında ise, “Müdahale Koordinatörleri” tarafından eylül ayında açıklanan son ekonomik veriler; yoksulluk sınırının 11.218 Türk Lirasına yükseldiğini, yoksulluk sınırının altındaki ailelerin oranının %91,18’e, genel işsizlik oranının %88,82’ye ulaştığını ve enflasyon oranının aylık bazda %1,07, yıllık bazda ise %77,13 arttığını göstermiştir. Bu rakamlar, bölgedeki nüfusun yaşam koşullarında sürekli bir kötüleşme olduğunu ve büyük çoğunluğunun düşük satın alma gücü ve yüksek yaşam maliyetlerinden mustarip olduğunu, mevcut kaynaklar ile ailelerin günlük ihtiyaçları arasındaki uçurumun arttığını göstermektedir.

Bu zorluklara ek olarak insani yardım miktarındaki azalma ve döviz kurundaki bozulmanın bir sonucu olarak emtia fiyatlarındaki artış, nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamasını zorlaştırmakta ve gıda güvensizliği durumu yaratmaktadır.

Suriye Geçici Hükümeti Ekonomi Bakanı Tel Abyad’da, bölgede tarımı desteklemek ve çiftçilerin yükünü hafifletmek için önemli bir dayanak olan 12.000 ton buğday depolama kapasitesine sahip “Sakhrat Silo Tahıl Merkezinin” açılışını yapmıştır. Merkezin, depolama kalitesini arttırması ve kötü depolama nedeniyle tahılın büyük bir kısmının bozulmasından kaynaklanan kayıpları azaltması, buğday üretiminin sürdürülebilirliğini desteklemesi, buğday fiyatlarını iyileştirmesi ve çiftçileri verimliliği arttırmaya teşvik etmesi beklenmektedir. Ayrıca Suriye Geçici Hükümeti önümüzdeki dönemde bölgedeki 10 siloyu daha rehabilite etmeyi planlamaktadır.

İdlip’teki “Kurtuluş Hükümeti”, kamu kurumlarında çalışanlara dokuzuncu ay için yarım maaş ödemiştir. Bu durum Heyet Tahrir El Şam’ın karşı karşıya olduğu ciddi mali krizi yansıtmakta ve kamu personelinin dahi maaşlarını ödemekte yaşadığı sorunlara işaret etmektedir.

 

Giriş

2016 yılında Fırat Kalkanı Harekâtı ile kurulan ve daha sonra Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtlarıyla genişletilen Suriye’deki güvenli bölgede, iç güvenlik meselesi önemli konulardan biridir. Nitekim bir güvenli bölge mimarisi sadece cephe hatlarında güvenliğin sağlanması ile oluşmaz, aynı zamanda iç bölgede de güvenliğin sağlanması gereklidir. Güvenli bölgenin kurulmasından sonra bölgede yaşanan yoğun terör saldırılarının azalmasıyla, iç güvenlik ciddi ölçüde iyileşmiştir. Dünyanın her bölgesinde olduğu gibi güvenli bölgede de polisler ve güvenliği sağlayan kurumlar bulunmaktadır.

Bu rapor, saha araştırmaları sonucunda elde edilen bilgiler ışığında hazırlanmış ve Suriye’deki güvenli bölgede vazifeli iç güvenlikten sorumlu Sivil ve Askerî Polis Teşkilatlarını ele almaktadır. Okuyuculara bu iki emniyet yapılanmasının içyapısını, görevlerini ve yetki alanlarını tanıtmaktadır. Akabinde bu iki güvenlik gücünün bugüne kadar elde ettiği başarılar ve karşılaştıkları yapısal sorunlar ele alınmaktadır. Bu rapor aynı zamanda güvenli bölgedeki suç oranlarından kontrol noktalarındaki olumlu dönüşüme, sivil ve askerî polisler arasındaki dayanışmadan bölgedeki yoğun bireysel silahlanmaya ve savaşın getirdiği olumsuz şartlara kadar birçok konuyu da ele almaktadır.

Sivil Polis Teşkilatı Yapılanması

Sivil Polis Teşkilatının güvenli bölgedeki yapılanmasına bakıldığında ilk göze çarpan olgu, yapılanmanın yerel meclislere bağlı olduğudur. Güvenli bölgede bulunan her yerel meclisin ayrı bir sivil polis yapılanması bulunmaktadır. Örneğin, Azez bölgesinde yerel meclise bağlı Azez Sivil Polis Teşkilatı vardır. El-Bab bölgesinde yine yerel meclise bağlı El-Bab Sivil Polis Teşkilatı kurulmuştur. Resmî yapılanma itibariyle her Sivil Polis Teşkilatı, bölgesindeki yerel meclislere bağlıdır. Her yerel meclis de Suriye Geçici Hükümetine bağlıdır.

Bu yapı çerçevesinde güvenli bölgede toplamında 20 Sivil Polis Teşkilatı bulunmaktadır. Doğudan güneye doğru sırasıyla; Rasulayn, Suluk, Tel Abyad, Cerablus, Gandura [Gandura Cerablus’a bağlıdır], Çobanbey, Başköy, Biza, El-Bab, Ahtarin, Mare, Soran, Azez, Şeran, Afrin, Bülbül, Mabatlı, Racu, Cinderes ve Şeyh Hadid Sivil Polis Teşkilatları bulunmaktadır.

Her yapılanma o bölgede yaşayan sivillerin yerel meclisler tarafından ‘kolluk kuvveti’ görevine alınmasıyla oluşturulmuştur. Böylelikle tüm sivil polisler bölge halkındandır ve yereldir. Bölgede bulunan tüm sivil polis teşkilatları arasında bir ast-üst ilişkisi bulunmamaktadır. Tüm sivil polis yapılanmaları eşit seviyededir ve her güvenlik gücü kendi yetki alanında çalışmaktadır.

Güvenli bölgelerde bulunan her sivil polis yapılanması Suriye Geçici Hükümetinin resmî talepleri doğrultusunda kurulur. Güvenli bölgelerde hayatın normalleştirilmesi ve insani yardım faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı Jandarma veya Emniyet güçleri tarafından kendilerine danışmanlık hizmeti verilmektedir. Bu bağlamda sivil polis teşkilatlarının iç yapılanması Türkiye’deki Jandarma veya Emniyet’in yapılanma ve işleyişi ile benzerlikler taşımaktadır. Yerel meclislere bağlı kolluk teşkilatlarına danışmanlık veren Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik unsurları, güvenli bölgelerde yaşayan kişilerin ‘kendi kendini yönetmesi hakkına’ riayet etmektedir. Yerel kolluk kuvvetlerinin teknik düzeyde danışmanlığını yürüttüğü, meşru müdafaa hali hariç olaylara doğrudan karışmadığı gerçeği artık yerelde de kabul görmüş bir vakıadır.

Sivil Polis Teşkilatlarının iç yapılanması alttaki görseldeki gibidir:

 

 

 Her Sivil Polis Teşkilatının, Jandarma’dan mı yoksa Emniyet’ten mi danışmanlık hizmeti aldıkları fark etmeksizin personel sayısı yaklaşık olarak 600 ile 2000 memur arasında değişmektedir. Sivil polisler içerisindeki kadın memur oranı yaklaşık %3 ila %5 arasında değişmektedir. Sivil polislere yerel meclislerin bütçelerinden aylık maaş verilmektedir. Sivil polisler, güvenli bölgedeki PTT şubelerinden maaşlarını düzenli bir şekilde çekebilmektedir. Memur maaşları; medeni hal, çocuk sayısı ve eğitim seviyesi gibi farklı etkenleri gözetmektedir. En düşük maaş, bölgeden bölgeye değişmekle beraber 2900 TL ile 3500 TL arasında değişmektedir.

Sivil polis alımı için her bölgedeki Sivil Polis Teşkilatı ayrı bir süreç işletmektedir. Örneğin; Cerablus Sivil Polis Teşkilatı, Cerablus bölgesinde ikamet eden sivillere yönelik bir ilana çıkmaktadır. Söz konusu ilana yaş, fiziki yeterlilik ve eğitim seviyesi gibi şartları taşıyanlara başvuru hakkı tanınmaktadır. Başvuruda bulunanlara yönelik yazılı ve uygulamalı sınavlar düzenlenmektedir. Sınavların ardından mülakatlar gerçekleştirilmektedir. Sınav ve mülakatlardan başarıyla geçenlere yönelik güvenlik soruşturması yapılmaktadır. Güvenlik soruşturması da olumlu sonuçlananlar sivil polis olma hakkına erişmektedir. Alımlar yapıldıktan sonra her Sivil Polis Teşkilatı, 1,5 aylık bir temel eğitim süreci düzenlemektedir. Temel eğitimin ardından polis olmaya hak kazananlar, kendi CV’leri, eğitimleri ve yetenekleri kapsamında teşkilatın farklı branşlarında vazifelendirilmektedir.

Sivil Polis Teşkilatının Görev Alanı ve Suçla Mücadelesi

Sivil polislerin güvenli bölgedeki yetki alanı, hem coğrafi hem de hedef grubu olarak sınırlandırılmıştır. Coğrafi anlamda her Sivil Polis Teşkilatı kendi bölgesinden sorumludur. Örneğin; Azez’deki sivil polisin yetki alanı, Azez yerel meclisine bağlı bölgelerle sınırlıdır. Azez’in dışındaki bölgelerden diğer yerel meclislere bağlı sivil polisler sorumludur.

Sivil polislerin ikinci sınırlandırması hedef grubu bağlamındadır. Sivil polisler, yetkileri gereğince sadece sivillerden sorumludur. Güvenli bölgede bulunan ve SMO’ya bağlı gruplarda askerlik yapanların karışacağı olaylar, kolluğun yetki alanının dışındadır. Eğer sivil polis, bir askeri suçüstü yakalarsa onu gözaltına alıp karakola götüremez. Askerî polisi çağırıp söz konusu askeri, Askerî Polis Teşkilatına teslim etmek zorundadır. Bu bağlamda sivil polisler, askerî personellere ilişkin soruşturma ve kovuşturma görevi yapamaz. Bu bağlamda eğer bir suça hem sivil hem de askerî personel karışmışsa veya bir olayda bir taraf sivil diğer taraf askerse, sivil polis olayı askerî polise devretmek zorundadır.

Suriye kanunları ve teamülleri çerçevesinde belirlenen bu sınırlar doğrultusunda sivil polisler, kendi bölgelerindeki sivillerin suçlarıyla ilgilenebilir. Genel hırsızlık ve adi suçlardan tutun da, siviller arasındaki herhangi bir toplumsal olaya kadar geniş bir yelpazede olaylara müdahale etmektedirler. Trafik ve toplumsal olaylardan sivil polisler sorumludur. Güvenli bölgede bulunan kontrol noktalarında sivil araçlar, Sivil Polis Teşkilatının kontrol noktalarından geçmek zorundadır. Sivil polisler ancak sivil araçları kontrol edebilmektedir.

Sivil polislerin hepsi sivil savcılar ve mahkemelerle çalışmaktadır. Bu bağlamda soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin hepsi, sivil savcıların onayı ve izniyle gerçekleştirilmektedir. Yakalanan şüpheliler karakol veya polis merkezine getirilmekte ve kendileri hakkında hukuki süreç başlatılmaktadır. Gözaltı ve nezaret süreçleri sonrasında sivil mahkemede ilgilinin davası görülmektedir. Hâkimin hükmü sonrasında mahkûm sivil hapishaneye sevk edilir. Sivil hapishanede ise yine sivil polis memurları görev almaktadır.

Askerî Polis Teşkilatı Yapılanması

Askerî Polis Teşkilatı güvenli bölgede merkezî olarak yapılanmıştır. Tüm güvenli bölge için bir hiyerarşik yapılanma içerisinde bulunan askerî polis yapılanmasının bir merkez komutanlığı bulunmaktadır. Merkezî komutanlık doğrudan Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığına bağlıdır. Örneğin; Cerablus Askerî Polis Teşkilatı da Çobanbey Askerî Polis Teşkilatı da önce Fırat Kalkanı Harekâtı Komutanlığına ve oradan da Merkez Komutanlığa bağlıdır. Tüm askerî polis yapıları birbiriyle doğrudan irtibatlıdır. Şubeler arasında ast-üst ilişkisi olmazken şubelerle merkezî komutanlık arasında çok net bir ast-üst ilişkisi bulunmaktadır.

Merkezî komutanlık uhdesi altında ise 10 farklı şube bulunmaktadır. Bunlar doğudan güneye doğru sırasıyla: Barış Pınarı Harekâtı Bölgesi Komutanlığına bağlı Rasulayn, Suluk ve Tel Abyad Askerî Polis Teşkilatları, Fırat Kalkanı Harekâtı Bölgesi Komutanlığına bağlı Cerablus, El-Bab, Çobanbey ve Azez Askerî Polis Teşkilatları, Zeytin Dalı Harekâtı Bölgesi Komutanlığına bağlı Afrin, Bülbül ve Cinderes Askerî Polis Teşkilatları şeklindedir.

Her yapılanma, güvenli bölgedeki Suriye Milli Ordusu grupları içerisindeki vazifeli askerlerin hizmete alınmasıyla oluşturulmuştur. Böylelikle tüm askerî polisler, Suriye’de devrime katılmış ve savaşma tecrübesi olan askerlerden oluşmaktadır. Askerî polis teşkilatı içerisinde özellikle Suriye devrimi sürecinde sivilleri öldürmeyi reddettiği için ordudan ayrılan subayların oranı oldukça yüksektir.

Askerî Polis Teşkilatına bağlı her bir şubenin personel sayısı yaklaşık olarak 300 ila 700 asker arasında değişmektedir. Askerî polislere, Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığı tarafından askerin medeni durumu, eğitim seviyesi ve çocuk sayısı gözetilerek aylık olarak en az 1500 TL ile 2000 TL arasında maaş verilmektedir. Maaşlar doğrudan yapısal hiyerarşi içerisinde verilmektedir.

Askerî polis alımları sivillere açık değildir. Sadece askerler askerî polis olabilmektedir. Askerî Polis Teşkilatının personel ihtiyaçları Suriye Milli Ordusu grupları tarafından karşılanmaktadır. Alım yapılması gerektiğinde Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanı, Suriye Milli Ordusu Kolordu Komutanlarından personel alımı yapmaktadır. Bu teşkilata alınan askerler referans sistemiyle belirlenmektedir. Alımlar yapıldıktan sonra hiyerarşik düzen bağlamında ordudan ayrılan subaylar tarafından eğitimler verilmektedir. Eğitim süreçleri akabinde askerî polislere yetenekleri ve eğitimleri bağlamında görev tevdi edilmektedir.

Askerî Polis Teşkilatının Görev Alanı ve Suçla Mücadelesi

Askerî polislerin güvenli bölgedeki yetki alanı hedef grubu askerler ve düşman askerleriyle sınırlıdır. Ancak coğrafi olarak herhangi bir sınırlama söz konusu değildir. Askerî Polis Teşkilatı farklı şubelere ayrılsa da ihtiyaçlara binaen merkezî görevlendirme sonucunda bir askerî polis geçici olarak farklı bir bölgede de görev alabilmektedir.

Askerî polislerin en önemli sınırlandırması hedef grubunda sivillerin olmamasıdır. Güvenli bölgede bir sivili suçüstü yakalasalar bile onu Suriye kanunları çerçevesinde gözaltına alamazlar. Sivil polisleri çağırıp kişiyi sivil polise teslim etmek zorundadırlar. Bu bağlamda askerî polislerin sivillere ilişkin soruşturma ve kovuşturma görevleri yoktur. Askerî polis, Suriye Milli Ordusundaki askerlerin suçlarıyla ilgilenmektedir. Eğer bir suça hem sivil hem de askerî personel karışmışsa veya bir olayda bir taraf sivil diğer taraf askerse olay, askerî polisin yetki alanına girmektedir. Bunun yanında Sivil Polis Teşkilatının talebi doğrultusunda sivil polislerle beraber sivillere yönelik operasyon gerçekleştirme yetkisine sahiptir. Sivil polisle beraber gözaltı süreçleri yapılmakta ve akabinde tüm sivil suçlular Sivil Polis Teşkilatına teslim edilmektedir.

Suriye kanunları çerçevesinde belirlenen bu sınırlar doğrultusunda askerî polisler, askerlerin suçlarıyla ilgilenir. Askerlerin rüşvet, kaçakçılık, gasp, uyuşturucu ve işledikleri diğer tüm adi suçların soruşturması ve kovuşturmasından sorumludur. Ayrıca düşman unsurlarının ve terör örgütü üyelerinin teslim alınması veya yakalanması durumunda onların gözaltı süreçlerini de yönetir.

Askerî polislerin hepsi askerî savcılar ve mahkemelerle çalışmaktadır. Bu bağlamda soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin hepsi askerî savcıların onayı ve izniyle gerçekleştirilmektedir. Yakalanan şüpheliler karakollara getirilmekte ve kendileri hakkında hukuki süreç başlatılmaktadır. Gözaltı ve nezaret süreçleri sonrasında askerî mahkemede ilgilinin davası görülmektedir. Hâkimin kararı sonrasında mahkûm asker hapishaneye sevk edilir. Askerî hapishanede askerî polisler görev almaktadır.

Güvenlik Güçlerinin Başarıları ve Karşılaştığı Sorunlar

Suriye’deki güvenli bölgede görev alan sivil ve askerî polis yapılanmaları, asayişi sağlama ve iç güvenliği temin etme bağlamında birçok alanda olumlu yönde mesafe kat etmiştir. Sivil polislerin yerelden oluşturulması, sivil polisin yereldeki kabulünü artırmış ve etkinliğini güçlendirmiştir. Askerî polisin ise askerlerden oluşturulması ve Suriye Milli Ordusundan sorumlu olması bölgedeki asayiş sorunlarını hafifletmiştir. Özellikle askerî polisin merkezî ve hiyerarşik yapılanması, Suriye’deki güvenli bölge için merkezî otoritenin etkin bir şekilde oluşturulması bağlamında çok kritik bir eşiktir. Bu iki yapının koordineli çalışmaları ve dayanışması sonucunda güvenli bölgedeki suç oranları azalmış ve sivil halkın yıllardır rahatsız olduğu kontrol noktalarında gözle görülür iyileşmeler olmuştur. Ancak bölgedeki yoğun bireysel silahlanma, savaş şartları ve aşiret yapıları, güvenlik hizmetlerinin daha da iyiye gidebilmesinin önünü kesmekte ve durumu zorlaştırmaktadır.

Suç Oranları

Suriye’deki güvenli bölgelerde sivil ve askerî polislerin çalışmaları doğrultusunda suç oranlarında belirgin ve ciddi bir düşüş bulunmaktadır. Ancak suç oranlarından daha da önemli olan, suçluların yakalanması ve fail-i meçhullerin azalmasıdır. Nitekim sivil ve askerî polislerin sahadaki etkinliğinin düşük olduğu dönemlerde, güvenli bölgede yaşayan insanların hak arayış imkânları çok sınırlıydı. İnsanlar ya bireysel olarak haklarını aramaya çalışıyordu ya da Suriye Milli Ordusundaki irtibatları üzerinden haklarını korumaya çalışıyordu. Üstüne üstlük hırsızlık ve gasp gibi birçok suç işleyen zanlılar yakalanamıyordu. Asayiş bağlamında anarşiye benzer bu durum sürdürülebilir değildi. Özellikle suçluların yakalanamaması bölgedeki güvenliği ve güvenlik algısını çok zedeliyordu. Ancak Sivil ve Askeri Polis Teşkilatlarının çalışmaları ve gayretleri sonucunda güvenli bölgede suçluları yakalamaya yönelik çalışmalar güçlenmiştir. Bu bağlamda eskiye nazaran suç işleyenlerin büyük bir kısmının güvenlik güçlerince yakalandığı birçok mülakatta ifade edilmektedir. Güvenlik güçlerinin çalışmalarındaki başarısının ardında yatan sebeplerden biri de bölgede mobese sistemin oluşturulmasıdır. Düzenli, eğitimli ve kendi içerisinde hiyerarşik yapılanmaya sahip sivil ve askerî polisin kullandığı mobese sistemi sayesinde hem adi suçlular hem de terör örgütleri adına faaliyet yürüten kişiler hızlıca tespit edilebilmektedir. Bu bağlamda güvenli bölgede yaşayan tüm bireylerin yerel meclisten kimlik almak zorunda olmaları ve bölgedeki tüm araçlara yerel meclisler vasıtasıyla plaka verilmesi güvenlik güçlerinin çalışmalarını kolaylaştıran iki önemli idari karar olarak dikkat çekmektedir.

Diğer önemli bir gelişme ise insanların artık haklarını aramak için Suriye Milli Ordusu grupları yerine doğrudan sivil ve askerî polis yapılanmalarına gidebilmeleridir. Nitekim eskiden kişiler arasında yaşanan bir anlaşmazlık, hemen iki Suriye Milli Ordusu grubu arasında bir iç çatışmaya dönüşebilmekteydi. Ancak Sivil ve Askerî Polis Teşkilatları sayesinde insanlar haklarını aramak için artık daha kolay şekilde karakola veya polis merkezine gitmeyi tercih etmektedir. Böylelikle hak arayışları kanun ve nizam içerisinde olmaktadır.

Suç oranlarına bakacak olursak Cerablus bölgesini örnek olarak göstermek sahadaki olumlu gelişim için yeterli olacaktır. Cerablus bölgesinde Sivil Polis Teşkilatı rakamlarına göre 2017 yılında toplam 393 cinayet işlenirken, bu rakam 2023 yılında 267’ye düşmüştür. Terör ile ilgili suçlar 2017 yılındaki 335’ten, 2023 yılındaki 63’e düşmüştür. Kaçırma vakaları ise 2017 yılında 201 iken, 2024’ün ilk altı ayında bu sayı 7’ye düşmüştür.

Ancak sadece sivillerin işlediği suçlarda bir azalma bulunmamaktadır aynı zamanda askerî personellerin – yani Suriye Milli Ordusuna bağlı gruplarda görev alan askerlerin – suç oranları da düşmektedir. Nitekim Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığı tarafından 19 Ağustos 2023 tarihinde yayınlanan kamuoyu bildirisinde, 2023 yılının ocak ile mayıs ayları arasında tüm güvenli bölgenin toplamında 433 askerî personelin işledikleri suçlardan dolayı gözaltına alındıkları ve haklarında hukuki sürecin yürütüldüğü aktarılmıştır.

Böylelikle hem sivillerin hem de askerî personellerin güvenli bölgede işlediği suçlara karşı mücadele eden bu iki yapı, önemli ölçüde başarı elde etmiştir.

Kontrol Noktalarındaki Olumlu Dönüşüm

Kontrol noktaları, Suriye’deki savaş döneminde belki de en çok ön plana çıkan ve halkın Suriye muhalefetine yönelik en çok eleştiride bulunduğu meselelerin başında gelmektedir. Nitekim Askerî ve Sivil Polis Teşkilatı vasıtasıyla gerçekleşen dönüşüm olmadan önce güvenli bölgelerdeki kontrol noktaları çok büyük bir sorun teşkil etmekteydi. Bölgedeki insanlar kontrol noktalarının yoğunluğundan ve bu noktalardaki düzensiz uygulamalardan rahatsızdı.

Dönüşümden önce güvenli bölgede, Suriye Milli Ordusuna bağlı her grubun birbirinden ayrı ve birbiriyle irtibatlı olmayan kontrol noktaları bulunuyordu. Yoldan geçen sivil ve askerler bu noktalarda kontrol ediliyordu ve merkezî bir anlayış olmadığından kontrol noktalarının hepsinde farklı farklı uygulamalar bulunuyordu. Her grup kendi kontrol noktasını kurduğu için güvenli bölgede toplamda 600’den fazla nokta bulunmaktaydı. Kontrol noktalarından geçenlerden rüşvet ve haraç alındığına dair çokça haberler vardı. Ancak Suriye Geçici Hükümeti önderliğinde güvenli bölgedeki kontrol noktaları, kapsamlı bir dönüşümden geçmiştir. Suriye Milli Ordusu gruplarının tamamı ellerinde bulunan kontrol noktalarını Askerî Polis Teşkilatına devretmiştir. Söz konusu devirden sonra bölgede bulunan 600’ün üzerindeki kontrol noktasının sayısı %85 oranında azalmıştır. Her kontrol noktası birbiriyle irtibatlı ve merkezî bir anlayışla çalışan alanlara dönüşmüştür. Kontrol noktalarındaki uygulamalar Suriye Geçici Hükümeti eliyle merkezîleştirilmiştir.

Buna ilaveten, güvenli bölgedeki kontrol noktaları fiziki şartların izin verdiği yerlerde ikiye ayrılmıştır. Bir şerit askerî polislerce diğer şerit sivil polislerce kontrol edilmektedir. Yoldan geçen sivil araçlar sivil polislerin şeridinden geçerken, askerî araçlar askerî polislerin şeridinden geçmek zorundadır. Kontrol noktalarındaki bu büyük değişim hem bölgenin güvenliğini artırmış hem de bölge halkı tarafından büyük bir beğeni toplamıştır. Kontrol noktalarının düzene girmesi ve merkezî bir anlayışla yönetilmesi Suriye’deki güvenli bölgede yaşayan tüm kesimlerce olumlu karşılanmaktadır.

Askerî ve Sivil Polis Arasında Dayanışma

Güvenli bölgelerdeki asayişi sağlama çalışmalarının karşısındaki en büyük engel ve sorunlardan birisi de aşiret yapılanmaları ve organize suç örgütleridir. Özellikle daha hafif silahlara sahip olan ve askerlik tecrübesi olmayan sivil polis memurları, organize suç örgütleri ve aşiret yapılarına karşı güçlük çekmektedir.

Organize suç örgütleriyle başlayacak olursak bu yapılar içerisinde birçok silahlı unsur bulunmaktadır. Organize suç örgütleri yasadışı gelirlerini korumak için kendi içlerinde gerekli güvenlik önlemlerini de almaktadır. Sivil polisler bu yapılara karşı operasyon düzenlediklerinde zaman zaman çatışmalar çıkabilmektedir. Ancak sivil polisler söz konusu çatışmalar esnasında zorlanabilmektedir. Nitekim organize suç örgütlerinde icabında savaşma tecrübesi olan kişiler de bulunmaktadır. Sivil polislerin savaşma tecrübesi bulunmamaktadır.

Aşiret yapılarına gelecek olursak bu yapılar Suriye’deki savaş sürecinde sosyal hayatta çok güçlenmişlerdir. Savaş süreci boyunca hayatta kalmaya çalışan siviller, aşiret bağlarına sımsıkı sarılmıştır. Böylelikle savaş öncesi dönemde giderek önemsizleşen aşiret bağları, an itibariyle Suriye’de tekrar ön plana çıkmıştır. Aşiret kimlikleri ve adetleri önem kazanmıştır. Ancak aşiretlerin stratejik önemi sebebiyle Suriye savaşındaki tüm aktörler, aşiretleri kendi taraflarına çekmeye ve onlar üzerinden yerelde güç oluşturmaya çalışmaktadır. Aşiretlere yönelik bu gayretin sonucunda aşiret yapıları, büyük yapılardan küçük parçalara doğru bölünmüştür. Aşiret liderlerinden ziyade büyük aile liderleri, aşiret liderleri gibi ön plana çıkmıştır. Bu sosyolojik dönüşümün de güvenli bölgedeki güvenlik işleyişine ve asayişe bazı olumsuz etkileri olmuştur. Aşiret kimliğinin güçlenmesi sebebiyle asabiye duyguları da güçlenmiştir. Örneğin, bir sivil polis bir şüpheliyi gözaltına aldığında o kişinin mensubu olduğu aşiret harekete geçebilmektedir. Kendi aşiret üyelerinin serbest bırakılmasını talep ederek ellerinde silahlarla sokaklara inebilmektedir. Sivil polis birisini karakola veya polis merkezine çağırdığında o kişinin bağlı olduğu aşiret bunu reddedebilmektedir. Aranan kişiyi güvenlik güçlerine teslim etme hususunda sorun çıkarma eğilimde olabilmektedir.

Aşiret yapılarının oluşturduğu diğer bir sorun ise, bölgedeki güvenlik güçleri ve mahkemeler yerine aşiretlerin içerisinde kurulan fiili mahkemelerde sorunların çözülmesidir. Aşiretler, kurdukları bu mahkemeler üzerinden geleneklere göre hüküm vermektedir ve sivil mahkemelere alternatif oluşturmaktadır.

Son olarak, güvenli bölgede aşiret bağları ve asabiye duygularının güçlenmesiyle birlikte aşiretler arasında rekabet de ön plana çıkmıştır. Güvenli bölgede zaman zaman aşiretler arasındaki rekabet, husumete ve hatta doğrudan çatışmaya dönüşmektedir. Bu durumlarda sivil polis tek başına asayişi sağlayamamaktadır.

Aşiret yapılarının oluşturduğu bu sorunlar ve organize suç örgütlerinin silahlı kapasitesi karşısında çözüm, sivil ve askerî polis arasındaki dayanışmadır. Sivil Polis Teşkilatı yetersiz kaldığında veya desteğe ihtiyacı olduğunda savaş tecrübesi olan Askerî Polis Teşkilatından yardım istemektedir. Askerî polisler gerektiğinde çatışmayı göze aldıklarından ve savaşma kapasiteleri olduğundan sivil polise karşı meydan okuyan birçok yapı, askerî polise karşı aynı cesareti gösterememektedir. Buna ek olarak askerî ve sivil polis ile aşiretler veya organize suç yapıları arasında çatışma çıkması durumuna karşı Suriye Milli Ordusu güçleri de devreye girmektedir. Nitekim askerî polislerin Suriye Milli Ordusundan olmaları ve Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığına bağlı olmaları, Suriye Milli Ordusu gruplarının askerî polise hızlı ve istekli destek vermesini sağlamaktadır. Böylelikle çatışma durumlarında doğrudan askerler devreye girmekte ve otoriteyi sağlamaktadır.

Sivil polis ile askeri polis arasındaki dayanışmanın diğer bir örneği de uyuşturucuyla mücadeledir. Rutin uyuşturucu operasyonlarının haricinde iki kurum birbirleriyle koordineli bir şekilde uyuşturucu kaçakçıları ve satıcılarına karşı geniş kapsamlı operasyonlar düzenlemektedir. Bu tarz operasyonlara gerektiği ölçüde Suriye Milli Ordusu da doğrudan destek vermektedir.

Yoğun Bireysel Silahlanma ve SavaşŞartları

Sivil ve askerî polisin gündelik görevlerinde karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri de güvenli bölgedeki yoğun bireysel silahlanmadır. Nispeten sivillerle daha çok iç içe olan sivil polisi daha çok zorlayan bu durum, bölgedeki her güvenlik görevini tehlikeli kılmaktadır. Nitekim basit bir trafik olayında dahi taraflar arasında hızlıca silahlar konuşabilmektedir. Görevini ifa eden sivil polislere karşı zaman zaman silah kullanılabilmektedir. Güvenli bölgede neredeyse herkesin silah sahibi olması sivil polislerin gündelik çalışmalarını oldukça zorlamaktadır. Bölgede görev alan her sivil polis, bu zorluklar ve riskler altında çalışmaktadır.

Bölgedeki yoğun bireysel silahlanmanın azaltılması yakın ve orta gelecekte çok mümkün görünmemektedir. Nitekim savaşın devam ediyor olması ve yarattığı olumsuz şartlar, insanları bireysel silahlanmaya itmektedir. Özellikle cephe hatlarının tekrar hareketlenmesi durumunda birçok sivil kendi silahını alıp cephe hattında savaşması muhtemeldir. Güvenli bölgede her sivil aynı zamanda potansiyel yedek askerdir.

Savaş şartlarının getirdiği diğer bir zorluk ise ekonomik durumdur. Suriye’deki insanların %90’ı açlık sınırının altında yaşamaktadır. Bölgede yaşayan birçok gencin eğitim hayatı ya sekteye uğramıştır ya da hiç olmamıştır. Fakirliğin oranın yüksek olduğu ve eğitime erişimin savaş sebebiyle son 13 yılda sekteye uğradığı bir bölgede, bireysel suç oranları da göreceli olarak yüksektir. Her ne kadar insanları bilinçlendirme ve farkındalığı artırmak için sivil toplum kuruluşları ve dini yetkililer birçok çalışma ve proje yürütse de savaş şartları insanları suça itebilmektedir.

Güvenli bölgelerde çalışan işçiler, Suriye Milli Ordusu askerleri, yerel meclis memurları, sivil polis memurları ve askerî polis askerlerinin hepsinin maaşları yaşam ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Çalışan nüfusun dahi geçim sorunu yaşadığı bu bölgede istihdam oranları da düşüktür ve işsizlik oranı çok yüksektir. Söz konusu geçim sorununa ilaveten, savaş sürecinde birçok insanın psikolojisi çok olumsuz etkilenmiştir ve insanların çoğu çok ağır travmalar yaşamıştır.

Bu bağlamda Sivil ve Askerî Polis Teşkilatları tüm bu zorluklar içerisinde asayişi ve güvenliği sağlamaya çalışan iki kurum olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç

İç güvenliği sağlamakla yükümlü sivil ve askerî polislerin güvenli bölgelerdeki yapılanmaları birbirinden farklıdır. Sivil Polis Teşkilatı yerelde yapılanıp yerel meclislere bağlı, eşitler arasında bir denge üzerine kurulu ve sivillerden oluşan bir teşkilattır. Askerî Polis Teşkilatı ise merkezî ve hiyerarşik bir yapı içerisinde doğrudan Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığına bağlı olması ve askerlerden oluşması bakımından Sivil Polis Teşkilatından farklı yapıdadır. Bu iki yapının birbirinden farklı olması kapasitelerinin de farklı olmasına yol açmıştır. Bu iki yapı, hem sivillerin hem de askerî personelin suçlarıyla mücadele etmekle beraber güvenli bölgedeki genel asayişi ve düzeni olumlu yönde etkilemektedir. Bu bağlamda en büyük başarı olarak bölgedeki suç oranlarındaki düşüş, Suriye Milli Ordusu askerlerinin işlediği suçlarla mücadele ve iki yapı arasında güçlü dayanışma gelmektedir. İki yapı birbirine destekleyerek otoriteye meydan okuyan organize suç yapıları ve aşiret yapılanmalarının kanun dışı hareketlerinin üstesinden gelebilmektedir. Buna ilaveten özellikle kontrol noktalarının Suriye Milli Ordusu gruplarından, Askerî Polis Teşkilatına verilmesi bölge halkının çok memnun olduğu ve bölgenin iç güvenliğini de olumlu yönde etkileyen bir dönüşüm olmuştur. Bölgede var olan 600’ün üzerindeki kontrol noktası sayısı %85 oranında azalmıştır. Hayat daha normale dönmüş ve merkezî düzen sayesinde daha güvenli olmuştur.

Ancak hem sivil hem de askerî polis zorlu şartlar altında görev yapmaktadır. Güvenli bölgede yakın ve orta gelecekte çözülmesi zor olan yoğun bireysel silahlanma ve savaşın getirdiği zorlu ekonomik şartlar ile eğitim hayatı aksamış olan nesil, genel güvenlik durumunu olumsuz etkilemektedir. Ekonomik anlamda sivil ve askeri polisin aldıkları maaş, bir ailenin asgari geçimini dahi sağlamamaktadır.

Güvenli bölgedeki iç güvenlik durumunun daha da iyileşmesi adına bölgedeki yapısal sorunların çözümüne daha çok odaklanılmalıdır. Fakirlikten kaynaklı hırsızlık olayları veya yoğun bireysel silahlanmadan kaynaklı kavga ve cinayet vakaları ancak idari ve ekonomik politikalarla çözülebilecek sorunlardır.

Özet

Bu bülten, 2024 yılı Eylül ayı içerisinde Suriye sahasında yaşanan en önemli siyasî, askeri ve ekonomik gelişmeleri ele almaktadır. Siyasî gelişmelerde Lübnan ve Gazze'de tırmanan bölgesel gerginlik doğrudan Suriye’yi etkilemiştir. Lübnan’da Hizbullah’a yönelik başlatılan İsrail operasyonlarının şiddetini artmasıyla birlikte Esed rejimi de kendi stratejisini belirlemiştir. Buna göre rejim, bölgesel dengeyi koruma adına uluslararası güçleri karşısına almaktan uzak durarak temkinli bir yaklaşım izlemiş ve tarafsız bir rol oynamaya çalışmıştır. Güvenlik açısından İsrail, Suriye topraklarına karşı saldırılarını yoğunlaştırmıştır. İsrail saldırıları Suriye’deki İran’ın askerî üslerini, silah nakil hatlarını ve Hizbullah mensuplarının yaşadığı yerleşim bölgelerini hedef almıştır. Bunun yanında Suriye’deki Amerikan üsleri de kaynağı bilinmeyen füze saldırılarına maruz kalmıştır. Diğer yandan Suriye'nin kuzeybatısı, rejim kuvvetleriyle muhalifler arasındaki gerginliklere sahne olmaktadır. Ekonomik gelişmelere gelince İsrail’in Lübnan’a saldırmasının ardından bölgeden kaçan Suriyeliler ve Lübnanlıların Şam’a akın etmeleri şehirde büyük bir yoğunluğa neden olmuştur. Ayrıca Kızıldeniz'deki gerilimin tırmanması da İran’dan Suriye limanlarına gelen petrol türevlerinin sevkiyatında gecikmelere yol açmıştır.

Rejimin Bölgesel Gelişmelere Yönelik İzlediği Strateji: Tarafsızlık, İhtiyat ve Oyalama

Özellikle Lübnan ve Gazze'deki gerginlikler Suriye’deki durumu doğrudan etkilemiştir. İsrail'in Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü operasyonların şiddetinin artmasıyla birlikte Esed rejimi de temkinli bir yaklaşım stratejisi izlemiş ve tarafsızlık rolünü oynamaya çalışmıştır. İsrail saldırıları karşısında rejimin yaptığı açıklamalar cılız kalmıştır. Zira rejim, İsrail ve ABD ile doğrudan gerilimi tırmandırmaktan kaçınmakta, bu yüzden genel açıklamalar yapmakla yetinmektedir. Rejimin bundaki amacı bölgedeki denge siyasetini korumak ve etkili uluslararası güçleri karşısına almaktan kaçınmak olduğu bilinmektedir. Bu davranış, rejimin son kazanımlarını koruma isteğini yansıtmaktadır. Özellikle Suudi büyükelçiliğinin Şam'da tekrar çalışmaya başlamasından sonra buna benzer kazanımları kaybetmek istememektedir.

ABD Hazine Bakanlığı, Lübnan Hizbullah'ı yararına petrol ve sıvılaştırılmış gaz kaçakçılığı yaptıkları gerekçesiyle Suriyeli üç kişi, beş şirket ve iki gemiye yeni yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. Bu yaptırımlar ABD’nin Esed rejimi ve müttefiklerinin bölgedeki nüfuzunu pekiştirmek için kullandığı finans kaynaklarını kurutmayı hedeflemektedir.

Esed rejimi daha ağır yaptırımlara veya daha fazla izolasyona maruz kalmasına yol açacak bölgesel çatışmalara girmekten kaçınmaktadır. Rejimin bu yaklaşımı izlemeye devam edeceği ve İsrail ile açık bir çatışmaya girmeden bölgesel gerilimlerden yararlanacağı da beklenmektedir.

Diğer yandan rejim tarafından ilan edilen af kararnameleri ikna edici olarak görülmemektedir. Zira Uluslararası Af Örgütü son çıkan af kararnamesini “içi boş” olarak nitelendirmiş ve özellikle binlerce sivilin tutukluluğunun devam ettiği bir süreçte bunun gerçek bir uzlaşma ya da siyasî çözüme kapı açmaya yetmeyeceğine yer vermiştir.

Aynı bağlamda Moskova’nın, Şam ile Ankara arasındaki yakınlaşmayı pekiştirme çabaları sürmektedir. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov da iki taraf arasında yakında yeni bir toplantı yapılacağının altını çizmiştir. Ancak buna rağmen rejim ile Türkiye arasındaki ilişkilerde durgunluk yaşanmaya başlamıştır. Ankara'nın Erdoğan ile Esed arasında yapılacak bir görüşme planını reddetmesi iki tarafın da tutumunun birbirinden uzak olduğunu yansıtmaktadır. Özellikle de Türk güçlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesi konusunda iki taraf arasındaki anlaşmazlık, çözüm açısından birbirlerinden uzak olduğunu göstermektedir. Rejimin bu görüşmeleri büyük tavizler vermeden sahadaki pozisyonunu güçlendirmek için bir araç olarak kullanmaya devam edeceği ve bu süreçteki durgunluğu uzatması muhtemeldir.

Uluslararası düzeye gelince Suriye muhalefeti, ABD ve uluslararası toplumla işbirliği yaparak siyasî konumunu korumaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Barbara Leaf, Güvenlik Konseyinin 2254 sayılı kararının uygulanmasını görüşmek üzere muhalefet liderleriyle bir araya gelmiştir. Ancak bu görüşme sahada gerçek bir siyasî etki yaratmamış, somut bir değişim oluşmamıştır. Zira muhalefete verilen uluslararası destek sınırlıdır. Bu da siyasî çözümü ilerletmek için rejim üzerinde yeterli bir baskı oluşturmamaktadır. Bununla birlikte uluslararası toplumun Lübnan ve Gazze gibi bölgelerde yaşanan krizle meşgul olması, önümüzdeki dönemde Suriye dosyasında ilerleme kaydedilmesi fırsatını azaltmaktadır.

Mülteci krizi konusuna gelince Lübnan’da kötüleşen güvenlik olayları ve ekonomik durum, Suriyeli mültecilerin sıkıntılarını daha da arttırmıştır. Bu durum güvenli ve onurlu bir geri dönüş için elverişli olmamasına rağmen on binlerce Lübnanlı ve Suriyeli mültecinin Suriye’ye geçmesine yol açmıştır. Dolayısıyla söz konusu göç, Suriye'deki insani sorunu daha da karmaşık hale getirmiştir. Mülteci krizinin açık bir siyasî çözümün yokluğunda daha da kötüleşmeye devam etmesi beklenmektedir. Aynı zamanda uluslararası toplumun daha sürdürülebilir ve kapsamlı çözümler bulması için ilave zorluklar ortaya çıkarmasına neden olacaktır.

Bölgesel gelişmeler, özellikle de Lübnan ve Gazze’deki gelişmeler, önümüzdeki dönemde Suriye sahnesine etkileri açısından belirleyici bir faktör olarak karşımıza çıkacaktır. Rejimin, devam eden olaylar yüzünden yeniden bölgesel bir denge kurma ve istikrarı sağlama ihtiyacı yaşayacağı düşünülmektedir. Rejim iktidarda kalmaya devam edeceğini ve siyasî bir çözüme yönelik ciddi adımlar atmadan veya devam eden insani krizi hafifletmeden izolasyonunu sona erdireceği kanısındadır.

Yeni Bir Savaşın ve Bölgesel Gerilimin Etkisi

İsrail, İran’ın Suriye'deki nitelikli silah geliştirme kabiliyetini zayıflatmak amacıyla başta Hama vilayetindeki Masyaf Araştırma Merkezi olmak üzere İran hedeflerine yönelik bir dizi hava saldırısı düzenlemiştir. İsrail'in 25’ten fazla saldırısı Şam Kırsalı, Humus, Hama, Tartus ve Dera’da rejime ve İran'a ait bazı askerî ve güvenlik merkezlerini hedef almıştır.

Diğer yandan rejim güçleri, İdlib ve çevresini intihar saldırısı yapan insansız hava araçları, top ve roket atışlarıyla hedef almaya devam etmektedir. Heyet Tahrir El Şam ve onunla müttefik olan gruplar, eylül ayının ilk haftasında 10'dan fazla rejim askerinin öldürüldüğü bir operasyon gerçekleştirmiştir. Ayrıca uluslararası koalisyon güçleri de Ensar El İslam örgütünde faaliyet gösteren bir dizi cihatçı unsuru ve daha önce “El Fetih El Mubin” odasına katılmayı reddeden ve ardından Heyet Tahrir El Şam'a muhalif olarak kabul edilen örgütle bağlantılı diğer unsurları hedef almıştır. Bunun yanında Heyet Tahrir El Şam; Rusya'nın, Ukrayna’ya Rusya karşıtı cihatçıların gönderilmesi konusunda görüşmeler yaptığı yönündeki iddialarını yalanlayarak yanındaki “göçmenlerin” bu konuda bir çıkarlarının olmadığını ve kendi politikalarına bağlı olduklarını işaret etmiştir.

Halep’in kuzeyinde ise Suriye Milli Ordusu’na bağlı ‘Sukur El Şimal’ grubu, Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığı’nın yeniden yapılanma süreci çerçevesinde aldığı grubun dağıtılması talimatını reddetmiştir. Diğer yandan söz konusu grup, Suriye Milli Ordusu’na bağlı Cephe Şamiye grubu ile birleşmiştir. Bu adım sonrasında Suriye Milli Ordusu’na bağlı Fırka Hamza ve Sultan Süleyman Şah gruplarıyla çatışmalar meydana gelmesine yol açmıştır. Zira bu iki grup, Cephe Şamiye’nin Sukur El Şimal ile birleşmesi neticesinde gücünü arttıracağı endişesini taşımaktadır. Bu yeni birleşmeyle kuzeydeki gruplar arasındaki güç dengesinin etkileneceği ve bölgeye yansımalarının olacağı düşünülmektedir.

Dera’da ise, valinin ve Baas partisi şube sekreterinin konvoyunun geçtiği güzergâha patlayıcı yerleştirilerek suikast girişiminde bulunulmuştur. Bilindiği üzere benzer bir girişim bundan bir yıl önce de yapılmıştır. Bu olaylarla birlikte vilayetteki güvensizlik ortamı giderek devam etmektedir. Rejime ait kontrol noktaları yerel grupların saldırısına maruz kalmıştır. Diğer yandan eski ayrılıkçı gruplar rejimin dayatmaya çalıştığı yeni anlaşmaları reddetmiştir. Zira rejimin, eski muhalifleri tutuklama veya suikast yoluyla tasfiye etme yaklaşımından endişe duyulmaktadır.

Suriye’nin kuzey ve doğusunda ise, Haseke kırsalındaki Şedadi'de bulunan ABD üssüne füze saldırısında bulunulmuştur. Suriye'deki ABD üsleri Ekim 2023'ten bu yana İran yanlısı milisler tarafından 135 defa saldırıya maruz kalmıştır. Bu saldırılarda Ömer petrol sahası 36, Koneko gaz tesisi üssü 40, Harab El Cir üssü 20, Tenef üssü 17 ve Şedadi üssü 16 kez hedef alınmıştır. Lübnan ve Gazze'deki gerginliğin tırmanması ve bölgesel bir savaşın çıkma riskinin artmasıyla birlikte özellikle Suriye'nin, bölgesel ve uluslararası taraflar arasında birbirlerine bir mesaj verme alanına ve hesapların yeniden görüldüğü bir sahaya dönüşmesi nedeniyle bölgenin daha fazla saldırıya maruz kalacağı öngörülmektedir.

Yeni Bir İnsani Krizin Eşiğinde

Şam piyasalarında, İsrail’in Lübnan'a yönelik saldırılarından dolayı Suriye’ye göç eden Suriyeli ve Lübnanlı mültecilerin akınıyla birlikte, artan arz talep nedeniyle gıda fiyatlarında gözle görülür bir artışa sahne olmuştur. Bu göç, fiyatların yükselmesine yol açmıştır. Ayrıca karaborsadaki akaryakıt fiyatları da İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının artmasından bu yana rekor seviyelere ulaşmıştır. Bir litre benzinin fiyatı yaklaşık 26 bin Suriye lirasına ulaşırken şu anda daha fazla talep gördüğü için bir litre motorinin fiyatı 24 ile 30 bin Suriye lirası arasında değişmektedir. Devletin belirlediği fiyatlara gelince rejim hükümetindeki “İç Ticaret ve Tüketiciyi Koruma Bakanlığı” Eylül 2024'te üç kez ve bu yılın başından bu yana 18 kez akaryakıt fiyatlarını artırdığını ilan etmiştir.

İsrail’in Lübnan'a yönelik saldırılarının doğrudan etkileri arasında, Lübnan ve Suriye arasındaki ticaretin ve kaçakçılığın azalması yer almaktadır. Suriye; ilaç, elektronik cihazlar, yakıt ve kozmetik ürünleri gibi Lübnan’dan resmî yollarla veya kaçakçılık yoluyla gelen mallara itimat etmektedir. Ayrıca Lübnan, özellikle Suriye'ye uygulanan uluslararası yaptırımlar çerçevesinde ithalat ve ihracat açısından Suriye için hayati bir çıkış kapısı konumundadır. Özellikle bu ticaret yollarının yokluğu, Ürdün ve Irak sınırları gibi alternatif yolların arayışına yol açabilir. Ancak bu yollar daha maliyetli olduğu için bu durum, doğal olarak bazı malların arzının azalmasına ve mahalli pazarlarda fiyatlarının artmasına yol açabilir. Diğer yandan savaş, doların Lübnan’dan Suriye’deki karaborsaya akışını etkileyecektir. Bu da haliyle Suriye lirasının gelecek günler ve haftalarda değer kaybetmesine neden olacaktır. Rejim hükümeti, İsrail’in Lübnan topraklarına saldırısı neticesinde sadece birkaç gün içinde 50 binden fazla kişinin Lübnan’dan Suriye'ye geçtiği sınır kapılarındaki hareketliliğe bağlı olan acil durumlar doğrultusunda, Suriye vatandaşlarının Suriye'ye girerken sınır kapılarında 100 Amerikan doları bozdurmalarını gerektiren kararı geçici olarak bir haftalığına süre verilmiştir.

Bölgede yaşananlardan dolayı ve Kızıldeniz’de kötüleşen durumun bir sonucu olarak İran’dan Suriye limanlarına petrol türevlerinin sevkiyatında gecikme yaşanmıştır. Bu durum Şam’da ulaşımın neredeyse durma noktasına gelmesine neden olmuştur. Şam sokakları, kamu ve özel şirketlere ait otobüslerin yokluğunda işe gitmeyi bekleyen vatandaşlarla dolmuştur. Bazı servis araçları ve otobüsler bu durumdan yararlanarak iki kat ücret almaya ve yolcu sayısını yükseltmeye başlamışlardır. Rejim, ulaşım ödeneklerini azaltma ve toplu taşıma araçlarına yakıt tedarikini durdurma yoluna gitmiştir. Bu da ulaşımın durma noktasına gelmesine yol açmıştır.

Ürdün makamlarının üç aydan bu yana Suriye kamyonlarına ek harç uygulamalarının yanı sıra ağır ilerleyen denetim işlemleri, Suriye’den Suudi Arabistan’a ihraç edilen malların Ürdün-Suudi Arabistan sınırında gecikmeler yaşamasına neden olmuştur. Bu gecikme, malların belirlenen varış ülkesine ulaşamadan bozulmasına yol açmaktadır. Bu da tüccarların ağır kayıplara uğramalarından dolayı sebze ve meyve ihracatlarını durdurmalarına neden olmuştur. Bu nedenle sebze ve meyve ihracatı günlük 150 buzluktan sadece 10'a düşmüştür. Toptan pazardaki sebze ve meyve ihracatçıları komitesi başkanına göre; Suriye’nin sebze ve meyve ihracatı Ekim 2024'te %80'den fazla bir düşüşe tanık olmuştur.

Rejim kontrolündeki bölgelerde yaşanan vahim duruma ve telekomünikasyon ile elektrik sektörlerindeki altyapının kırılganlığına rağmen rejim hükümetinin İletişim Bakanlığı, Şam kırsalındaki Dimas bölgesinde inşa edilecek bir teknoloji şehri için hayata geçirilmesi planlanan 3 yıllık bir projenin reklamını yapmıştır. Projenin amacı, bu alanla ilgili endüstriyel, ticari ve hizmet faaliyetlerinin tek bir yerde toplanarak bilgi teknolojisi üzerine bölgedeki teknolojik üretimi arttırmak ve bunu yerelleştirmektir. Suriye’deki telekomünikasyon sektörü, sunulan hizmette aksamalar yaşamaktadır. Ancak buna rağmen rejim hükümetinin telekomünikasyon düzenleme kurumu, telekomünikasyon hizmetlerinin ücretlerini mart ayında %35 ve eylül ayında tekrar %30-35 oranında artırarak 2024 yılında iki kez yükselime gitmiştir.

Rejim, kontrolündeki 10 milyondan fazla Suriye vatandaşının hayat standartları hususunda yurt dışından gönderilen döviz havalelerine güvenmektedir. Bu bağlamda Suriye Merkez Bankası, 2022’deki %82’lik büyümeye kıyasla 2023’te bu havalelerin değerinde %122,7’lik bir artış olduğunu açıklamıştır. Bu büyüme, Suriye vatandaşının yaşam koşullarının her geçen yıl daha da kötüleştiğinin ve yurt dışından gelen döviz havalelerine olan bağımlılığının arttığı bir dönemde gerçekçi görünmemektedir. Bu durum rejimin, vatandaşın üzerindeki yaşam yükünü hafifletmek için uyguladığı tüm ekonomik yaklaşımların başarısız olduğunun bir göstergesidir. Dünya Bankası, Suriye’ye ilişkin yeni bir ekonomik sıralamada Suriye'yi, 2024-2025 yılları için Somali, Sudan ve Yemen gibi ülkelerle birlikte kişi başına düşen yıllık 560 dolarlık milli gelirle düşük gelirli bir ülke olarak sınıflandırmıştır.

Suriye’nin kuzey ve doğusunda ise, Haseke'de kötüleşen ekonomik koşullar, kaynakların kıtlığı ve yüksek maliyetler sığır yetiştiricilerinin sayısında düşüşe yol açmıştır. Çünkü yem ve tahıl fiyatlarının artması, YPG yönetimim desteği olmadan inek yetiştirmeyi pahalı hale getirmiştir. Bu nedenle bazı yetiştiriciler ineklerini satmak veya zirai ürün artıklarını yem olarak kullanmak zorunda kalmıştır. Ayrıca kuraklık ve iklim değişikliğinin doğal meralar üzerindeki olumsuz etkisi, ekonomik olarak pahalı olan yemlere yönelmeyi mecbur kılmıştır. Bu durum büyük baş hayvan yetiştiriciliği sektörünün bozulmasına, süt ve peynir üretiminin düşmesine ve yerel pazarlardaki fiyatların yükselmesine yol açacaktır.

YPG yönetimi 2024 yılı için çiftçilerden bir ton pamuk satın alma fiyatını, ton başına 600 dolar olarak belirlemiştir. Yapılan bir araştırmaya göre bu yıl bir ton pamuk üretmenin maliyeti ton başına 470 dolar olarak ortaya çıkmıştır.

YPG kontrolü altındaki bölgelerde yaşanan yakıt krizi devam etmektedir. Deyrizor şehrinin doğusunda yer alan El Buseyra ilçesi, bu yılki ısınma amaçlı kullanılan yakıt tahsisatından mahrum bırakılmıştır. Bölge halkına göre bunun nedeni YPG’ye bağlı yakıt komitesi çalışanları ile bölgedeki benzin istasyonu sahipleri arasında süren yolsuzluklardır. Diğer yandan bu bölgedeki yetkililerin halkın şikâyetlerine kulak asmadığı görülmüştür. Kamışlı şehri ve Haseke vilayetine bağlı birtakım ilçeler ve kasabalar, Yakıtlar Müdürlüğünün iç ulaşım için yakıt tahsisatını azaltma kararı alması sonucunda şikâyetler ve protestolara sahne olmuştur. Bu karar vatandaşlara büyük bir yük getirmiştir.

Suriye’nin kuzeybatısında, İdlib şehrinin merkezindeki Tahrir parkında yaklaşık 98 ticari şirketin katılımıyla on gün sürecek “2024 İdlib Pazarı” etkinliği düzenlenmiştir. Bu süre halkın arzına göre uzatılabilecektir. 2022’de başlayan bu pazarın bu yıl üçüncüsü düzenlenmiştir. Pazara yapılan günlük ziyaretçi sayısının 45 binden fazla olduğu tahmin edilmektedir. Söz konusu pazar, şirketlerin sundukları indirimlerden yararlanmak için bir fırsat olarak kabul edilmektedir. Zira mallar en az %15 indirimle halka sunulmuştur.

Özet

Onlarca yıldır Suriye hükümeti, ulus-altı idari bölünmelerin sınırlarının çizilmesinin, tamamen idari ve kalkınmaya yönelik mülahazalara dayanan apolitik bir süreç olduğunu ilan etmektedir. Suriye kimliğini daha büyük bir pan-Arap kimliğinin parçası olarak homojenleştirmeye yönelik gösterilen sürekli çaba, yerel kimliğin resmî veya başka türlü neredeyse hiç bir söylem konusu olmadığı anlamına gelmektedir. Yerel kimliğin genel bir biçimi olarak folklora yapılan yüzeysel göndermelerin ötesinde, konu siyasî bir tabu olarak görülmektedir.

Ancak idari bölümlerin sınırlarının çizilmesi hiçbir zaman tarafsız bir biçimde ele alınmamıştır. Vilayetler, ilçeler, bucaklar ve belediyeler arasındaki iç sınırların belirlenmesi, yer adlarının isimlendirilmesi ve idari birimlerin hiyerarşik statüsünün belirlenmesi gibi karmaşık prosedürlerin yönetimi, yerel düzeyde merkezî yetkililer ve ulusal seçkinler için himaye ağları oluşturmak amacıyla yerel kimliklerin manipüle edilmesiyle iç içe geçmiştir. Suriye'de yeni idari sınırların yaratılmasına yönelik uygulanan gelişigüzel süreç, ulusal kalkınma kaynaklarına erişim konusunda farklı yöntemler geliştirmiştir. Bu durum ulusal ve yerel düzeyler arasındaki heterojen etkileşimi teşvik etmiştir. Birleşik bir ulusal kimliği pekiştirmek yerine katı, şeffaf olmayan ve son derece merkezîleştirilmiş idari tasarım süreci, günümüzde temel çatışma etkenleri olarak duran farklı kimlik göstergelerinin ve uzlaşmaz sosyal dayanışma modellerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Bu politika raporu, Suriye'de idari-bölgesel bölünmelerin yerel kimliğin oluşumu üzerindeki etkisini, yerel ve ulusal kimlik arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla idari bölünmelerin ulusal kimliğe etkisini incelemektedir. Suriye'nin 71 ilçesinin tamamındaki 76 kilit bilgi kaynağıyla yapılan kapsamlı mülakatlara dayanan bu politika belgesi, yakın zamanda yayınlanan (

daha kapsamlı bir araştırmanın verilerinden ve sonuçlarından yararlanmaktadır. Rapor; Sykes-Picot anlaşmalarının ardından Suriye devletinin kurulduğu ilk andan, 2011'de patlak veren çatışmanın sonrasına kadar olan idari bölünmelerin sınırlarını çizme süreciyle bağlantılı olarak yerel kimliklerin inşasını ve evrimini izlemeyi amaçlamaktadır. Güçlü yerel kimliklerin ortaya çıkması, yerelliklerin merkezle olan bağlantı derecesi ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu göstermektedir. Merkezî hükümet ve muhalefetteki pek çok kişi tarafından dile getirilen yaygın korkuların aksine, güçlü yerel kimlikler, birleştirici bir ulusal kimliğin ortaya çıkışının antitezi değildir. Tam tersine kanıtlar, yerel kimlik ne kadar güçlü olursa ulusal kimlikle o kadar iç içe geçmiş olduğunu göstermektedir. Ulusal kimliği olumsuz etkileyen şey; marjinalleşme ve ulusal kimlik oluşumunun güçlendirilmesine yönelik merkezî yaklaşımlardır.

daha için: https://bit.ly/3SKbVDd 


([1]) Bu politika belgesi, Ocak 2024'te Arapça olarak yayınlanan aşağıdaki araştırmalardan yararlanmaktadır:

الزعبي، زيدون، حميدوش، أمل، مبارك، بشار، المصري، محمد، الزعبي، صهيب، عنجريني، صهيب 2024). الهويات المحلية والتقسيمات الإدارية: المناطقية ليست الخطر. لينيوم وبيتنا . https://bit.ly/49MYngH

Özet

Bu rapor 2024 yılı Haziran ayı içerisinde Suriye'de yaşanan en önemli siyasî ve ekonomik olaylar ile güvenlik olaylarını ele almaktadır. Siyasî düzeyde iki taraf arasındaki normalleşme sürecinin bir parçası olarak Türkiye ile rejim arasındaki karşılıklı adımların ilerlediği görülmektedir. YPG, Türkiye'yi kızdıran ve kendilerine yönelik tehditlerin artmasına neden olan yerel seçim yapma kararını ertelediğini açıklamıştır. Zira YPG terör örgütünün bu projesi, Türkiye’nin rejimle normalleşme gündeminin en üst sırasında yer almaktadır. Güvenlik açısından gelişmelere bakınca bu yılın ilk yarısında 429 sivil ve 700 askerî personelin öldürülmesiyle birlikte Suriye coğrafyasının genelinde şiddet olaylarının arttığı gözlenmiştir. Ekonomik açıdan ise; Suriye genelinde fiyatların yükselmesi ve enflasyonun artış göstermeye devam etmesi yine en önemli ekonomik başlık olmaya devam etmektedir. Aynı zamanda İran'ın Suriye finans sektöründeki artan yayılmacı politikası da devam etmektedir.

Türkiye'nin Esed Rejimi ile Normalleşmesi: Siyasî Değişimler ve Gelecek Beklentileri

Türkiye'nin Esed rejimi ile yakınlaşmasına ilişkin son gelişmeler, Suriye dosyasına ilişkin tartışmalarda en geniş yeri işgal etmiştir. Irak Başbakanı'nın rejim ile Türkiye arasında bir uzlaşı ve diyalog zemini oluşturulmasına ilişkin açıklaması ve iki taraf arasındaki görüşmelerin hâlihazırda devam ettiğini teyit etmesinin ardından, Türkiye'den normalleşme adımlarının atılacağına ilişkin açıklamalar art arda gelmiştir. Özellikle de rejimin Türk kuvvetlerinin fiilen Suriye’den çekilme şartından vazgeçmesinin yerine Suriye Dışişleri Bakanı Faysal El Mikdad yaptığı açıklamada; Türkiye’nin "çekilmeye hazır olduklarını beyan etmeleri" ve bu yönde taahhütte bulunmalarına yer vermiştir. Türk Dışişleri Bakanı ise, rejim ve muhalefet arasındaki çatışmaların uzun bir süre için durmasının çok önemli olduğunu ve rejimin anayasal sorunlarını çözmek, muhalifleriyle barış sağlamak, milyonlarca Suriyeli mülteciyi ülkelerine geri döndürmek ve PKK terör örgütü başta olmak üzere terörle mücadele için muhalefetle çabalarını birleştirmek için sakin bir dönemi rasyonel bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Rusya, Türkiye'nin yerel seçimler ve "Suriye'nin kuzeydoğusundaki özerk yönetim" projesinden duyduğu endişelerden yola çıkarak her iki taraf arasındaki normalleşme adımlarını hızlandırmak ve Rusya himayesinde Erdoğan ile Beşar Esed arasında cumhurbaşkanlığı düzeyinde ikili bir görüşmenin gerçekleştirilmesi için çabalarını yoğunlaştırmıştır. Diğer yandan Türkiye "paralel yollar" politikası izlemektedir. Türkiye, ABD seçimleri neticesinde Trump'ın iktidara gelme olasılığı ve bunun bölgeye yansımalarını hesaba katarak hareket ederken öncesinde de Moskova ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır.

Bu ay içerisinde Türkiye'nin Esed rejimiyle yakınlaştığına dair ciddi emareler gözlenmiştir. İki taraf arasındaki normalleşme süreci 2022 yılının sonlarında Rusya'nın himayesinde ve İran'ın katılımıyla güvenlik ve istihbarat düzeyinde yapılan dörtlü görüşmeler şeklinde başlamıştır. Bu görüşmeler istisnai temaslar olmanın ötesine geçerek yeni bir normalleşme yolunun başladığının göstergesi olmuştur. Her ne kadar ön koşullar ve dış müdahaleler nedeniyle aksamalı bir şekilde başlasa da Türkiye'nin rejimle diğer tarafların katılımı olmadan ikili görüşmeler yapma ısrarı, İran'ı kendisine engel olarak gördüğü şeklinde yorumlanmıştır. Normalleşme sürecinin geleceğine ilişkin beklentilere gelince, halen uzun bir süreye ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Zira her iki tarafın da önerdiği gündem, karmaşık ve her iki tarafın da başarabileceğinin ötesinde görülmektedir. Türkiye "terörizm" ile mücadele etmek ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki özerk yönetim projesini ortadan kaldırmak isterken, rejimin bunu başarama gücüne sahip olmadığı ortadadır.

YPG Yüksek Seçim Kurulu, siyasî parti ve ittifakların talepleri doğrultusunda Haziran ayında yapılması planlanan belediye seçimlerinin Ağustos ayına ertelendiğini ilan etmiştir. Seçimlerin duyurulması ile birlikte bu durum Türkiye tarafından reddedilmiştir. Türk resmî makamlarınca yapılan açıklamalara göre seçimlerin bölünmeyi kalıcı hale getireceği gerekçesiyle bu durumun önüne geçmek için gerekirse güç kullanılması tehdidinde bulunulmuştur. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, koşulların şeffaf ve kapsayıcı bir seçimin yapılmasına elverişli olmadığını dile getirmiştir. YPG tarafından seçimlerin ertelenmesi kararının, ABD desteğinin eksikliği ve Türkiye'nin ciddi tehditlerinin neticesinde alındığı ortadadır. Ayrıca YPG’yi destekleyen birçok yerel partinin bölgeyi yeni bir askerî operasyondan korumak için seçimlerin iptal edilmesi yönünde yönetime baskı yaptığı da görülmektedir. Ancak seçim tarihinin belirlenmesi ve ardından ertelenmesi YPG’yi zor duruma sokmuştur. Zira Suriye'nin kuzeydoğusunda yapılacak herhangi bir hak kazanımının ön koşulu olarak Türkiye'nin iradesine ve onayına bağlı olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Bu nedenle YPG seçimleri iptal etmemekte ancak yeni bir tarihe ertelemekte ısrar etmektedir. Diğer yandan Türkiye'nin rejimle normalleşme yönündeki son hamleleri öncelikle YPG’nin tek taraflı ilan ettiği Özerk Yönetim projesini hedef almaktadır. Bu atılan adımlar bir bütün olarak bölgenin geleceği konusunda birçok senaryoya kapı açmaktadır.

Diğer taraftan Suriye Yüksek Müzakere Heyeti, Suriye içinden ve dışından çok sayıda sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile Arap ve Avrupa ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla Cenevre'de olağan dönem toplantısını gerçekleştirmiştir. Toplantı sırasında, siyasî süreçteki son gelişmeleri değerlendirmek amacıyla Suriye'nin uluslararası temsilcisi Geir Pedersen ile birtakım görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Toplantının sonuç bildirisinde sürdürülebilir bir siyasî çözüme ulaşmak için meşru formülü ele alan BM Güvenlik Konseyinin 2245 sayılı kararı, Suriye'nin şu anda mültecilerin geri dönüşü için güvenli olmadığı, rejimin kontrolündeki bölgelerde ve özerk yönetim tarafından planlanan "göstermelik seçimlerin" reddedildiği vurgulanmıştır.

Çeşitli Etki Alanlarında Şiddetin Tırmandığına Dair Artan Emareler

Ürdün'ün uyuşturucu kaçakçılığı konusunda rejimle vardığı mutabakata ve Arap ülkelerinin baskısına rağmen Ürdün, halen kaçakçılık şebekelerinin yayılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ürdün makamları, Ürdün üzerinden üçüncü bir ülkeye kaçırılmak istenen 9,5 milyon Captagon hapı ve 143 kilogram esrar ele geçirerek son ayların en büyük kaçakçılık girişimini çökertmiştir.

Rejime bağlı askerî müesseselerdeki değişim sürecine gelince; büyük çaplı askerî operasyonların durdurulmasının ve rejimin bölgesel iletişim süreçlerine dâhil olmasının ardından, rejimin "profesyonel bir ordu" kurmak için gönüllülere güvenene kadar 2025'in sonlarına doğru yedek askerleri üç aşamada terhis etmeyi amaçlayan askerî kurumun yapısında değişiklikler yapmaya çalışmaktadır. Bu durum, rejimin Savunma Bakanlığının 40 yaşına gelmiş ve askerlikte iki yılını tamamlamış yedek subayların askere çağrılmaması ve askerlikte altı yılını tamamlamış yedek astsubay ve personelin terhis edilmesi için idari bir emir yayınlamasıyla eş zamana rastlamıştır.

Saha düzeyine gelince; Süveyda vilayetinde rejim karşıtı gösteriler devam etmektedir. Ayrıca Temmuz ayı ortasında yapılacak Halk Meclisi seçimlerine karşı poster kampanyası da sürmektedir. Diğer yandan vilayet, yerel silahlı gruplar ile rejim güçleri arasında meydana gelen çatışmalara sahne olmuştur. Bu da yerel grupların sivil bir aktivistin tutuklanmasına tepki olarak rejim güçlerinden 15 kişiyi kaçırmasının ardından rejimin yeni bir güvenlik kontrol noktası kurmasıyla patlak vermiştir.

Halep'in kuzeyinde ise El Bab şehrinin yerel meclisi, bölge halkının yaşam koşullarını iyileştirmek ve yerel ekonomik faaliyetleri canlandırmak amacıyla muhalefet ve rejim bölgeleri arasındaki Ebu El Zindeyn geçidinin açıldığını ve bu geçidin resmî bir ticaret yolu olarak kabul edildiğini duyurmuştur. Bu karar, Türkiye'nin rejimle normalleşme işaretlerinin arttığı bir döneme rastlamıştır. Bu tür konularda karar verebilecek bir siyasî ve dirayetli yönetim şemsiyesinin yokluğu, karara yönelik gelen tepkilerde çeşitlilik arz etmesine sebep olmaktadır. Tüccarlar ve yatırımcılar bu ticari yolları, alışveriş ve seyahat için hayati bir arter olarak görmekte, iki bölge arasındaki kaçakçılık faaliyetlerini azaltmak ve malların temini vesilesiyle enflasyonun düşmesi için bir fırsat olarak kabul etmektedir. Diğer yandan bazı bölge sakinleri ve Suriye Milli Ordusu mensupları Ebu El Zindeyn geçidine saldırılar düzenlemiş ve geçidin açılması kararına tepki olarak içindeki bazı ekipmanları tahrip etmişlerdir. Ancak bazı taraflar ise askerî grupların kontrolü dışında, şehrin yönetiminden sorumlu yerel kurumların gözetiminde geçidin güvenliğini ve ekonomik olarak faaliyetlerini kontrol edecek bir mekanizma oluşturulması, bunun da sivil bir yönetim olması çağrısında bulunan bir bildiri yayınlamışlardır.

Diğer yandan, Suriye’nin kuzeydoğusu şiddet olaylarının tırmanışına sahne olmuştur. Suriye İnsan Hakları Ağı, Türk insansız hava araçlarının operasyonlarına ek olarak, bazı aşiret çatışmaları ve cinayetleri sonucu 37 adet şiddet eylemi ve DAEŞ örgütüne bağlı hücrelerin yaklaşık 20 kadar eylemini tespit etmiştir. Bu yaşananlar sonucunda 40'ı sivil olmak üzere 62 kişinin çeşitli yol ve yöntemlerle öldürüldüğü belgelendirilmiştir.

Ayrıca muhtelif nüfuz bölgelerindeki şiddet olaylarının da arttığı görülmüştür. Buna göre Suriye İnsan Hakları Ağı, 2024 yılının ilk yarısında Suriye'de 65'i çocuk, 38'i kadın ve 53'ü erkek olmak üzere çeşitli işkenceler altında toplam 429 sivilin öldürüldüğünü belgelemiştir. Kurbanların en yüksek yüzdeleri şu şekilde dağılım göstermektedir: Dera vilayetinde %27, Deyrezor'da %18 ve Rakka ile Halep vilayetlerinin her birinde %14. Çeşitli kontrol bölgelerinde ise askerî unsurlar arasındaki yaşanan çatışmalarda yaklaşık 700 asker ya da savaşçı hayatını kaybetmiştir.

Devam Eden Fiyat Artışları Ekonomik Krizi Derinleştirmektedir

Rejimin halkın yaşam standardını etkileyen ekonomik kararları bağlamında, akıllı kart sahiplerinin sübvansiyon tutarlarını kendilerine aktarmak için bir banka hesabı açmalarını zorunlu tutan bir karar almıştır. Bakanlar Kurulu, yaptığı açıklamada atılan bu adımı "sübvansiyonların kademeli ve ölçülü nakit sübvansiyonlara doğru yeniden yapılandırılması yönündeki direktifler” doğrultusunda attığını açıklamıştır. Ancak rejimin bir yandan sosyal yükü özel sektöre devretmek için ekmek, yakıt, elektrik, su ve telefon üzerindeki mevcut sübvansiyonları iptal etmesi, diğer yandan da geçim yardımlarını sağlayamaması nedeniyle bu hamlenin fiyatlarda önemli bir yükselişe yol açması ve ürünlerin serbest fiyatla satılması beklenmektedir.

Beşar Esed, 2024 tarihli ve 17 sayılı Başkanlık Kararnamesine göre emeklilere ve devlet dairelerinde çalışan sivil ve askerî personele bir defaya mahsus olmak üzere 300.000 Suriye lirası (yaklaşık 20 dolara eşdeğer) tutarında bir "mali hibe" verildiğini açıklamıştır. Hibe miktarı, sadece birkaç öğün yemek için yeterli olan ve vatandaşların asgari ihtiyaçlarını hiçbir şekilde karşılamayan sembolik bir miktar olarak göze çarpmaktadır.

Fiyatlara gelince; bir yandan pamuk ve iplik fiyatlarının yükselmesi diğer yandan da hükümetin fiyatları kontrol etmek ya da giyim sektörünü desteklemek için müdahale etmemesi nedeniyle pamuklu kıyafet fiyatları geçen yıla kıyasla %200'e varan oranlarda artmıştır. Ayrıca Şam pazarlarındaki tatlı fiyatları geçen yılki Kurban Bayramı fiyatlarına göre %100 artmıştır. Aynı zamanda rejim, İran'dan ham petrol ve gaz yüklü 8 geminin Tarsus kırsalındaki Banyas limanına varmasına rağmen akaryakıt fiyatlarını yükseltmiştir. Bu yaşananlar uluslararası yaptırımların ihlal edildiğinin bir işareti olarak göze çarpmakta ve rejimin devam eden iç yakıt kriziyle uğraştığı eş zamana rastlamıştır. Yakıt fiyatlarındaki artış, pazarda yaşanan yakıt bulma sıkıntısı, sıcakların artması ve hasat mevsiminin başlaması neticesinde Şam ve kırsalındaki şirketler, elektrik amper fiyatlarını yükseltmiştir. Buna göre Kisva bölgesinde amperin kilovat fiyatının 9.500 Suriye lirasından 12.000 liraya, Şam kırsalındaki Meliha şehrinde ise 9.000 liradan 11.000 liraya yükseldiği gözlenmiştir.

Fiyatlardaki artış; rejimin kendi kendine yeterlilikten uzak ihracat politikalarına yönelmesi ve yerel pazarı kontrol edememesinden kaynaklanmaktadır. Rejimin bu yılın ilk yarısındaki ihracatı 2023'ün aynı dönemine göre %30 artmıştır. Diğer yandan, Suriye’den Ürdün'e ihraç edilen meyve ve sebzelerinin soğutulmuş konteynerler ile taşınması %80 oranında düşmüştür. Buna göre konteynerlerin sayısı 150’den 25’e düşmüştür. Nedeni ise Ürdün tarafının meyve ve sebze kamyonlarının girişine engel olmasıdır. Zira Ürdün hükümeti uyuşturucu sevkiyatı ve kaçakçılık ile mücadele kapsamında güvenlik tedbirlerini daha da arttırmıştır.

Rejim ve müttefikleri arasındaki karşılıklı ekonomik fayda çerçevesinde; İran, Suriye finans sektöründe kurumlar ve bankalar açarak genişleme girişimlerini sürdürmektedir. 50 milyar Suriye lirası sermayeli ve %58'i İranlı bir şirkete ait olan İran-Suriye ortaklığında "İslami Şehir Bankası" adı altında bir banka daha açılmıştır. Böylece Suriye'deki İran destekli İslami banka sayısı 5'e yükselmiştir. Suriye'deki turizm sektöründe faaliyet gösteren Rus yatırımcılara gelince, Rus şirketleri Lazkiye vilayetindeki iki turizm tesisinin inşaatını %50 oranında tamamlamıştır. Mayıs ayı sonuna kadar Suriye'ye gelen Rus turistlerin sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık %10'luk bir artışla 780.000’e ulaştığı tahmin edilmektedir.

Suriye'nin kuzeydoğusunda ise YPG, 2024 mali yılı için bölgedeki genel bütçenin ayrıntılarını yayınlamıştır. Planlanan harcamalara ve beklenen gelirlere dayanarak genel bütçede tahmin edilen mali açık yaklaşık 389 milyon dolar olarak belirlenmiştir. Türk SİHA’ların haftalar boyunca YPG’nin enerji altyapısı da dâhil olmak üzere finans ağırlıklı merkezlere düzenlediği operasyonlar, ekonomik çarkın felç olmasının en önemli nedenlerden biridir. Zira Türk operasyonların yol açtığı zararın 500 milyon dolardan fazla olduğu tahmin edilmektedir.

YPG, Suriye'nin kuzeydoğusundaki çiftçilerden aldığı ilk parti buğdayı Kamışlı'nın güneyindeki rejime ait tahıl alım merkezlerine göndermeye başlamıştır. Buna göre 24 saat içerisinde 2500 tondan fazla buğday taşıyan yaklaşık 100 treyler giriş yapmıştır.

Halep'in kuzeyinde ise, “Suriye-Türkiye Elektrik Enerjisi Şirketi” Türkiye'den ithal edilen elektrik fiyatlarındaki değişiklikleri gerekçe göstererek, Haziran ayındaki elektrik fiyatlarına kıyasla evsel elektrik fiyatlarını kilovat başına 2.8tl, sanayi elektrik fiyatlarını ise 3.2tl artırmıştır. Buna göre evde kullanılan elektrik kilovat fiyatı 3.6tl ve sanayide kullanılan elektrik kilovat fiyatı da 4.1tl'ye yükseltilmiştir.

Suriye Geçici Hükümeti, kontrolü altındaki bölgelerde buğday fiyatını ton başına 220 dolar olarak belirlemiştir. Bu rakam geçen sezon için onaylanan fiyatlardan 110 dolar daha düşük olmuştur. Ayrıca nüfuz bölgelerine kıyasla en düşük buğday ton fiyatıdır. İdlib ve Suriye’nin kuzeydoğusunda belirlenen fiyat ton başına 310 dolar iken rejim bölgelerinde ise ton başına 360 dolardır.

İdlib'teki HTŞ destekli "Kurtuluş Hükümeti" tarafından izlenen kontrol politikaları çerçevesinde "Nakit Yönetimi Genel Müessesesi", gönderilen döviz havalelerinin teslim alınması kurallarını yeniden hatırlatmıştır. Atılan bu adımla Kurtuluş Hükümetinin mali piyasayı düzenlemeyi ve ona olan güveni artırmaya çalışması görülmektedir. Böylelikle karaborsadaki para transferi ihtiyacını azaltarak fiyatlar üzerindeki kontrol mekanizmasını artırmaya çalışmaktadır.