Abo Kusay

Abo Kusay

Özet

Bu rapor 2024 yılı Mayıs ayı içerisinde Suriye'de yaşanan en önemli siyasî olaylar ile güvenlik ve ekonomi olaylarını ele almaktadır. Siyasî düzeyde, Esed rejimi ile Arap dünyası arasında yaşanan normalleşme yönündeki adımlar dalgalı bir seyir göstermeye devam etmektedir. Arap Zirvesi bildirisi ve Arap Temas Komitesinin askıya alınması nedeniyle Araplar, Esed rejimine yönelik açılımda temkinli bir tutum izlemektedir. Suudi Arabistan'ın Şam'a büyükelçi atamasının ardından diplomatik normalleşme sürecinin daha istikrarlı bir hızda ilerlediği görülmektedir. Güvenlik açısından ise, Suriye topraklarındaki İran-İsrail vekâlet savaşı, rejim bölgelerini kontrol eden milislerin çokluğu, yerel aktörlerin çatışmaları ve modellerini sabitleştirememeleri sonucu Suriye coğrafyasının tamamında güvenlik istikrarsızlığı devam etmektedir. Ekonomik yönden ise, Suriye'nin tüm bölgeleri ekonomik krizle karşı karşıyadır ve bu kriz, Suriye'yi kontrol eden tarafların kararlarıyla daha da derinleşmektedir. Bunun yanı sıra Suriye'nin kuzeyinde yatırım yapma girişimleri de devam etmektedir.

Araplarla Normalleşme Sürecinin Seyri

Araplar ile Esed rejimi arasında yaşanan normalleşme sürecinde karşılaşılan zorluklar ve sorunlar, artık konuya müdahil olan tarafların da gücünü aştığı görülmektedir. Özellikle rejimle iletişimden sorumlu Arap Temas Komitesinin toplantısının iptal edilmesinden sonra bu sorunlar daha da artmıştır. Arap Temas Komitesi Arap devletleri tarafından Esed rejimiyle normalleşme ve görüşme süreçlerini yönetmek için kurulan bir yapıdır. Söz konusu toplantı, Arap taraflarının Captagon uyuşturucu kaçakçılığı ve diğer konularla ilgili komitenin sorularına Şam'dan yanıt gelmemesi nedeniyle ertelenmiştir. Ayrıca rejimin Dışişleri Bakanı ile Ürdünlü mevkidaşı Ayman Safadi arasındaki görüşmenin neticesinde Arap komitesinin taleplerinin sağlanması hususunda herhangi bir mesafe kat edilememesinin ardından komite toplantısı ertelenmiştir.

Beşar Esed Bahreyn'de düzenlenen olağan Arap Zirvesi'ne gündemle ilgili bir konuşma yapmadan katılmıştır. Zirvenin sonuç bildirgesinde, Suriye krizinin 2254 sayılı karar doğrultusunda sona erdirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Aynı zamanda bu geçiş aşamasında Suriye'nin güvenliği, egemenliği ve toprak bütünlüğünün sağlanması, halkının isteklerinin yerine getirilmesi, "terörizmden" arındırılması ve mültecilerin onurlu ve güvenli bir şekilde gönüllü olarak geri dönmelerini sağlayacak bir ortamın oluşturulması gibi hususlara da bildiride yer verilmiştir. Aynı bağlamda Esed rejimi, Arapların Suriye açılımının hala sınırlı olduğunu, henüz Esed'i izolasyonundan tamamen çıkaracak düzeyde olmadığı ve Arap liderlerinin Şam'a toplu ziyaretlerine kapı açacak bir düzeye yükselmediğini düşünmelerinden dolayı bir sonraki zirveye ev sahipliği yapmaktan Irak lehine vazgeçmiştir. Bu gelişmeler, Esed rejimiyle normalleşmeye yönelik daha temkinli ve durağan bir Arap yaklaşımına işaret etmektedir. Ayrıca Arap çevrelerinde, Esed'e ek teşvikler sağlanmasının sonunda geri tepebileceğinin farkına varılması, normalleşme sürecinin yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır.

Yerel düzeyde ise, rejimin bir süre önce yönetim yapısında şeklen başlattığı değişiklikler bağlamında Beşar Esed, Arap Sosyalist Baas Partisi Merkez Komitesinin genişletilmiş toplantısına katılmıştır. Toplantı, Esed'in partinin Genel Sekreteri olarak yeniden seçilmesi, 14 kişilik yeni merkez komitesinin oluşturulması, partinin il düzeyindeki merkez komite üyelerinin belirlenmesi ve partinin yeni izleme ve denetleme komitesinin seçilmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak bu değişiklikler, parti içindeki örgütsel ve Baas Partisinin Suriye siyasî ve sosyal alanı üzerindeki kontrolünü sürdürmek için rejim içindeki sorumluların yer değiştirmelerinden başka bir şey değildir. Bu değişimin amacı Baas Partisinin Suriye siyasî ve sosyal alanı üzerindeki kontrolünü sürdürmektir. Atılan bu adımlar, Suriyeli tarafları tatmin edecek ve kapsamlı bir siyasî çözüme götürecek gerçek reformlara katkı sunmaktan çok uzaktır.

Suriye'nin kuzeydoğusunda ise YPG yönetimi, Temmuz ayının ilk yarısında yapılması planlanan belediye seçimleri öncesinde iç cepheyi güçlendirmeye çalışmaktadır. SDG Genel Komutanı olan Mazlum Abdi, Deyrizor'daki Arap aşiret liderleriyle bir dizi toplantı yapmıştır. Abdi, bu toplantılarda DAEŞ ile mücadele esnasında kendi unsurlarının yaptığı hataları kabul ederek tutukluları serbest bırakma ve mağdur olanlara tazminat ödeme sözü vermiştir. Bu gelişme, YPG yönetiminin yerel seçimlere hazırlık amacıyla idari bölünmeler yasasını çıkarttığı aynı zamana denk gelmiştir. Bu seçimlerin tarihi, yerel, bölgesel ve uluslararası düzeyde geniş çaplı tartışmalara yol açmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı "Suriye'nin kuzeydoğusunda özgür ve adil seçimler için gerekli koşulların mevcut olmadığını" dile getirirken Türkiye, bu seçimlerin topraklarının bütünlüğünü hedef aldığını ve ulusal güvenliğini tehdit ettiğini beyan etmiştir.

Yeni idari bölünmeler yasasına göre, Suriye’nin kuzeydoğusu artık bir bölge olarak kabul edilerek yedi ana eyalete bölünecektir. Çıkarılan yasalar ve prosedürler, yönetimin bölge üzerindeki otoritesine yasal kılıf kazandırma ve Suriye'deki çatışmanın diğer taraflarıyla gelecekte yapılacak müzakerelerde yeni bir oldubitti dayatma girişimleri olarak ortaya çıkmaktadır. Yönetimin tek taraflı olarak attığı bu adımlar, kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan Suriyelilere, genel olarak Suriye'nin geleceği üzerindeki sosyal, siyasî ve hukuki sonuçlarına ilişkin endişelerin arttığı bir dönemde siyaset ve saha kazanımları elde etmek için verdiği bir mesajdır.

Kontrol Bölgelerindeki Değişim Güvenlik Sorunlarını Çıkmaza Sokmaktadır      

Suriye sahası, "İran-İsrail" çatışması için kullanılmaya devam etmektedir. Bu bağlamda İsrail savaş uçakları Şam'ın güneyinde, Dera'da ve Humus kırsalındaki El Kusayr'da İranlı milislere ait mevzileri ve Şam'ın dış mahallelerinde rejime bağlı güvenlik güçleri tarafından yönetilen bir binayı hedef almıştır. Saldırılarda aralarında Suriyeli ve Lübnanlıların da bulunduğu 11 milis öldürülürken İran Devrim Muhafızlarına bağlı “Irak İslami Direnişi” de işgal altındaki Suriye Golan'ında İsrail askerî mevzilerine yedi adet saldırı düzenlenmiştir. Diğer yandan Şam'da Mezze semtinde bir patlayıcının infilak etmesi sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de yaralanmıştır. Patlamanın olduğu yerin yakınındaki araçlar yanmıştır. Bu olay, bölgede iki ay içinde meydana gelen ikinci patlamadır.

Suriye'nin güneyinde ise, suikastlar ve çatışmalar devam etmektedir. Dera'nın kuzeyinde araçlarına patlayıcı yerleştirilen rejim güçlerine mensup iki kişi öldürülmüştür. Diğer yandan rejim güçleri, bölgede hedef alma operasyonları gerçekleştiren ve aranan kişileri takip etme bahanesiyle ilde tekrarlanan güvenlik operasyonları başlatmıştır. Ayrıca rejim güçleri ve subayları ile muhalif grupların eski savaşçılarını hedef alan karşılıklı suikast vakaları devam etmektedir. Son yıllarda rejimin vilayete büyük askerî takviyeler göndererek protestocuları sindirmeye çalışması bir gerçektir. İzlenen bu yanlış güvenlik politikalarının Suriye'nin güneyinde genel olarak istikrarı sağlamada başarısız olduğu gözlenmektedir. Bu durum Süveyda'da haftalık gösterilerin devam ettiği bir döneme rast gelmektedir.

İdlib'te Heyet Tahrir El Şam'a (HTŞ) karşı halk protestoları tırmanışa geçmiştir. HTŞ'nin yapısal, idari, güvenlik ve ekonomik düzeylerde reform tedbirleri vaat ederek aylardır devam eden bu protestoları barışçıl yollarla kontrol altına alma girişimleri başarısız olmuştur. Bu ay içerisinde HTŞ güvenlik unsurları, İdlib'in merkezinde düzenlenen oturma eylemlerini cop kullanarak dağıtmıştır. HTŞ lideri “Ebu Muhammed El Culani” bu davranışına, HTŞ'nin daha önce kamu çıkarlarına ve kurallarına yönelik her türlü ihlalin "kırmızıçizgileri aşmak" olduğu şeklindeki anlayışlarını gerekçe göstermiştir. Culani, protestolara karşı çıkmak için harekete geçeceği uyarısında bulunmuştur ve protestocuların taleplerinin çoğunun "yerine getirildiğini", ancak mevcut taleplerin asıl yolundan saptığını sözlerine eklemiştir. HTŞ, protestoları barışçıl yollarla çözüme kavuşturmakta başarısız olduğu için protestocuları yıldırmak maksadıyla güç kullanma yoluna gitmiştir. Diğer yandan protestoların yayılmasını ve önceki aylarda tarafsız kalmayı tercih eden grupların eylemcilere katılmasını önlemek için çatışmayı orantısız güç kullanarak tırmandırmak istememektedir. HTŞ liderliği, kaosa sürüklenmesi ve krizi yönetme kabiliyetini kaybetmesi bakımından şimdiye kadar uyumlu olan güvenlik teşkilatlarını etkileyebilecek ciddi zorluklarla başa çıkmaya hazır olmadığı görülmektedir.

YPG kontrolündeki bölgelerde ise, Türk ordusuna ait topçu birlikleri Haseke kırsalında Tel Tamer kasabası yakınlarındaki birkaç köyü hedef alırken Menbiç kırsalındaki köyleri de bombalamıştır. Deyrizor'da YPG, farklı bölgelerde güvenlik kontrolleri gerçekleştirmiştir. Fırat Nehri'nin batısında rejim ve İran milislerinin kontrolü altındaki birkaç kasaba ve köyü bombalayarak sivillerin yaralanmasına neden olmuştur. Ayrıca YPG, Deyrizor'un doğusundaki El Buseyra şehrinde bir güvenlik operasyonu başlatarak Iraklı bir DAEŞ komutanını öldürmüştür. Bölgedeki DAEŞ operasyonlarının sayısı, güvenlik operasyonları ve askerî kontrol noktalarının güçlendirilmesiyle eş zamanlı olarak azalmıştır. Diğer yandan "Aşiret savaşçılarının" Deyrizor'daki YPG karargahlarına ve kontrol noktalarına yönelik saldırıları, YPG’nin aşiret savaşçılarının sığınağı ve çıkış noktası olduğu düşünlen El Meyadin şehri çevresindeki köy ve kasabalara şiddetli bombalama operasyonları düzenlemesinin ardından Mayıs ayının ikinci yarısında önemli ölçüde azalmıştır.

YPG’nin aşiret savaşçıları meselesini ele alma politikasının iki yönde ilerlediği görülmektedir. Birincisi, SDG liderleri ile aşiret liderleri arasındaki toplantıların sıklığını artırmak, aşiret liderlerine teşvikler sunarak onları yola getirmek ve bölgedeki hizmet durumunu iyileştirme vaatlerinde bulunarak Arap aşiretlerini yeniden kazanmaya yönelik yerel bir politika; İkincisi ise rejim yanlısı savaşçıların ve aşiret savaşçılarının toplandıkları yerleri ve Fırat'ın güneyine ile batı bölgelerini bombalayarak onların bölgeden çıkışlarını engellemek üzerine kurulu güvenlik politikasıdır. Ancak YPG’nin güvenlik baskısı, şiddet olaylarının tırmanması ve rejim güçleri ile İran yanlısı milislerle doğrudan bir çatışma tehdidi doğurmaktadır. Bu da uluslararası koalisyonu, Rusya'yı ve çeşitli tarafları etkilemeye ve sonunda aşiret savaşçılarına daha fazla baskı getirebilecek bir uzlaşmaya varmaya sevk edebilir.

Suriye'nin Kuzeyinde Ekonomik Güçlendirme Girişimleri

Suriyeli, Arap ve uluslararası kurum ve kuruluşlar; toplumun ve yerel örgütlerin sürdürülebilirliğini ve güçlendirilmesini teşvik eden bir dizi fikir, proje ve girişim sunarak yeni insani müdahale modellerini, nüfusu sosyal ve ekonomik olarak güçlendirme fırsatlarını ve istikrara doğru geçişi vurgulamak maksadıyla Suriye'nin kuzeyine yatırım yapılmasını öngören bir konferans düzenlemiştir. Konferans, BM ve uluslararası donör kuruluşları ziyaret etmek üzere çalışma grupları oluşturulmasını ve bir ekonomik güçlendirme fonu kurulmasını tavsiye etmiştir.

Suriye'nin Kuzeydoğusunda ise, YPG yönetimi akaryakıt fiyatlarına zam getirmiştir. Tarım işlerinde kullanılan mazotun litre fiyatı 1050 Suriye lirasına, kalorifer yakıtının litre fiyatı 1150 Suriye lirasına ve bir mutfakta kullanılan gaz tüpü fiyatı 153.000 Suriye lirasına yükselmiştir. Aynı bağlamda YPG yönetimi, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki tüm bölgelerde değirmenler tarafından fırınlara satılan unun fiyatını artırdıktan sonra bir torba lavaş ekmeğin fiyatını 900 liradan 1400 liraya yükseltmiştir. Bunun yanında Menbiç şehrindeki “Halk Belediyesi” Suriye'nin kuzey ve doğusunda türünün en büyüğü olarak kabul edilen gıda, ahşap ve metal endüstrileri için dükkânlar, fabrikalar ve imalathaneler içermesi beklenen sanayi sitesinin hazırlanmasının ilk aşamasını tamamlamıştır. Ayrıca YPG yönetimi Esad rejimi ile yarım milyon ton buğday ihraç etme anlaşması yapmıştır. Anlaşmaya göre kilogram başına 36 sentten satacağı mallar birkaç parti halinde rejim için tedarik edilecektir. Yönetim, kontrolü altındaki bölgelerde çiftçilerden buğday alımını kilogram başına 31 sent olarak belirlemiştir. Anlaşmanın her iki taraf için de mali kazanç getirmesi bekleniyor. Çünkü rejim, Suriye'nin kuzey doğusundaki bölgelerden buğdayı, ihtiyaçlarına göre tedarik ve depolama maliyetlerine katlanmadan alacaktır. Diğer yandan YPG yönetimi buğdayın kilogramı başına en az 3 sent kar elde ederek sivil ve askerî çalışanlarının maaşlarını ödeme imkânı bulacaktır.

Suriye rejimi hükümeti ise, muhtelif türdeki yakıt fiyatlarını yükselterek bir litre “90 oktan” benzinin fiyatını 12.500 Suriye lirası, “95 oktan” benzinin fiyatını 14.368 Suriye lirası, serbest mazotun fiyatını ise 11.996 Suriye lirası olarak belirlemiştir. Bakanlar Kurulu Başkanlığı Ekonomi Komitesi ithal güneş panelleri için panel başına 25 dolar vergi uygulanmasını talep etmiştir. Ayrıca İç Ticaret Bakanlığı da kendi bölgelerine ithal edilen beyaz şeker ve güneş panelleri gibi ürünlere yeni vergiler getirmiştir. Şam'da emtia, sebze ve meyve fiyatları geçen yılın aynı dönemine göre %70 oranında arttığı gözlenmiştir. Ancak bu durum rejimin Körfez ülkelerine sebze ve meyve ihracatı yapmasına engel teşkil etmemiştir. Rejimin akaryakıt fiyatlarını yükseltme ve vergileri arttırma kararları, halkın düşük alım gücü ve kötüleşen ekonomik durum nedeniyle tüketim mallarının fiyatlarına gölge düşürürken, birçok aile asgari yaşam gereksinimlerini karşılamak için Suriye dışında yaşayan akrabalarından gelen nakit transferlerine bel bağlamaktadır.

Bir başka bağlamda, donör ülkeler "Suriye'nin ve Bölgenin Geleceğinin Desteklenmesi" konulu sekizinci Brüksel Konferansı'nda, 3,8 milyar doları 2024 ve 1,3 milyar doları 2025 yılları için tahsis etmek üzere 7,5 milyar avro (8,1 milyar dolar) değerinde bağış, hibe ve kredi sağlama taahhüdünde bulunmuştur. Ancak bu durum, fon kesintileri ve yardımların azaltılması ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla siyasî, insani yardım ve kalkınma aktörlerinin; ekonomik güçlendirme, ortaya çıkan yeni zorluklara orantılı müdahale etme ve toparlanma planlarının geliştirilmesine odaklanan bir dizi politika üretmesi zorunluluğu acilen ele alınması gereken konuların başında gelmektedir.

Giriş

Tüneller savaşlarda taktik avantajlar sağlayabilen ve birçok amaç için kullanılabilen önemli unsurlardır. Tarih boyunca çeşitli savaş ve çatışmalarda tüneller, taktik hedefler ve motivasyonlar doğrultusunda, çatışmanın koşullarına ve tarafların ihtiyaçlarına bağlı olarak kullanılagelmiştir. Savaş tarihinde tüneller taktik avantaj sağlamak, taşıma ve iletişim hatları oluşturmak, keşif yapmak, savunma ve saldırı taktikleri uygulamak gibi birçok amaç için kullanılmıştır. Savaş tarihinde ve silahlı çatışmalar kapsamında tüneller birkaç temel işlev çerçevesinde kendisini göstermiştir. Söz konusu işlevler; gizli hareket imkânı, lojistik transferi, gizlenme ve üslenme, keşif ve gözetleme, sürpriz saldırılar, sığınak, tahliye ve kaçış başlıkları altında toplanabilmektedir. Buna göre tünel kullanma taktiği, tarafların ve unsurlarının belirli bir konumdan diğerine gizli bir şekilde intikal edebilmesini, lojistik öğeleri daha güvenli bir şekilde taşıyabilmesini, düşman hatlarını keşfedebilmesi ve gözetleyebilmesini, düşmanın hareketlerini takip etmek ve bilgi toplamak için stratejik noktalara yerleşebilmesini, düşmana karşı sürpriz saldırılar düzenleyebilmesini ve bu saldırıların ardından bölgeyi güvenli şekilde tahliye edebilmelerini sağlamaktadır.

Tünel taktiği, çatışma alanlarında ve süreçlerinde devletler tarafından kullanılabildiği gibi devlet dışı silahlı aktörler, özellikle terör örgütleri tarafından da etkin biçimde kullanılabilmektedir. Söz konusu taktiğin doğası itibariyle sahip olduğu işlevler, örgütsel strateji çerçevesinde de önem kazanmaktadır. Bu bağlamda PKK terör örgütü ve onun Suriye kolu olan YPG, tünel taktiğinin kullanımında ön plana çıkan aktörler arasındadır. Bu çalışmada PKK ve onun Suriye kolu YPG’nin kullandığı tünel taktiği; örgütsel doktrin, Irak ve Suriye sahalarındaki pratikler çerçevesinde incelenmiştir.

PKK’nın Tünel Taktiğinin Dinamikleri

PKK, kuruluş yıllarından bugüne kadar örgütsel evrenini oluşturan bileşenler arasında yer alan silahlı kanat yapılanmalarına birincil öncelik atfederek, bu yapılanmaların geliştirilmesi adına sürekli biçimde faaliyetlerde bulunmuştur. Maoist “stratejik savunma-stratejik denge-stratejik saldırı” konsepti ile Leninist “öncü örgüt” teoriyi sentezleyen, “parti-ordu-cephe” paradigmasını benimseyen PKK açısından silahlı kanat yapılanmalarının gelişimi, varoluşsal bir önem taşır. Bu bağlamda, silahlı kanat yapılanmalarında; 1) örgütlenme açısından esas alınacak modellerin saptanması 2) strateji ve taktik belirlenimi 3) hareket ve eylem tarzının belirlenimi olmak üzere üç ana gereksinimin karşılanması adına PKK tarafından çeşitli stratejik konseptler geliştirilmiştir. Söz konusu konseptler arasında, PKK’nın silahlı kanat yapılanmalarına yön veren öğeler olarak ön plana çıkan unsurlar; 1) Kurtarılmış bölge 2) Alan savunması 3) Hareketli savaş ve 4) Kıra dayalı şehir gerillası ve devrimci halk savaşı konseptleri olmuştur. Buna göre;

Kurtarılmış Bölge Stratejisi: Fiili olarak tamamen örgütün kontrolü altında bulunan, devlet-güvenlik güçleri ile diğer örgütlerin etkisinden arındırılmış bölgeler yaratmayı hedefleyen strateji,

Alan Savunması Stratejisi: Kurtarılmış bölge, kırsal veya meskûn mahal alanlarında örgütün, fiziki kontrol sağladığı belirli sınırlar dâhilinde devlet güçlerine karşı sergilediği savunma stratejisi,

Hareketli Savaş Stratejisi: Örgütün net bir biçimde fiili ve fiziki kontrol sağlayamadığı veya çok hatlı bir çatışma konsepti benimsediği sahalarda silahlı güçlerin farklı bölgeler arasında geçişlilik gösterdiği strateji,

kıra Dayalı Şehir Gerillası ve Devrimci Halk Savaşı Stratejisi: Meskûn mahal alanları ve şehirlerde, örgütün kır-dağ kadrosunda yer alan militanların desteği ile şehir yapılanmaları ve milis ağları aracılığıyla yerel halkın ve örgütün toplumsal tabanının mobilize edilmesini hedefleyen, nihai olarak ayaklanma (insurgency) ortamı yaratmayı hedefleyen strateji olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu stratejilerin, örgütün geçmişten bugüne kadar oluşturduğu silahlı kanat yapılanmaları olan HRK-ARGK-HPG/YJA-Star açısından bir örgütsel stratejik kültür niteliğine sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu öğelerin meydana getirdiği örgütsel stratejik kültür kapsamında bir takım ortak bileşenler de kendisini göstermekte, bu bileşenler söz konusu stratejik konseptlerin kesişim noktalarını teşkil etmektedir. Bu bağlamda, yer altı taktiği olarak da nitelendirilen tünel taktiği bu kesişim noktaları arasında en önemli unsurlardan biri olarak ön plana çıkmaktadır.

 

Örgütün özellikle üslenme ve savunma pozisyonunda bulunduğu, bununla birlikte saldırıdan lojistiğe kadar geniş bir çerçevede işlevsellik arz eden yer altı yapılarının kullanımını tanımlayan tünel taktiği, silahlı kanat stratejilerinin kesişim noktalarını teşkil etmesi bakımından son derece istisnai bir yere sahiptir. Söz konusu taktik, PKK’nın kurtarılmış bölge, alan savunması, hareketli savaş ve devrimci halk savaşı stratejilerinin tümünde başat bir işlev ve role sahiptir. Bu işlev ve roller, her bir silahlı kanat stratejisi bağlamında ele alındığında tünel taktiğinin niteliğine dair bütünsel bir görünüm elde etmek mümkün hale gelmektedir:

Tünel taktiği; örgütün fiziki ve fiili kontrol sağladığı bölgelerde lojistik ve ikmal alanı yaratma bağlamında kullanılabilmektedir(1).

Tüneller örgütün üslenme ve gizlenme, keşfe ve istihbarata karşı koyma gereksinimlerini karşılayan bir taktik olarak işlev gösterebilmektedir.(2)

Tünel taktiği; özellikle alan savunması stratejisi çerçevesinde, örgüt üyelerinin hava harekâtları başta olmak üzere, terörle mücadele operasyonlarına karşı korunaklı alanlar yaratma ihtiyacına cevap vermektedir(3).Bu bağlamda tüneller, örgütler açısından kritik öneme sahip olan, sığınak ve uzun süreli yaşam alanları olarak tasarlanabilmekte ve inşa edilebilmektedir(4).

Hareketli savaş stratejisi bağlamında tüneller, örgütün “değişken mevzi” taktiğini uygulayabilmesine imkân vermekte, tüneller aracılığıyla militan grupları farklı alanlar arasında kısa sürede geçiş imkânına erişebilmektedirler.(5)

Son olarak tünel taktiği, örgüt tarafından bir savunma taktiği olarak benimsenen “aktif savunma ve üzerine çekme” yaklaşımına elverişli bir zemin oluşturmaktadır(6)Örgütün, terörle mücadele operasyonlarına karşı, güvenlik güçlerini sürekli biçimde yıpratma ve kendi kontrolündeki alanlara çekerek zayiat vermeye yönelik anlayışını yansıtan söz konusu taktikler, tüneller aracılığıyla gerçekleştirilebilmektedir. Güvenlik güçlerine yönelik yıpratma saldırılarında tünelleri üs olarak kullanabilen örgüt, aynı zamanda güvenlik güçlerini tünellere çekerek pusuya düşürme yöntemine benzer bir taktik de uygulayabilmektedir.

Tünel taktiği, söz konusu ana boyutlarının yanı sıra birtakım öznel nitelikleri ile birlikte değerlendirildiğinde daha bütünsel bir görünüme ve tabloya ulaşmak mümkün hale gelmektedir. Bu bağlamda, ilk olarak PKK açısından tünel taktiğinin ifade ettiği değer ve önem ele alındığında PKK/KCK yöneticisi Murat Karayılan’ın şu açıklamaları bu konuya ilişkin olarak örgütün algısal çerçevesini son derece net bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Taktik bir tarz olarak tüneller dönem savaşında çok önemli bir tarzdır. Bundan 200 yıl önce kaleler savaşların en önemli mevziiydi. Kimin sağlam kalesi varsa o direniyor ve başarılı oluyordu. Kalenin tarihte oynadığı rolü bugün tüneller oynuyor. Tünellerimiz bizim kalelerimizdir(7)

“Biz hem yer üstüne yayılmış hem de yer altında da savaşma kabiliyet ve imkânına sahip timlerle stratejisini eksen alan bir direnişi geliştiriyoruz(8)

“Nasıl ki bir gerilla için silah temel bir araçsa ve olmazsa olmaz ise kesinlikle portatif kazma ve kürek de olmazsa olmaz bir biçimde temel araçlar olarak ele alınmalıdır. Niye? Çünkü gerilla nereye giderse gitsin orada üzerinde durması gereken ilk iş yeraltı mevziisini yapmaktır(9)

Bu algı çerçevesi, tünel taktiğinin PKK açısından taşıdığı stratejik önemi sunmakla birlikte bu taktiğin, örgütün mevcut savunma yaklaşımının da ayrılmaz bir parçası haline getirildiğini göstermektedir. Bu durum PKK’nın silahlı kanat stratejileri bağlamında da karşılık bulmakta, bu stratejilerin kesişim noktasını teşkil eden tünel taktiği bu anlamda farklı niteliklere sahip olabilmektedir. Buna göre genel düzlemde, PKK’nın tünel taktiğinin ana nitelikleri değerlendirildiğinde; 1) Stratejik boyut 2) Mevsimsel Boyut ve 3) Topoğrafik boyut olmak üzere 3 farklı başlık kendisini göstermektedir. Söz konusu boyutlar arasında ilk olarak stratejik boyut ekseninde ele alındığında tünellerin, hareketli savaş stratejisinde kısa mesafeli ve kısa süreli kullanıma uygun bir biçimde tasarlanması öngörülürken, kurtarılmış bölge veya devrimci halk savaşı stratejisinde ise uzun mesafeli, kalıcı ve uzun süreli kullanıma uygun bir anlayış benimsenmektedir. İkinci olarak tünel taktiği mevsimsel boyutta değerlendirildiğinde ise tünellerin yaz ve kış mevsimleri olmak üzere iki ayrı biçimde inşa edilmesi öngörülmektedir. Buna göre kış üslenmesine uygun olan bölgelerde lojistik ve korunaklılık açısından daha güçlü bir biçimde donatılmış olan tünel inşası söz konusu olurken, yaz mevsimine uygun üslenme alanı olarak tanımlanan bölgelerde ise geçici ve nispî olarak daha az korunaklılık arz eden yapılar öne çıkarılmaktadır. Son olarak topoğrafik boyutta ise tünel taktiğinin dağlık ve ormanlık alanlar ile ovalık alanlarda kısmî farklılık göstermesi; dağlık ve ormanlık alanlarda nispî olarak serbestiyet öngörülürken ovalarda ise tünel taktiğinin katı gizliliği öne çıkaran bir biçimde uygulanması esas alınmaktadır.

YPG’nin Tünel Taktiği: Özgün Koşulların Etkisi

2012 yılından itibaren Suriye’nin kuzeyinde faaliyetlerini yoğunlaştıran PKK’nın Suriye kolu YPG, bu dönemden itibaren alan kontrolü sağladığı bölgelere yönelik kapsamlı bir plan geliştirmeye başlamıştır. Söz konusu bölgelerde örgütsel varlığını konsolide etme arayışına yönelen YPG, bu arayışla birlikte alan genişletme ve savunma ağı geliştirme hedefleri doğrultusunda da hamleler gerçekleştirmeye başlamıştır. Bu durum YPG’yi, PKK’nın silahlı kanat stratejileri arasında yer alan 4 farklı stratejiyi eşgüdümlü bir biçimde benimsemeye ve uygulamaya sevk etmiştir. Kurtarılmış bölge, alan savunması ve devrimci halk savaşı stratejilerinin bileşiminden oluşan bir stratejik perspektif doğrultusunda YPG’nin örgütsel hedeflerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

Kurtarılmış bölge stratejisi bağlamında, alan kontrolü sağlanan bölgelerin devamlı surette genişletilmeye çalışılması ve yeni kurtarılmış bölgelerin yaratılması,

Alan savunması stratejisi bağlamında, alan kontrolü sağlanan bölgelerin dış hatlarında savunma ağlarının yaratılması,

Hareketli savaş stratejisi bağlamında, alan kontrolü sağlanan bölgelerde bu stratejiye uygun üslenme ve mevzi hatlarının yaratılması,

Devrimci halk savaşı stratejisi çerçevesinde özellikle meskûn mahallerde milis ağının oluşturulması, yerel halkın örgütlendirilmesi ve şehir gerillası sisteminin yerleştirilmesi.

YPG’nin söz konusu örgütsel hedefler doğrultusunda gerçekleştirdiği hamlelerin başlangıç noktasını 2012 yılı olarak belirlemek mümkünken, 2014 yılı sonrasını ise bu hamlelerin yoğunlaşmaya başladığı süreç olarak, 2016-2022 yılları arasını ise bu hamlelerin yoğunluk açısından tepe noktasına ulaştığı periyot olarak saptamak yanlış olmayacaktır. YPG, 2014 yılı itibariyle DEAŞ terör örgütü ile yaşadığı çatışma sürecinde 4 farklı silahlı kanat stratejisini uygulama eğilimi göstermiştir. Bununla birlikte 2016 yılı itibariyle Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde konuşlu YPG ve DEAŞ hedeflerine yönelik olarak başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı YPG açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu harekât ile birlikte YPG, kurtarılmış bölgeleri genişletme stratejisinden varlığını konsolide etme, pekiştirme ve alan savunması arayışlarını daha fazla ön plana çıkarmaya başlamıştır. Bu durum, 2018 yılında gerçekleştirilen Zeytin Dalı Harekâtı ve 2019 yılında gerçekleştirilen Barış Pınarı Harekâtı ile birlikte yoğunlaşma eğilimi gösterirken, YPG’nin savunma konseptini esas alan bir anlayışı benimseme sürecine ivme kazandırmıştır.

YPG açısından, 2012 yılından itibaren esas alınan silahlı kanat stratejilerinin bileşenleri arasında yer alan tünel taktiği, gerek doktrin düzeyinde gerekse PKK’nın tecrübe ihracı bağlamında istisnai bir yere sahiptir. Buna göre tünel taktiği, 2012-2016 arasında daha çok kurtarılmış bölge genişletme ve alan savunmasına hazırlık stratejileri doğrultusunda bir işleve sahipken, 2016 yılı sonrasında alan savunması, hareketli savaş ve devrimci halk savaşı stratejisinin en temel parçası haline getirilmiştir. Böylelikle 2012 yılında uygulanmaya başlanan tünel taktiği, 2016 yılı itibariyle ivme kazanmıştır. Bu süreçte ana hedef, TSK ve SMO’nun birlikte icra ettikleri terörle mücadele harekâtlarına karşı savunma hatları geliştirmek olmuştur.

Diğer yandan YPG tarafından uygulanan tünel taktiği, PKK’nın Irak sahasında elde ettiği örgütsel tecrübelerin aktarım boyutunu da temsil etmiştir. Bu noktada, diğer stratejilere kıyasla ön plana çıkarılan devrimci halk savaşı çerçevesinde, YPG’nin kontrol ettiği alanlarda tünel taktiğinin uygulanmasında PKK militanlarının yönlendirici bir etkisi söz konusu olmuştur. YPG’nin alan kontrolü sağladığı bölgelerin büyük çoğunluğunun meskûn mahal niteliğinde olması, tünel taktiğinin devrimci halk savaşı stratejisi ekseninde uygulanması çabalarını gündeme getirmiştir. PKK’nın örgütsel tecrübe ihracına ilişkin olarak Murat Karayılan’ın şu açıklaması önem taşımaktadır:

 “Şimdi eğer Rojava Devrimi, Kuzey ve Doğu Suriye, Medya Savunma Alanlarından çıkan sonuçlardan yararlanırlarsa, Devrimci Halk Savaşı perspektifine göre örgütlenirlerse, mutlaka Türkiye’nin saldırılarını boşa çıkarırlar. Bunun için biz Devrimci Halk Savaşı’nı böyle yeraltı ve uzman tim savaşı yöntemleriyle örgütledik. Halkın bulunduğu bölgelerde Devrimci Halk Savaşı her dört ayak üzerinden örgütlenmelidir. Bunlar halk, gerilla, öz savunma ve yeraltı savaşı-tünel savaşı örgütlenmeleridir(10)

PKK’nın, tünel taktiği bağlamında YPG için öngördüğü örgütsel tecrübe aktarımı, Suriye sahasının Irak sahasından farklılaşması sebebiyle farklı niteliklere bürünen bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bu nitelikler YPG’nin örgütsel istisnailiklerinin yanı sıra Suriye sahasındaki çatışma dinamikleri ve bölgesel özelliklerden kaynaklanmıştır(11).Bu bağlamda ilk farklılık ve istisnailik olarak YPG’nin kontrol altında tuttuğu alanların meskûn mahal niteliği başta gelmektedir. Bu durum YPG’nin, tünel taktiğini Irak’tan farklı olarak, meskûn mahal ortamı ile uyumlaştırma gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucunda YPG, alan kontrolü sağladığı bölgelerde yaşam alanları ve yerleşim yerleri etrafında tünel inşaları gerçekleştirmiş, bu alanları gizlilik unsuru olarak araçsallaştırmış ve özellikle hava harekâtlarına karşı korunaklı ve hedef alınamayacak olan “sivil” alanlar yaratmaya çalışmıştır. Bu çerçevede çocuk parkları, ibadethaneler, mezarlıklar ve altyapı tesisleri gibi farklı alanların etrafında ve yer altlarında tüneller oluşturulmuştur(12).

İkinci olarak YPG açısından tünel taktiğinin Suriye sahasındaki istisnailiği ortaya çıkaran bir diğer faktör, YPG’nin PKK tecrübesinden etkilendiği bir diğer boyut olan öğrenen örgüt niteliğidir.  Bu nitelik YPG’nin, Suriye’deki çatışma ortamı içerisinde farklı silahlı grupların yöntem ve taktiklerini gözlemleme imkânı doğrultusunda gelişmiştir. Özellikle DEAŞ ile yaşadığı çatışma süreçlerinde YPG, bu örgütün tünel taktiği kullanımını gözlemleyerek bu durumu bir tecrübeye dönüştürmüş, bununla birlikte DEAŞ kontrolünden ele geçirdiği bölgelerde, DEAŞ tarafından inşa edilmiş olan tünelleri de bu bağlamda kullanmaya başlamıştır. Diğer yandan YPG’nin, Suriye’de konjonktürel olarak işbirliği geliştirdiği İran destekli milis yapılar aracılığıyla da tünel taktiği bağlamında tecrübeler elde ettiği de muhakkaktır.

Üçüncü olarak YPG’ye yönelik dış destek, Suriye sahasında tünel taktiğinin uygulanmasını elverişli hale getiren ve kolaylaştıran en önemli etken olmuştur. Bu noktada ABD ve Rusya’nın YPG’ye yönelik askerî, finansal ve lojistik desteği, örgütün bir savunma kapasitesi inşa etmesine ciddi şekilde katkı sağlamıştır. Bununla birlikte YPG’nin, bazı Batılı şirketlerle ilişki kurabilir hale gelmesi de örgütün tünel taktiği bağlamında ihtiyaç duyduğu araç-gereç gereksiniminin ve inşa yöntemlerinde somut destek arayışının karşılanmasını sağlamıştır. Bu süreçte profesyonel araç-gereç, iş makinalarının kullanımı gibi imkânlara erişen YPG’nin özellikle, Fransız Lafarge şirketinin desteğini elde ettiği ortaya çıkmıştır. Buna göre Lafarge şirketi, YPG’ye malzeme ve ekipman desteği sağlamış, bu durum örgütün daha profesyonel, dayanıklılık açısından daha güçlü ve daha uzun mesafeli tünel hatları inşa etmesine olanak sağlamıştır(13).

Bu bağlamda Tel Abyad ve Resulayn, YPG’nin elde etmiş olduğu ekipman ve lojistik destek ile birlikte geniş tünel ağları inşa ettiği en önemli pilot bölgeler olmuştur. Buna göre söz konusu bölgelerde, YPG tarafından inşa edilen tünellerin giriş alanlarının yerin yaklaşık 5 metre altına uzandığı, ortalama 1.5 metre genişliğe, 2-2.5 metrelik derinliğe ve asgari 150 metre uzunluğa sahip oldukları, birbirlerine eklemlenmek suretiyle ilgili bölgelerdeki küçük yerleşimleri de birbirine bağlayacak şekilde dizayn edildikleri tespit edilmiştir(14).Söz konusu tünel ağları ile “yeraltı sistemi” yaratmayı amaçlayan YPG bu hatları, “yeraltı karargahı”, sığınak, depolama ve lojistik alanları, hızlı intikal veya tahliye alanları olarak kullanmaktadır(15).

Söz konusu bölgelerde yer alan bu tüneller, Türkiye ve SMO’nun 2019 yılında icra ettikleri Barış Pınarı Harekatı sürecinde keşfedilmiş ve ortaya çıkarılmıştır. Bu bağlamda söz konusu tünellerin, Barış Pınarı Harekâtı öncesinde ve süresince gizlenme, üslenme, mevzilenme alanları ve hareketli savaş stratejisinin uygulanmasına elverişli alanlar olarak kullanılmıştır. Resulayn bölgesindeki tünellerin ise Şanlıurfa’nın sınır bölgelerine ve dolayısıyla Türkiye’ye bağlanabilecek ve geçiş yapılabilecek şekilde inşa edildikleri anlaşılmıştır. Fakat Barış Pınarı Harekâtı süresince YPG’nin, TSK ve SMO’ya karşı tüneller aracılığıyla direniş ve savunma hatları yaratma stratejisi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu durumun sebepleri arasında; tüneller aracılığıyla TSK ve SMO’ya karşı planlanan ani baskın eylemlerin gerçekleştirilememesi, devrimci halk savaşı stratejisi doğrultusunda yerel halk desteğinin ve sözde seferberlik durumunun tesis edilememesi, tüneller aracılığıyla üslenme ve gizlenme ile aktif olarak çatışma sahasında yer alma zorunluluğu arasında yaşanan çıkmaz ön plana çıkmıştır. Buna ek olarak, tünellerin giriş ve çıkış noktalarının büyük ölçüde sözde kamu binaları ve kamusal alanlar olması, bu alanların TSK ve SMO tarafından kısa sürede ele geçirilmesi de bu noktada etkili olmuştur.

Söz konusu bu faktörler Barış Pınarı Harekâtı sürecinde YPG’nin uygulamaya çalıştığı savunma stratejisini ve dolayısıyla tünel taktiğini nihai anlamda işlevsiz kılmıştır.

Son olarak YPG’nin uyguladığı tünel taktiğinin, söz konusu sahada istisnai bir nitelik kazanmasını sağlayan bir diğer husus ise Suriye’nin Haseke ve Irak’ın Sincar bölgeleri arasında temas ve geçiş sağlanması arayışıdır. Söz konusu geçiş alanı YPG açısından birkaç farklı boyutta önem taşımaktadır(16). İlk olarak Haseke-Sincar hattı, YPG’nın sınır kaçakçılığı faaliyetleri ve dolayısıyla finansman ve lojistik kaynağı sağlama gereksinimi açısından kritik bir bölgedir. İkinci olarak bu geçiş alanı Irak’ta konuşlu PKK militanlarının; özellikle yönetici kadroda bulunan YPG’li unsurların alanlarına geçişi ve örgütsel yapılar arası temas ve koordinasyonun sağlanması bağlamında işleve sahiptir. Son olarak Haseke-Sincar hattı, PKK’nın Ezidi yapılanması olan YBŞ’nin (Yekîneyên Berxwedana Şingal/ Sincar Direniş Birlikleri) konuşlu olduğu Sincar dağı ve çevresinin özellikle lojistik bakımdan desteklenmesi bu yapının Sincar’daki tahkimatının sürekli kılınması açısından önemli bir yer tutmaktadır. Bu çerçevede YPG söz konusu hatta Suriye’de Hol ve Irak’taki Bare bölgeleri arasında yaklaşık 12 kilometre uzunluğunda bir tünel inşa etmiştir. Bununla birlikte Haseke ve Sincar bölgelerinin farklı noktalarında inşa edilen tünellerin toplam uzunluklarının ise yaklaşık 113 kilometreyi bulduğu da tespit edilmiştir(17).

Sonuç

Yaygın kanaatin aksine tünel taktiği, PKK açısından son yıllarda gündeme gelen bir taktik anlayışı ifade etmemektedir. PKK, 1990’lı yılların ortalarından itibaren tünel taktiğini örgütsel doktrin ekseninde benimsemeye başlamış ve bu taktiği silahlı kanat stratejilerinin ayrılmaz bir bileşeni haline getirmiştir. Buna karşın örgüt, 2000’li yılların ortalarına kadar geçen süre içinde tünel taktiğinin pratikte uygulanmasına elverişli bir duruma erişememiştir.

2000’li yılların ortalarından itibaren ilksel düzeyde uygulanmaya başlanan tünel taktiği, PKK açısından belirli işlev ve hedefleri yansıtmıştır. Bunlar arasında tünel taktiği, örgütün silahlı kanat stratejilerinin kesişim noktası şeklinde konumlanırken aynı zamanda mevsimsel ve topoğrafik koşullara uyum sağlanması hedefleri açısından da etkin bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Örgüt tarafından tünel taktiği için öngörülen söz konusu işlev ve hedefler bu bağlamda bir yol haritası oluşturmuş ve bu referans kaynağı PKK’nın, Irak’ın kuzeyindeki konuşlanma alanlarında uyguladığı alan savunması stratejisinde, hava harekâtlarına karşı korunaklılık, gizlenme ve üslenme fonksiyonları ön plana çıkmıştır.

Bununla birlikte PKK’nın tünel taktiğine ilişkin örgütsel tecrübesi, 2014 yılı itibariyle yoğun bir biçimde YPG aracılığıyla Suriye’nin kuzeyine aktarılmaya başlanmıştır. Bu aktarım sürecinde devrimci halk savaşı stratejisi esas alınmış, Irak sahasına kıyasla daha profesyonel bir yaklaşım benimsenmiştir. Suriye sahasının PKK ve YPG açısından taşıdığı istisnai nitelikler, bu alandaki tünel taktiğinin de daha gelişmiş ve avantajlı bir hale getirilmesini sağlamıştır. YPG’nin öğrenen örgüt niteliği ve Suriye’deki çatışma ortamında elde ettiği deneyimler, örgütün Suriye’de alan kontrolü sağladığı bölgelerin meskûn mahal niteliğine sahip olması ve profesyonel inşa imkânlarına erişilmesi bu noktada gelişim gösteren ve avantajlı durumun temelini oluşturmuştur.

Diğer yandan Suriye sahasında, Haseke bölgesi ve Irak’ın Sincar bölgesi arasındaki temas ve geçiş imkânı da YPG’nin önem atfettiği bir diğer husustur. Söz konusu hattın kaçakçılık ve finansman, lojistik, PKK/YBŞ ile temas ve koordinasyonu gibi farklı boyutlarda sahip olduğu örgütsel önem ve öncelikler, bu alanı YPG açısından kritik bir hale getirmiştir. Bugün itibariyle Suriye’de Tel Abyad, Tel Rıfat, Ayn el-Arab ve Haseke bölgelerini tünel taktiğinin ana alanları haline getiren YPG, 2016 yılı sonrasında bu taktiği büyük ölçüde, Türkiye’nin terörle mücadele harekâtlarına karşı savunma konseptinin öncelikli bileşeni olarak konumlandırmıştır.


([1]) ARGK Yönetmeliği, 1995.

([2]) Savaş ve Ordu Kılavuzu, 1996.

([3]) Kıra Dayalı Şehir Gerillası, 2012.

([4])Mehmet Kurum, Terörist Örgütlerin Güvenli Ortamları ve PKK. Nobel Yayıncılık, 2017.

([5]) HPG 3. Konferans Kararları, 2005.

([6])PKK 5. Kongre Kararları, 1995.

([7]) ANF, “HSM: Zap’ta yenilirlerse Ankara’da da yenilecekler“, 2022. https://bit.ly/4aWn2j6

([8]) ANF, “Karayılan: Ahlarını yerde bırakmayacağız”, 2022. https://bit.ly/441Hmxx 

([9]) ANF, “HSM: Artık direnişi sonuca götürmeliyiz”, 2022. https://bit.ly/4aUyVpJ

([10]) ANF, “HSM: Artık direnişi sonuca götürmeliyiz”, 2022.https://bit.ly/4aUyVpJ

([11]) Melahat Tok, Tunnel Warfare Strategy of PKK/PYD, İNSAMER, 2018, https://bit.ly/4aWO6ia

([12])Melahat Tok, a.g.e., 2018, https://bit.ly/4aWO6ia

([13]) TRT Haber, “PKK/YPG'nin Lafarge Yardımıyla İnşa Ettiği Terör Tünellerinde”, 2022, https://bit.ly/3vSymOn

([14]) Anadolu Ajansı, “Terör örgütü YPG/PKK'nın Haseke'de Türkiye Sınırı Hattında 113 Kilometreyi Bulan Tüneller Kazdığı Ortaya Çıktı”, 2021, https://bit.ly/3UhRxdL

([15]) TRT Haber, “Terör örgütü PKK/YPG Kazdığı Tünellerin İçine Hücreler İnşa Ediyor”, 2022, https://bit.ly/4cPPi8S

([16]) Çağatay Balcı, Sincar: Pragmatik İşbirliği Alanı, 2021, İRAM Perspektif.

([17]) Anadolu Ajansı, “Terör örgütü YPG/PKK'nın Haseke'de Türkiye Sınırı Hattında 113 Kilometreyi Bulan Tüneller Kazdığı Ortaya Çıktı”, 2021, https://bit.ly/3UhRxdL  


Giriş

Suriye’nin doğusundaki Arap aşiretleri ülkenin kaderini belirlemede son derece önemli bir sosyolojik grup olarak önümüze çıkmaktadır. Aşiretlerin 2011 yılından günümüze kadar hayatta kalma mücadeleleri ve bu hedef doğrultusunda belirledikleri strateji, Suriye’deki savaşı şekillendiren en önemli faktörlerden biri olmuştur. Suriye’de etkin tüm aktörler için önem arz eden aşiretler, farklı angajmanlara girerek kendilerini ve aşiret mensuplarını korumaya çalışmaktadır.

Bu rapor, Suriye’nin doğusundaki aşiretleri ele alacaktır. Bölgede bulunan büyük aşiretler tanıtılacaktır ve 2011’den günümüze kadar gelen süreçte aşiretlerin oynadığı rol izah edilecektir. Akabinde YPG terör örgütü gölgesindeki hayatta kalma stratejileri ve YPG/SDG ile aşiretler arasındaki sorunlar ve anlaşmazlıklar analiz edilecektir. Raporun sonucunda ise Suriye’nin doğusundaki büyük aşiretler olan Akaydat, Bekkara, Şammar, Cubur ve Tay aşiretlerinin YPG/SDG’ye karşı benimsedikleri farklı stratejiler anlatılacaktır.

Suriye’deki Arap Aşiretleri

Aşiretçilik, modern Suriye'nin kuruluşundan bu yana Suriye'deki ana siyasî ve toplumsal kimlik biçimlerinden birisi olmuştur. Bu, 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden, bağımsız Suriye devletinin kurulmasına kadar olan süreçte Suriye devletinin dönüşümünde aktif bir rol oynamıştır(1),Aşiretçilik, Suriye'deki yerel, ulusal ve bölgesel dinamikleri şekillendiren ve yeniden dizayn eden çok boyutlu özelliklere ve farklı dinamiklere sahiptir. Bunlar arasında Soğuk Savaş bağlamında Suriye politikaları etrafında şekillenen jeopolitik dinamikler de bulunmaktadır. Örneğin, Suriye'deki aşiret ağlarının tarihsel dönüşümü açısından Fransızlar, 20. yüzyılın ilk yarısında aşiret dinamiklerini Suriye milliyetçilerine karşı kaldıraç olarak kullanmıştır. Suriye hükümeti ise aşiretleri, Suriye vatandaşlarına dönüştürmeye çalışarak devlet gücünü pekiştirmek için aşiret ayrıcalıklarını ve gücünü zayıflatmak amacıyla Suriye Arap milliyetçiliği kavramı çerçevesinde aşiretleri kullanmayı amaçlamıştır(2),Hafız Esed rejimi döneminde (1970-2002) aşiretler, rejimin gücünü korumasına olanak tanıyan kırsal koalisyonun bir parçası olarak öne çıkmaktaydı. Ancak, Beşar Esed yönetimi altında, 2002'deki ciddi kuraklıkla birlikte, hayvan yemi ve diğer tarım ürünlerindeki sübvansiyonları kaldıran ve neoliberal politikalar gibi reformlar yapılmasıyla birlikte, yerel ve ulusal güç dinamiği ve aşiretler Suriye’deki ayaklanmayı şekillendiren merkezî aktörler haline geldi(3)Bu nedenle, rejimin neoliberal ekonomik ve tarımsal politikalarının 2011'de rejime karşı aşiret isyanını kolaylaştırdığı iddia edilebilir(4)Savaşın yoğunlaşması ve bölgeselleşmesinin ardından aşiretler, özellikle ülkenin doğu kesiminde, dış aktörler için merkezî bir siyasî aktör haline geldi. Bu durum, özellikle Körfez ülkeleri gibi, Esed rejiminin gücünü zayıflatmak amacıyla dış aktörler tarafından kullanıldı(5),Suriye savaşı sırasında, aşiretlerin rolü birçok nedenle önemli ölçüde değişti.

Aşiretlerin davranışlarının değişmesinin belirleyici ana faktörleri; çatışmanın doğasının değişmesi, içinde bulunan aktörlerin sayısı, kalitesi ve sonuçta çatışmanın düzeyini belirleyen etkenlerdir. Eğer aktör sayısı sınırlıysa, aşiretlerin hareket özgürlüğü ve işbirliği seçenekleri de sınırlıdır. Ancak, eğer aktör sayısı oldukça yüksekse, aşiretlerin hareket özgürlüğü, işbirliği için stratejik seçenekler açısından nispeten daha esnektir. Öte yandan, çatışmanın doğası da aşiretlerin davranışını etkiler ve tercihlerini belirler. Bu bağlamda, eğer savaş birçok farklı taraf arasındaki askerî çatışmalarla yoğun bir şekilde ilerlemişse, aşiretlerin temel motivasyonu da kendini savunma şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, jeopolitik alanlarını korumak ve güçlü aktörlerle ittifak kurarak ana rakiplerini yenmek amacıyla güçlerini konsolide etmeye çalışırlar.

Doğu Suriye’nin En Önemli Arap Aşiretleri

Akaydat Aşireti

Akaydat aşireti(6),Doğu Suriye'deki en büyük, en önemli ve en etkili aşiretlerden biri olarak kabul edilir. Bu aşiret özellikle Fırat'ın her iki yakasında Deyrizor’da yaygındır. Akaydat aşireti, El Bucemal, El Busaraya ve El Şeytat gibi ana kollardan oluşmaktadır. El Busaraya kolu Fırat’ın güney batı yakasında, Şamiye bölgesinde bulunmaktadır. Ayrıca El Bekir, El Şuveyt, El Bukhabur, El Karan, El Buhasan, El Burahme, El Damim, El Hassun, El Bumreyh, El Maşahide gibi daha küçük kollar da Akaydat aşiretinin bünyesindedir. Akaydat aşiretinin varlığı, Deyrizor’un doğu kırsalında, Fırat'ın her iki yakasında, Irak sınırındaki Elbu Kemal şehrine kadar ve Deir ez-Zor'un kuzey çeperlerinden El Busayara’dan El Suvar'a kadar uzanmaktadır(7) Akaydat aşiretinin az da olsa varlığının olduğu diğer bölgeler ise Suriye’deki Humus, Halep ve Şam gibi çevredeki kırsal bölgeler, Irak ve diğer Arap ülkeleridir.

Bekkara Aşireti

Bekkara aşireti(8)Deyrizor’daki ikinci en büyük aşiret olarak kabul edilir ve Suriye'nin en büyük aşiretlerinden birisidir. El Abed, El Ubeyd, Elbu Sultan, El Ubeydat, El Meşur, Elbu Musab, Elbu Mayiş, El Hamad Ubeyd, Elbu Arab, Elbu Burdan gibi birçok kolu bulunmaktadır. Bekkara aşireti, Deyrizor’un batısında, özellikle Kasra bölgesinde ve Deyrizor şehrinde yaygındır. Aşiret, Haseke şehrinde ve Cebel Abdulaziz (Abdulaziz dağı) bölgesinde de varlığını sürdürmektedir. Ayrıca diğer Suriye vilayetlerinde ve Arap ülkelerinde ise Ürdün ve Irak’ta yaygındır(9)

Şammar Aşireti

Şammar aşireti(10), özellikle Irak sınırına sıfır noktasında olan Suriye bölgelerinde yaygındır. Yarubiye şehri ve çevresinde, aynı zamanda Cezaa bölgesinde de bulunmaktadır. Aşiret lideri Hamidi Daham El Carba’nın sarayı, kuzeydoğu Suriye'de, Rumeylan petrol şehrine yakın Tel Alou köyünde bulunmaktadır. Şammar aşireti, tarihin farklı dönemlerinde politik roller üstlenen, Suriye ve Irak'taki Kürtlerle güçlü ilişkiler sürdüren ve tarihi ittifaklar kuran önemli ve etkili bir aşirettir. Ayrıca Şammar aşireti, göçebe yaşamdan yerleşik yaşama ve tarıma geçen son aşiretlerden biridir. Ancak hala bedevi adetlerine bağlıdır ve Arap Körfezi ülkelerinde de kabile kolları bulunmaktadır(11)

Göcebe yaşamdan yerleşik hayata geçmelerinin diğer aşiretlere nazaran daha geç olması ve bedevi adetlere halen bağlı olmalarından ötürü, diğer Arap aşiretlerinden farklıdır. Tarihsel süreçte de Şammar aşireti ile Kürtler arasında güçlü ve derin ilişkiler oluşmuştur.

Cubur Aşireti

Cubur aşireti(12) Haseke vilayetinin Tel Barak bölgesinde ve Haseke şehrinin birkaç mahallesinde yaygındır. Cubur aşiretinin etkisi güneye doğru artmaktadır. Şedadi şehri, Cubur aşiretinin en önemli yerleşim alanı ve etkisinin en kuvvetli olduğu bölgedir. Cubur aşireti, El Melhem kolu tarafından yönetilmektedir. Aşiretin liderini belirleyen El Maslet ailesi de El Melhem kolundandır. Cubur aşireti, mensupları bakımından Haseke vilayetinin en büyük aşiretidir. Cubur aşiretinin içerisinde, Elbu Hattab, Elbu Mıhana, El Mahasin, El Subh, El Hazim, El Macadem, El Ali, Al Vavi, El Şuvaih kolları bulunmaktadır. Cubur aşireti Navaf bin Abdulaziz El Meslet tarafından yönetilmektedir.

Tay Aşireti

Tay aşireti(13)Suriye'nin kuzeydoğusunda Kamışlı şehri ve çevresinde yaşayan büyük Arap aşiretlerinden birisidir. Aşiretin merkezi Kamışlı bölgesindeki Carmuz köyünde bulunmaktadır ve lideri Muhammad Abdurrezak El Asaf El Tayyi’dir. Tay aşiretinin El Asaf, El Haris, El Cavvale, El Ganame, El Mamre, El Yaşar, Elbu Assi, El Bani Saba, El Reşid, El Harb gibi kolları bulunmaktadır. Tayyi kabilesi diğer aşiretlere nazaran kollar arasında kurulan bir koalisyon veya ittifak olarak tasarlanmıştır. İttifak üyelerinin anlaşmazlıklarını çözmek için aşiret adetlerine dayalı hukukî bir metne benzer belge olan ‘Tayyi Dakikaları’na dayanmaktadır(14)Tay aşiretinin diğer aşiretlerden ayırılan en büyük özelliği, Baas rejimi tarafından ‘Araplaşma’ politikaları gereğince Türkiye sınırına yakın Suriyeli Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere bilinçli bir şekilde yerleştirilmiş ve desteklenmiş olmasıdır(15)

2011 Sonrası Arap Aşiretleri

Arap aşiretleri perspektifinden bakıldığında 2011’de başlayan Suriye devriminin dört farklı döneme bölünmesi mümkündür. Birinci dönem, halk ayaklanmalarının ve gösterilerinin olduğu dönemdir. İkinci dönem, Özgür Suriye Ordusunun kurulması sonrasında var olan savaş dönemidir. Üçüncü dönem ise, terör örgütleri Nusra Cephesi ve DEAŞ’ın hâkimiyeti altında Arap aşiretlerinin hayatta kalmaya çalıştıkları zaman dilimidir. En son dönem ise günümüze kadar devam eden, Arap aşiretlerinin YPG/SDG kontrolü altında oldukları dönemdir.

İlk Dönem

Dukhan'ın, "Suriye Ayaklanmasında Kabileler ve Kabilecilik" adlı kitabında belirttiği üzere ilk aşamada aşiretler, güçlü toplumsal ve politik aktörler olarak sivil halkı Esed rejimine karşı harekete geçirmede önemli bir rol oynamıştır(16), Ancak, Suriye genelindeki tüm aşiretlerin rejime karşı aynı tepkiyi gösterdiğini iddia etmek mümkün değildir. Esed rejimi ve çeşitli aşiretler arasındaki çatışma dinamikleri farklıydı. Şehirlerde ve kırsal alanlarda bulunan aşiretler kitle hareketlerine aktif olarak katılırken, görece huzurlu alanlarda bulunan aşiretler rejimle yan yana kalmayı tercih etti. Devrimin başlangıç aşamasında aşiretlerin rejime karşı tepkisinin arkasında iki tür motivasyon bulunmaktaydı.

İlk tepki, bir refleks olarak rejimin göstericilere karşı şiddetli tepkisinin sonucu şekillendi. Nitekim bazı göstericilerin belirgin bir aşiret bağlılığı vardı(17) ,2011'de, Dera'nın güneyinde rejimin devrilmesini talep eden, duvarlara slogan yazan 15 genç çocuğun gözaltına alınması ve işkence görmesiyle Suriye genelinde kitle gösterileri patlak verdi. Gözaltına alınan ve işkence gören bu çocuklar, Dera'nın neredeyse tüm önde gelen aşiretlerinin mensuplarıydı. Rejimin bu aşiretlere yönelik tepkisi, rejim karşıtı kitle hareketinin yayılmasında kritik bir öneme sahipti. Özellikle Dera'daki aşiretler, gösterilerin başlangıç yerlerini aşarak yayılmasında itici güç haline geldi.

İkinci motivasyon türü, rejimin protestoculara karşı gösterdiği şiddet karşısında intikam kültürünün oynadığı önemli bir rolden kaynaklanmıştır(18). Bu intikam kültürü, Suriye toplumunda derin tarihi köklere sahiptir ve genellikle farklı aşiretler arasında rol oynamaktadır(19). Bir aşiretin rejim tarafından şiddete maruz kalmasının ardından, intikam politikası doğrudan rejime karşı döndü. Rejimden, bu olaylarda sorumlu olanların cezalandırılmasını talep eden aşiret üyeleri, rejimin Dera'da gerilimi azaltmak için maaşlarına aylık 1.500 Suriye lirası (32,60 dolar) zam yapma teklifine karşılık, "Ekmeğinizi istemiyoruz! Biz onur istiyoruz!" şeklinde yanıt verdi(20).

Savaş

2011 baharında Esed rejimine karşı kitlesel protestolar yayıldığında, Deyrizor vilayetinin kasaba ve köyleri ile doğu ve kuzey bölgeleri, devrime katılan ilk alanlar arasında yer aldı. Özellikle Deyrizor, rejime karşı yapılan en büyük barışçıl gösterilerin gerçekleştiği Suriye şehirlerinden biriydi. Ancak, bu protestolara karşı rejim güçlerinin gösterdiği orantısız şiddet, birçok aşiret üyesinin, sivilleri korumak, Suriye köylerini ve kasabalarını rejim kontrolünden kurtarmak için Özgür Suriye Ordusu gruplarına katılmasına neden oldu.

Bu dönem, bölgedeki aşiret yapısının parçalanmasının başlangıcı olarak kabul edilir. Çünkü aşiret liderlerinin ayrıcalıklarından vazgeçip isyana katılmaları kolay olmadı. Bu yüzden tek bir aşiret, bazen birden fazla partiye bölündü. Bu durumu, Şammar aşireti lideri olan Şeyh Hamidi Daham El Carba şöyle tanımlar: "Çatışan güçler, Arapları isteksizce böldü. Her çatışan güç, onları askerî üniformalarıyla donattı ve komutaları altında savaşmaya ve planlarını uygulamaya ikna etmeye çalıştı.(21) Ancak, Deyrizor’daki protestoların genişlemesi ve ülkenin büyük bir bölümünün rejim kontrolünden kurtarılması, bu aşiret liderlerinin birçoğunun Esed rejimi yönetimine karşı isyana katılmasına veya tarafsız kalarak kamudan uzaklaşmasına neden oldu.

Daha sonra aşiretler, silahlı eylemlerde daha fazla yer almaya başladı. Çünkü birçok askerî grup, açıkça aşiretimsi bir karakter kazandı. Ahrar El Bekkara ve Şehitler Tugayı gibi aşiret üyelerinden oluşan silahlı gruplar oluşturuldu. Bu grup üyeleri genellikle Bekkara aşiretine aittir. Bekkara aşiretinin bazı kolları farklı gruplar da kurdu. Şeytat kolu Ümmet Ordusunu, El Bekir kolu El Kadisiye ve El Ahvaz Tugaylarını kurdu. El Karan kolu ise El Kaaka Tugayını oluşturdu(22). Suriye'nin doğu bölgesindeki askerî grupların aşiretimsi bir hüviyete bürünmesinin birkaç nedeni vardır. En önemli nedenler; süregelen savaş ve rejim güçlerinin kontrolündeki büyük alanların kurtarılmasının ardından yayılan kaos ortamı, askerî grupların petrol sahalarını kontrol altına alması ve aşiretlerin petrol satışından elde ettikleri gelirden paylarına düşen kısmı güvence altına almak istemeleridir. Petrol, ilkel bir şekilde çıkarılıp rafine edilerek yerel ve bazen bölgesel pazarlarda satılmaktadır. Aşiretler, petrol kuyularını bağlı oldukları silahlı gruplar aracılığıyla kontrol etmeye başladı ve gelirler, aşiretlerin gücüne ve etkisine bağlı olarak belirli mekanizmalara göre üyelerine dağıtıldı.

Nusra Cephesi ve DEAŞ Hâkimiyeti Altında Arap Aşiretlerin Hayatta Kalma Mücadelesi

Nusra Cephesi'nin Deyrizor’da ortaya çıkışı bir sürpriz olmadı. Zira Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgal etmesinin ardından Selefi Cihatçı unsurlara katılım arttı. Bölgede Selefi Cihatçı unsurların zaten bir temeli vardı. Birçok aşiret üyesi; dini, ulusal veya aşiret bağları gibi nedenlerle Irak direniş gruplarına katılmıştı. Amerika’nın Irak'ı işgal etmesinden sonra Deyrizor, Esed rejiminin desteğiyle Irak'a geçen cihatçı savaşçılar için bir geçiş noktası haline geldi. Bazı köylerde Iraklı aşiret liderleri ve savaşçıları için misafirhaneler kuruldu(23)

Nusra Cephesi, Deyrizor’daki projesinin başlangıç noktası olarak Şuheyl şehrini seçti. Nusra Cephesi'nin Deyrizor’daki kontrolünün yayılması ve genişlemesi birkaç nedenle açıklanabilir. Nusra Cephesi, aşiretlere karşı esnek bir politika izledi. Bu, genellikle ekonomik ayrıcalıkların verilmesine dayanıyordu ve savaşçılarının çoğu bölgedeki aynı aşiretlerin mensuplarıydı. Nusra Cephesi’nin faaliyetleri özellikle Şuheyl şehrinde başladı. Bu şehirde uzun süredir Selefi Cihadi fikirlerin yayıldığı bilinmekteydi. Ancak, Nusra Cephesi ile DAEŞ arasındaki anlaşmazlık silahlı bir çatışmaya dönüştüğünde, DAEŞ bölgedeki etkisini genişletmek için Nusra Cephesi’nin hatalarından ve bazı aşiretlerin, aşiret içi rekabetleri nedeniyle yaşadıkları hoşnutsuzluklardan yararlandı. Örneğin, Ziban köyünün sakinlerinden birçok kişi, Nusra Cephesi’nin köylülere El Ömer Petrol Tesisindeki üretimlere katılma izni vermemesinden dolayı DAEŞ’e katıldı(24)

Aşiretlerle DAEŞ arasındaki ilişkiyi anlamak için üç ana faktör göz önünde bulundurulmalıdır. İlk olarak, DAEŞ’in büyük bir bölümü Suriye topraklarının kontrolünü ele geçirdikten sonra kendilerine sadık kalmaya karar veren aşiret liderlerinin yüksek pragmatizmi. İkincisi, sadık olan aşiretlere DAEŞ’in sunduğu ekonomik faydalar, etki ve koruma. Üçüncüsü, DAEŞ’in rakiplerine karşı aşırı güç kullanmaktan çekinmeyen intikamcı tavrının korkusu. Bunun bir örneği, DAEŞ’in Ağustos 2014'te Deyrizor’un doğu dış mahallelerindeki Hamam, Gharanic ve Kaşkiye kasabalarında gerçekleşen El Şeytat kıyımıdır. Bin ile bin beş yüz kişi öldürülmüş, binlerce insan yerinden edilmiş ve yüzlerce ev yakılmış veya yıkılmıştır(25)

Kısacası DAEŞ, doğu Suriye'deki aşiretlerle ilişkilerinde havuç ve sopa politikası izledi. Bir yandan DAEŞ, kendisine bağlı olan aşiretlere esneklik gösterdi ve ekonomik ayrıcalıklar verdi. Aşiret Mahkemeleri’ni kurdu. Diğer yandan da El Şeytat gibi isyan eden aşiretleri korkunç bir kıyımdan geçirmekten çekinmedi.

YPG/SDG İdaresi Altında Arap Aşiretleri

SDG'nin kuruluşundan itibaren 2015'te ABD önderliğindeki bir koalisyonun desteğiyle ilan edilen ve YPG/SDG'nin omurgası olduğu çeşitli etnik ve dini bileşenlerden oluşan silahlı grupların bir ittifakı iddiasında olan SDG, DAEŞ’e karşı savaşta Uluslararası Koalisyonun desteğiyle Arap aşiret liderlerinin desteğini kazanmayı amaçlamıştır(26)

Bunu yapmasındaki temel amaçlar üç ana hedef olarak belirlenebilir:

  • DAEŞ’e karşı savaşta deneyimli aşiret üyelerinden faydalanmak,
  • Bölgenin farklı bileşenlerinin temsilini arttırarak kuvvetlerinin Kürt milliyetçi karakterini azaltmak ve böylelikle SDG/YPG’nin PKK ile olan ilişkisini gizlemek,
  • Türkiye’nin olası operasyonlarına karşı kendini korumak için Arap aşiretlerinin desteğini kazanmak.

Bu hedefleri gerçekleştirmek için SDG, ilk önce tarihsel olarak Irak ve Suriye'deki Kürtlerle müttefik olan Şammar aşiretini ikna etmekle başlamıştır. Aşiretin askerî gruplarını Suriye Demokratik Güçlerine dâhil etmiş ve aşiret lideri Şeyh Hamidi Daham el Carba’yı Cezire vilayetinin ortak valisi olarak atamıştır. Tarihsel süreçteki Şammar aşireti ile Kürtler arasındaki olumlu ilişki, aşiretin YPG ile olan ilişkisine yansımıştır.

Deyrizor’daki DAEŞ hâkimiyetinin ortadan kaldırılmasının öncesinde ve sonrasında, YPG/SDG bölgede aynı politikayı sürdürmüş ve diğer Arap aşiret liderlerini de kendi saflarına katmaya çalışmıştır. Onlarla düzenli toplantılar yapmış ve bölgedeki idari pozisyonlara onlara yakın kişileri atayarak onların desteğini kazanmıştır. Ayrıca, YPG/SDG bölgedeki halka hizmet ve iş imkânı sağlayan sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını da genişletmiştir.

Her ne kadar YPG/SDG görünürde Arap aşiretlerini kazanmaya ve bünyesine katmaya çalışmış olsa da sahadaki gerçek durum daha farklıdır. Örgütün göstermelik olarak vitrine eklemlediği aşiret temsilcilerinin etki alanı son derece sınırlı kalmış ve bölgedeki tüm idari, askerî ve siyasî kararları gölge Kandil kadroları almıştır. Bu ve aşağıda daha detaylı olarak ele alınacak sebeplerden ötürü Arap aşiretleri, Ağustos – Eylül 2023’te YPG/SDG’ye karşı ayaklanmış, başarısız olmalarına rağmen direnişlerini sürdürmeye devam etmiştir.

YPG/SDG’ye Karşı Arap Aşiretleri Ayaklanması

28 Ağustos 2023'te, Deyrizor Askerî Meclis Başkanı Ahmed Hbeyil (Ebu Havle) YPG tarafından gözaltına alınmıştır. Bu olay, YPG ve Deyrizor Askerî Meclis arasındaki gerilimin doruğa çıkmasıyla başlamıştır. Toplantı adı altında Ahmed Hbeyil'in kolayca yakalandığı anlaşılmış, bu da bölge halkı tarafından YPG/SDG'nin daha önce DEAŞ'in de kullandığı bir yöntemi uyguladığı şeklinde yorumlanmıştır(27).

Ahmed Hbeyil'in hapsedilmesi, YPG/SDG ile Deyrizor Askerî Meclisinin arasındaki gerilimi arttırmıştır. YPG/SDG ilk başta Ahmed Hbeyil'in yolsuzluk yapması sebebiyle gözaltına alındığını iddia etmiş fakat daha sonra sebep olarak onun, İran ve Esed rejimi ile işbirliği yaptığı açıklanmıştır. YPG/SDG ve Deyrizor Askerî Meclisi arasındaki çatışmada YPG/SDG; İran, Türkiye ve DEAŞ'ı suçlamış ve aynı zamanda Arap aşiretlerinin işbirlikçi olduğunu iddia etmiştir(28).

Hbeyil'in gözaltına alınması bölgedeki tansiyonun artmasına neden olmuştur. Hbeyil’e yakın unsurlarla YPG/SDG arasında yaşanan gerilimden sonra, Deyrizor'daki iki büyük aşiret olan Akaydat ve Bekkara, YPG/SDG'ye karşı ayaklanmıştır. Her ne kadar bu iki aşiretle Hbeyil’in ilişkileri olumsuz olsa da YPG/SDG’nin sürece yaklaşımı, Arap aşiret güçlerini hareketlendirmiştir. Bu ayaklanma sonucunda, 3 Eylül'e kadar Deyrizor'un güney kısımları aşiretlerin kontrolüne geçmiş ve 100'den fazla YPG/SDG militanı gözaltına alınmıştır. Aşiretlerin talepleri arasında, YPG’nin bölgeden çıkması ve ABD'nin doğrudan aşiretlerle çalışması yer almaktaydı. Ayrıca, 1 Eylül'de Türkiye'nin koruduğu bölgelerdeki (İdlib, Afrin, Azez vb.) Arap aşiretleri de YPG/SDG'ye karşı harekete geçmiş ve savaş çadırları kurarak saldırılar düzenlemiştir. Ancak, YPG/SDG'nin üstün gece görüş ekipmanları ve ABD desteği nedeniyle aşiretlerin bu kazanımları kısa süreli olmuştur.

2 Eylül'de, YPG/SDG'nin kapsamlı bir karşı saldırı düzenlemiş ve 5 Eylül'e kadar bölgedeki kontrolünü yeniden tesis ettiği görülmüştür. ABD bu süreçte; YPG/SDG, Suriye Demokratik Konseyi ve Arap aşiret temsilcileriyle bir toplantı düzenlemiştir. Ancak toplantıda YPG/SDG'nin işbirlikçi aşiret üyeleriyle görüşülmüştür. Görüşmenin ardından ABD, DEAŞ ile mücadelenin sekteye uğramaması gerektiğini ve tarafların itidale davet edildiğini belirtmiştir(29).

YPG/SDG'nin karşı saldırıları ve Deyrizor’un aksine Menbiç bölgesinde onlara hava desteği veren Rusya ve Esed rejimi unsurlarının müdahalesiyle Arap aşiretlerinin kazanımları kısa süreli olmuştur. Deyrizor bölgesinde ise YPG/SDG, gece görüş ekipmanları ve Amerikan’ın lojistik destekleri nedeniyle üstünlük kurmuş, böylelikle Arap aşiretlerinin kazanımları geçici ve sınırlı kalmıştır.

5 Eylül'de YPG/SDG karşı saldırılarının başarılı olmasının ardından, Amerikan askerlerinin arabuluculuğunda YPG/SDG ve Arap aşiretleri arasında El Ömer Petrol Tesisinde görüşmeler yapılmış, neticesinde ayaklanma sona ermiştir. SDG genel komutanı Mazlum Abdi, bölgede yaşanan olaylara dair bir dizi taahhütte bulunmuştur(30)

Türkiye ise bölgede yaşanan olaylara dair üç ayrı açıklama yaparak Arap aşiretlerinin bölgenin kadim halkı olduğunu ve onlara karşı yapılan baskı ve saldırıların yakından takip edildiğini vurgulamıştır(31)

Arap aşiretleri ayaklanmasının YPG/SDG tarafından bastırılmasının ardından Arap aşiret güçleri, Deyrizor bölgesinde yeni bir direniş stratejisi benimsedi. Bu bağlamda aşiret güçleri Fırat’ın batısında yeniden organize olup, düzenli olarak Fırat nehrini geçip YPG/SDG’ye karşı saldırılar düzenlemektedir. Arap aşiret güçlerinin farklı aşimetrik yöntemlerle YPG/SDG’ye karşı düzenlediği saldırılarda, bölgede konuşlu birçok unsur etkisiz hale getirilmektedir. YPG/SDG ise bölgedeki otoritesini sağlamlaştırmakta başarısız olmuştur. Bölgede düzenlediği onlarca güvenlik operasyonuna rağmen, Arap aşiret güçlerinin saldırıları dinmemiş ve halen devam etmektedir. Bu bağlamda Ümran tarafından 22 Eylül 2023 tarihinde yayımlanan raporda belirtilen ‘istikrarsızlığın artması’ senaryosunun vuku bulduğu artık söylenebilir(32)

Ancak tüm bu süreç içerisinde Arap aşiret güçlerinin stratejik anlamda bir değişikliğe gittiği görülmektedir. ABD’den umduğunu alamayan aşiret güçlerinin, Fırat’ın batısında Esed rejimi ve İran ile işbirliği yaptıkları ve rejime yanaştıkları görülmektedir. Bu bağlamda Arap aşiret güçlerinin lideri İbrahim El Hafel’in Şam’da düzenlenen Arap aşiretler toplantısına katılması öne çıkmaktadır.

YPG/SDG ile Arap Aşiretleri Arasındaki Sorunların Sebepleri

Aşiretler ile YPG/SDG arasında çıkan olayların sebepleri farklı olgulara dayanmaktadır. Bunların en önemlileri, YPG/SDG unsurlarının bölgeyi kontrol altına aldıktan sonraki yaşanan dönemde birçok ihlalin meydana gelmesi, keyfi gözaltıların yapılması, yolsuzluğun yaygınlaşması, nepotizmin artması ve yönetimde şeffaflığın olmamasıdır. Ayrıca bölgedeki kabile liderleri de dâhil olmak üzere birçok etkili ve önemli kişilerin de öldürülmesi bölgedeki sorunları daha da derinleştirmiştir. Bunlara ilaveten diğer bazı farklı olgular da aşiretlerle YPG/SDG arasında sorunlara yol açmaktadır. Bunlar:

  • Kalkınmanın Eksikliği: Deyrizor’un köyleri ve kasabaları yıllar boyunca yaşadığı sürekli çatışmalar nedeniyle ciddi şekilde tahrip olmuştur. Savaşın ve yıkımın sonuçlarını hafifletmek için yeterli kalkınma hamleleri yapılmamıştır. Ayrıca, petrol ve gaz zengini olan bölgenin zenginliğini dağıtmak için adil bir politika izlenmemesi ve bu mekanizmaların uygulanmaması, aşiret nüfusunun gündelik yaşam sorunlarını ikiye katlamış ve YPG/SDG otoritesine karşı tepkilerin artmasına neden olmuştur.
  • Temsil Eksikliği: YPG/SDG tarafından uygulanan mevcut yerel yönetim modeli, bölge halkını idari ve yönetim kurumlarında yeterince temsil etmemektedir. Bu mesele özellikle aşiret liderleri için yönetimde yeterince söz sahibi olmamaları açısından endişe verici bir konudur. YPG/SDG tarafından kurulan düzende yetenekli ve eğitimli bölge insanlarının yerine YPG/SDG’ye sadık olanların tercih edilmesi de vardır. Kısacası liyakat esaslı değil örgüte karşı sadakat temelli kadroların olması hoşnutsuzluğu arttırmaktadır.
  • Yerel Yönetim Yapılarının Kırılganlığı: Kandil kadrolarının karar alma süreçlerini kontrol etmesi yerel nüfusun yönetime gerçek katılımına izin vermemektedir. Okul müfredatının dayatılma girişimi, aşiretlerin önerilen müfredatı ideolojik ve aşiret gelenekleriyle uyumsuz olarak algılamaları nedeniyle daha önceki dönemlerde aşiretlerin gösterilere başlamasının da nedenlerinden biriydi. YPG/SDG tarafından hazırlanan okul müfredatı, Suriye dâhil dünyanın hiçbir yerinde tanınmamaktadır.
  • Etnik ve Demografik Yapı: YPG/SDG tarafından kontrol edilen bölgede yaşayanların çoğunluğu Araptır. YPG/SDG'nin bölgedeki tahakkümü ve kendisine muhalif Araplar ve Kürtler üzerindeki baskısı, Arap aşiretlerinin ayaklanmasına yol açmıştır.
  • Yönetim Modeli: YPG/SDG'nin uyguladığı yönetim modeli, bölgedeki Arap aşiretlerinin geleneklerine ve değerlerine aykırıdır. Yönetimde tüm kararlar Kandil kadroları tarafından alınmakta ve petrol gelirleri halka hizmet olarak kullanılmamaktadır. YPG/SDG’nin ideolojik sâiklerle bölge halkına dayatmaya çalıştığı olgular, Arap aşiretleri tarafından reddedilmektedir. Bu nedenlerle, Deyrizor'da YPG/SDG'ye karşı ciddi bir öfke ve nefret oluşmuştur.
  • Iran ve Esed Rejimin Desteği: Arap aşiret güçlerinin ayaklanması akabinde, Fırat’ın batısındaki İran destekli Şii milisler ve Ulusal Savunma Güçleri de hareketlenmiştir. Bu unsurlar Arap aşiret güçlerini desteklemiştir. Bölgedeki gelişmeler ABD’yi Fırat’ın doğusundan çıkarma hedefi bağlamında bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç Yerine: Doğu’daki Arap Aşiretlerinin Tutumu

Mevcut statükoda Arap aşiretlerinin tamamı ya YPG/SDG’nin hâkimiyeti altında yaşamaktadır ya da YPG/SDG’nin varlığı tarafından kuşatılmıştır. Bölgede bulunan Akaydat, Bekkara, Şammar, Cubur ve Tay aşiretlerinin hayatta kalma stratejileri birbirlerinden farklıdır. Her ne kadar aşağıda her aşiret için yazılanlar tüm aşiret üyelerini ve liderlerini temsil etmese de her aşiret için önde gelen siyasî ve askerî tavrı ifade etmektedir.

Akaydat Aşireti: Direniş

Akaydat aşireti Deyrizor bölgesinde YPG/SDG’ye karşı ayaklanmayı başlatmış ve yönetmiştir. ABD’nin, YPG/SDG’nin aleyhinde aşiretlerin yanında pozisyon almasını uman aşiret, başarısız olmuş ve daha sonra ayaklanmadan direnişe dönmüştür. Bu amaçları doğrultusunda Esed rejimi ve İran ile pragmatik bir işbirliği geliştirmiştir. Fırat’ın batısındaki İran ve rejimden aldığı destekle YPG/SDG’ye karşı silahlı direnişi vur-kaç saldırıları ve suikastlarla sürdüren aşiret, Fırat’ın iki yakasındaki varlığından da istifade ederek YPG/SDG’ye karşı gelmeye devam etmektedir.

Bekkara Aşireti: Uzlaşı

Bekkara aşireti, Arap aşiret ayaklanmasında Akaydat aşiretine görece daha az yer almıştır ve askerî olarak daha az başarı elde etmiştir. YPG/SDG’nin Arap aşiret ayaklanmasını bastırmasından sonra, Akaydat aşiretinin aksine direnişe geçmemiş ve YPG/SDG ile uzlaşı yolunu seçmiştir. Hatta YPG/SDG ile sorun yaşayan Akaydat aşireti arasında arabuluculuk yapmıştır. An itibariyle Bekkara aşiretinin liderleri YPG/SDG tarafından kurulan organlarda eski düzende görev almaktadır. 

Şammar Aşiret: Tarihsel Birliktelik

Şammar aşireti diğer Arap aşiretlerinden farklıdır. Bedevi aşiret olarak görülen Şammar aşireti, YPG/SDG ile ilişkilerinde YPG’ye en yakın olan aşirettir. Arap aşiret ayaklanmaları esnasında tarafsız kalan Şammar aşireti, YPG ile bağlarını sürdürmektedir. Şammar aşireti, YPG ile olan ilişkisini tarihsel olarak Kürtlerle kurduğu birlikteliğin bir gereği olarak görmektedir.

Cubur Aşireti: Bölünmüş İşbirliği

Cubur aşireti YPG/SDG’ye karşı ayaklanmamış ve YPG/SDG ile sahada işbirliği yapmaya devam etmiştir. Cubur aşiretinin lider ailesi olan Maslet ailesi ise ikiye bölünmüştür. Bir kısım Suriye muhalefetiyle beraberdir. Örneğin geçtiğimiz dönem SMDK Başkanı Salim El Maslet, Cubur aşiretinin eski liderinin oğludur. Ancak YPG/SDG’nin ilan ettiği yeni toplumsal sözleşme bağlamında da ABD’de yaşayan Mahmud El Maslet, YPG/SDG’nin kurduğu sözde Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi eş başkanı olarak seçilmiştir.

Tay Aşireti: İran’la İttifak

Kamışlı bölgesinde, demografik yapının karmaşık bir yapıya sahip olduğu ve siyasî dinamiklerin aktif olarak işlediği görülmektedir. Bu bölgede Araplar ve Kürtler bir arada yaşamaktadır. Bölgede bulunan Tay aşireti varlığı Baas Partisi'nin Araplaştırma politikalarıyla bilinçli olarak arttırılmıştır. Günümüzde Esed rejiminin varlığı, Tay aşireti ile sınırlı kalmıştır. YPG/SDG ve Tay aşiretinin oluşturduğu Ulusal Savunma Güçleri arasında çatışmalar yaşanmıştır. Rusya bu çatışmalarda genellikle YPG/SDG'yi desteklemiştir. Tay aşireti ise doğrudan İran’la çalışmaktadır. Tay aşireti, İran’dan finansal ve askerî destek almaktadır.


([1]) Khoury, Philip Shukry 1982. “The Tribal Shaykh, French Tribal Policy, and the Nationalist Movement in Syria between Two World Wars.” Middle Eastern Studies 18(2): 180–193.

([2]) Chatty, Dawn. 2010. "The Bedouin in Contemporary Syria: The Persistence of Tribal Authority and Control." The Middle East Journal 64 (1): 29–49.

([3]) Lund, Around. 2015. “Syria's Bedouin Tribes: An Interview With Dawn Chatty.” Diwan, Middle East Insight From Carnegie. https://bit.ly/3PMe4N8 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([4])Ahearn, Ariell, and Troy Sternberg, with Allison Hahn. 2017. Pastoralist Livelihoods in Asian Drylands: Environment, Governance and Risk. Cambridgeshire. The White Horse Press.

([5]) Dukhan, Haian. 2019. “Syria: Attempts by Saudi Arabia, Iran and Turkey to Co-opt Arab Tribes Will Deepen the Country’s Divisions.” The Conversation. https://bit.ly/3PH18bG (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([6])Osama Şeyhali, “العشائر العربية في شرق سوريا ديناميات النفوذ والسيطرة”, مجلة رؤية العدد, Güz / Yıl 12 Sayı 4, https://bit.ly/3PHGgB1 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([7]) The tribal situation in Deir Ezzor, its reality and future, Deir Ezzor 24, 2020, p 10

([8])Osama Şeyhali, “العشائر العربية في شرق سوريا ديناميات النفوذ والسيطرة”, مجلة رؤية العدد, Güz / Yıl 12 Sayı 4, https://bit.ly/3PHGgB1 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([9]) The tribal situation in Deir Ezzor, its reality and future, Deir Ezzor 24, 2020, p 10

([10])Osama Şeyhali, “العشائر العربية في شرق سوريا ديناميات النفوذ والسيطرة”, مجلة رؤية العدد, Güz / Yıl 12 Sayı 4, https://bit.ly/3PHGgB1 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([11]) Suriyeli gazeteci ve araştırmacı Samir El Ahmed ile mülakat, 13.09.2023

([12]) Osama Şeyhali, “العشائر العربية في شرق سوريا ديناميات النفوذ والسيطرة”, مجلة رؤية العدد, Güz / Yıl 12 Sayı 4, https://bit.ly/3PHGgB1 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([13]) Osama Şeyhali, “العشائر العربية في شرق سوريا ديناميات النفوذ والسيطرة”, مجلة رؤية العدد, Güz / Yıl 12 Sayı 4, https://bit.ly/3PHGgB1 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([14]) Suriyeli gazeteci ve araştırmacı Samir El Ahmed ile mülakat, 13.09.2023

([15]) Syria In Transition, “Rise and decline of Tayy – One tribe’s fortunes reveals much about northeast Syria”, 10 Mart 2023, https://bit.ly/3Q8WLq7 (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([16]) Dukhan, Haian. 2014: “Tribes and Tribalism in the Syrian Uprising.” Syria Studies 6 (2): 1-28.

([17]) Forestier, Marie. 2017. “‘You Want Freedom? This Is Your Freedom’: Rape as a Tactic of the Assad Regime.” LSE Women, Peace and Security blog. https://bit.ly/3J3Dpyq (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([18]) Schoel, Thorsten. 2011. “The Hsana's Revenge: Syrian Tribes and Politics in their Shaykh's Story.” Nomadic Peoples 15 (1): 96-113.

([19]) Dukhan, Haian. 2014: “Tribes and Tribalism in the Syrian Uprising.” Syria Studies 6 (2): 1-28.

([20]) Macleod, Hugh, and a reporter in Syria. 2011. “Inside Deraa. The Story of This Ancient Town Is the Story of the Syrian Uprising: State Brutality, Funerals and Growing Fury.” Al Jazeera. https://bit.ly/3J3Dn9M (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([21]) Kamal Sheikho, “The Arabs of Al-Hasakah...the war separated them and divided their regions”, Al Jazeera, 27 Mayıs 2015, https://2u.pw/M6Le2Jo (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([22]) Manaf Al-Hamad, “The Tribe and Politics in Syria: Structural Transformations and Role Diversity - The Tribes of Deir Ezzor after the Syrian Revolution,” Harmon Center for Contemporary Studies, 2021, pp 27-28.

([23])Mahmoud Al-Hussein, The Jazeera and Euphrates Tribes in Syria: Fragile Alliances from the Baath to the Revolution, Arab Center for Research and Policy Studies, 2022, p. 4

([24]) Manaf Al-Hamad, “The Tribe and Politics in Syria: Structural Transformations and Role Diversity - The Tribes of Deir Ezzor after the Syrian Revolution,” Harmon Center for Contemporary Studies, 2021, p.32

([25]) Omar Abu Layla, "Daesh’s Forgotten Massacre in Deir al-Zour", Washington Institute, 24 Kasım 2022, https://2u.pw/5oqnoGR (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([26])"Syrian Democratic Forces and Asayish", European Union Agency For Asylum, September 2020, https://2u.pw/gypLV2B (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024).

([27])Karwan Faidhi Dri, “SDF arrests top commander, causing unrest in eastern Syria”, Rudaw, 28 Ağustos 2023, https://bit.ly/3rm0gQv (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024)

([28]) Ömer Özkızılcık, “YPG’ye Karşı Arap Aşiret Ayaklanması: Sebepler ve Gelecek Senaryoları”, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi, 22 Eylül 2023, https://bit.ly/3xh0oDM (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024)

([29]) Ömer Özkızılcık, “YPG’ye Karşı Arap Aşiret Ayaklanması: Sebepler ve Gelecek Senaryoları”, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi, 22 Eylül 2023, https://bit.ly/3xh0oDM (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024)

([30]) Ömer Özkizilcik, “The #YPG arrested Rida Al-Awwad Abu Hassan, one of the notables of the Bakir clan due to his role in the Arab uprising against the YPG. Abu Hassan is from the same tribe of Abu Khawla. Abu Khawla was the head of the Deir Ezzour Military Council and was arrested by the YPG”, Twitter, 10 Eylül 2023, https://bit.ly/46iACv3 (Erişim tarihi: 16 Eylül 2023)

([31]) “No: 212, 1 Eylül 2023, Deyr-Ez Zor Kırsalındaki Gelişmeler Hk.”, Dışişleri Bakanlığı, 1 Eylül 2023, https://bit.ly/3PJAlvO (Erişim tarihi: 16 Eylül 2023)

([32])Ömer Özkızılcık, “YPG’ye Karşı Arap Aşiret Ayaklanması: Sebepler ve Gelecek Senaryoları”, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi, 22 Eylül 2023, https://bit.ly/3xh0oDM (Erişim tarihi: 2 Nisan 2024)

Giriş

Suriye’nin doğusundaki Deyrizor bölgesindeki Arap aşiretleri terör örgütü YPG’ye karşı ayaklandı. Yaşanan çatışmalar sonucu bölgenin çoğunluğunda geçici olarak Arap aşiretleri kontrol sağlarken bölgeden YPG unsurlarını çıkarmayı başardılar.(1)Akaydat aşiretinin öncülük ettiği ve Bekkara aşiretinin de desteklediği ayaklanma, Suriye’nin kuzeybatısında bulunan veya orada yaşayan aşiret yapıları tarafından desteklendi. Suriye’nin kuzeybatısındaki Arap aşiretlerinin ilerlemesi; Rus hava saldırılarından(2)Esed rejiminin topçu ve zırhlı birliklerinden ve YPG’nin ABD’den aldığı destek ile ekipman üstünlüğü gibi sebeplerden dolayı kalıcı olamadı. Deyrizor bölgesindeyse YPG, karşı saldırı ile kaybettiği tüm bölgelerdeki kontrolü tekrar sağlamayı başardı.(3)

Bu rapor, Arap aşiretlerinin ayaklanma serüvenini ve bir haftalık süre içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri kronolojik sırayla ele alacaktır. Akabinde Arap aşiret ayaklanmasına yol açan bölgedeki dinamikleri ortaya koyacaktır. Dinamiklerin ve serüvenin ortaya konulmasının ardından, Arap aşiret ayaklanmasının nereye varacağı ve Deyrizor bölgesi için farklı gelecek senaryoları ele alınacaktır. Toplamında dört farklı gelecek senaryosu ele alınacaktır: (1) Güçlenen YPG otoritesi, (2) istikrarsızlığın artması, (3) DEAŞ’ın güçlenmesi ve (4) yeni ABD politikası.

Raporun sonuç kısmında Deyrizor bölgesi için söz konusu dört gelecek senaryosu olasılık sıralamasına göre sunulacaktır.

Ayaklanmanın Serüveni

YPG’ye karşı Deyrizor bölgesi merkezli Arap aşiret ayaklanması, 28 Ağustos 2023 tarihinde gerçekleşen Deyrizor Askerî Meclis Başkanı Ahmed Hbeyil’in (Ebu Havle) YPG tarafından gözaltına alınıp hapsedilmesi ile başlamıştır. YPG’nin, Haseke’nin güneyinde düzenlediği ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanlarının katıldığı bir toplantı esnasında SDG’nin önemli bileşenlerinden Deyrizor Askerî Meclis Başkanı Ahmed Hbeyil, YPG tarafından hapsedilmiştir(4) Daha sonra toplantının gerçek olmadığı ve Ahmed Hbeyil’i kolayca yakalamak için tertip edildiği anlaşılmıştır. YPG’nin Ahmed Hbeyil’i hapsetmek için kullandığı bu yöntem bölge halkı tarafından bilinen ve daha önce çok kez tecrübe edilmiş bir yöntemdir. YPG’nin Deyrizor’u kontrol altına almasından önce DEAŞ, Arap aşiret liderlerini toplantıya davet eder ve toplantı esnasında hapsederdi. YPG’nin, DEAŞ’ın yöntemini kullanmış olması bölge halkı tarafından ayrıca tepkiye yol açmıştır.

YPG’nin Ahmed Hbeyil’i hapsetmesi aslında son dönemde YPG yönetimi ile Deyrizor Askerî Meclis’i arasında yaşanan gerilimin üstüne gelmiştir. YPG’nin daha önce Ahmed Hbeyil’i görevden alma girişimleri olmuştu. Buna karşın Ahmed Hbeyil’in üyesi olduğu El Bekir aşireti YPG’ye karşı bazı adımlar atmıştı(5)YPG, ilk başlarda bu kararını Ahmed Hbeyil’in yolsuzluk yapmasına ve rüşvet almasına bağlasa da Arap aşiretlerinin ayaklanmasından sonra sebebin Ahmed Hbeyil’in İran ve Esed rejimi ile olan irtibatı ve işbirliği sebebiyle olduğunu açıklanmıştır(6)YPG’nin kurduğu Suriye Demokratik Konseyi eş başkanı Elham Ahmed’in İran’ı suçlamasına karşın(7)YPG’nin siyasî kanadı olan PYD’nin  eş başkanı Salih Müslim ise Türkiye’yi suçlamış ve ayaklanmanın Türkiye tarafından organize edildiğini ifade etmiştir(8) İşin daha da ilginci, ayaklanmanın başladığı ilk iki günde YPG’ye bağlı medya organları ayaklanmayı DEAŞ saldırıları olarak lanse etmiş olmasıdır. Kısaca YPG, Arap aşireti ayaklanması için sırasıyla DEAŞ, İran ve Türkiye’yi suçlamıştır ve Arap aşiretlerinin işbirlikçiler olduğunu savunmuştur.

Ayaklanma sürecine geri dönecek olursak Ahmed Hbeyil’in hapsedilmesine müteakip Deyrizor’daki iki büyük aşiret olan Akaydat ve Bekkara aşiretleri, YPG’ye karşı ayaklanma çağrısında bulunmuştur. 29 Ağustos tarihinde başlayan Arap aşiretleri ayaklanması sonucunda, 3 Eylül’e kadar Deyrizor bölgesinin güney kısımları tamamen aşiretlerin kontrolüne geçmiştir ve 100’ün üzerinde YPG militanı gözaltına alınmıştır. YPG karşısında ilerleyen Arap aşiretleri bu dönemde ayaklanmalarının iki temel amacı olduğunu açıklamışlardır. Birinci talepleri, YPG’nin kendi bölgelerinden çıkıp ABD’nin, YPG yerine doğrudan Arap aşiretleri ile çalışmaya başlamasıdır. İkinci talepleriyse Fırat’ın batısında kalan Arap aşiret bölgelerini İran ve Esed rejimi işgalinden kurtarılması ve bunun için ABD desteğiyle Arap aşiret ordusunun operasyon başlatmasıdır(9).

Deyrizor’daki çatışmalara ilaveten 1 Eylül tarihinde Türkiye’nin koruduğu bölgelerden – İdlib, Afrin, Azez, Çobanbey, El-Bab, Cerablus, Tel Abyad ve Rasulayn – YPG’ye karşı Arap aşiretleri hareketlenmiş ve savaş çadırı kurmuşlardır. Cephe hatları üzerinden YPG’ye karşı saldırılar düzenlemişlerdir. Suriye Millî Ordusu (SMO) ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) destek vermediği operasyonlarda Arap aşiretleri, 5 Eylül tarihine kadar dört ayrı cephede ilerleme sağlamış ve YPG’ye ait bazı köy ve tepeleri ele geçirmişlerdir.(10)Ancak daha sonra Rus hava saldırıları(11)Esed rejim unsurların topçu atışları veya YPG’nin karşı saldırıları sonucunda elde ettikleri tüm kazanımları yine aynı gün kaybetmişlerdir. Çatışmalarda YPG’nin gece görüş ekipmanlarına sahip olması ve Arap aşiretlerinde böyle bir donanımın olmaması özellikle gece vakti düzenlenen YPG karşı saldırılarını daha etkin kılmıştır. Kısaca Arap aşiretleri tek başlarına Rus hava saldırıları, rejim topçu desteği ve Amerikan ekipmanları ile desteklenen YPG’ye karşı sadece geçici ve kısa süreli kazanımlar elde edebilmişlerdir.

Kuzey bölgelerinde çatışmalar yaşanırken Deyrizor bölgesinde, 2 Eylül tarihinde YPG’nin kapsamlı karşı saldırısı gerçekleşmiştir(12)Gece vakti – yine gece görüş ekipmanlarıyla – gerçekleşen saldırıda YPG ilerleme kat etmiştir. 5 Eylül tarihine kadar YPG, Arap aşiretleri tarafından kontrol edilen tüm kasabaları geri almış ve bazı köyler hariç bölgedeki kontrolünü yeniden tesis etmiştir.(13)

YPG’nin karşı saldırısının başladığı 2 Eylül’ü 3 Eylül’e bağlayan gece, ABD Ortadoğu Müsteşar Yardımcısı Goldrich ve Uluslararası Koalisyon ‘Operation Inherent Resolve’ komutanı General Vowell Suriye’de YPG/SDG, SDK ve Arap aşiret temsilcileri ile toplantı düzenlemiştir(14)Düzenlenen toplantıya Arap aşiretleri adına YPG’nin belirlediği ve YPG ile çalışan işbirlikçi Arap aşiret üyeleri götürülmüştür. YPG’ye karşı ayaklanan aşiretler üzerinde herhangi bir etki ve yetkisi olmayan aşiret üyeleri ile görüşme gerçekleşmiştir(15) Görüşmenin ardından ABD Suriye Büyükelçiliği hesabından yapılan açıklamada, DEAŞ ile mücadelenin sekteye uğramaması gerektiği vurgulanıp taraflar itidale davet edilmiştir.

 

5 Eylül tarihinde YPG’nin karşı saldırısının başarılı olması ve Arap aşireti ayaklanmasının lideri olan Akaydat aşireti lideri İbrahim El Hafel’in evi, YPG’li unsurlar tarafından çevrilmesinin ardından Deyrizor’daki El Ömer Petrol Tesisinde Amerikan askerleri arabuluculuğunda YPG ile aşiret güçleri arasında görüşmeler gerçekleşmiştir(16) Görüşmeler sonucunda Arap aşireti ayaklanması son bulmuştur.

Arap aşiretlerinin ayaklanmasını başarılı bir şekilde bastırmasının ardından SDG/YPG’nin sözde genel komutanı Mazlum Abdi, yaptığı açıklamada “Suriye’nin doğusundaki Arap aşiretlerinin taleplerini karşılama sözü veriyoruz. […] Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı isyan eden onlarca yerel savaşçının serbest bırakılması yönündeki taleplere saygı duyacağım. […] Deyrizor olaylarına karışanlar için genel af çıkarma kararımız var. […] Arap aşiretleri ileri gelenleri ve Deyrizor’dan temsilcilerle geniş çaplı bir toplantıya ev sahipliği yapma sözü verdik.” demiştir(17)Ancak bu açıklamanın ardından bölgede YPG’ye karşı ayaklanmaya öncülük eden Rida El Avvad Ebu Hasan’ı hapsetmiştir(18)

Yaşanan bu süreç esnasında Türkiye’den üç ayrı açıklama yapılmıştır. Birinci açıklama Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılmıştır(19)İkinci açıklama Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından yapılmıştır(20)Üçüncü açıklama da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştır(21) Yapılan üç açıklamada ortak vurgu Arap aşiretlerinin bölgenin kadim halkı olduğu ve onlara karşı uygulanan baskının ve saldırıların yakından takip edildiği yönde olmuştur.

Tarih Olay
28 Ağustos 2023 Deyrizor Askerî Meclis Başkanı Ahmed Hbeyil (Ebu Havle), PKK/YPG tarafından toplantıya davet edilip hapsedildi.
29 Ağustos 2023 Akaydat ve Baggara aşiretleri PKK/YPG’ye karşı ayaklanma çağrısında bulundu.
29 Ağustos – 3 Eylül 2023 Arap aşiretleri, birçok köy ve kasabayı kontrol altına alıp PKK/YPG’yi bölgeden çıkardı.
1 Eylül – 5 Eylül 2023 Deyrizor’daki Arap aşiret ayaklanmasına destek amaçlı, Suriyeli muhaliflerinin kontrolündeki bölgelerde bulunan aşiret mensupları, Menbiç’in kuzeyi ve batısı, Ayn İsa ve Tel Temr’in kuzeyinde PKK/YPG’ye karşı dört ayrı cephe açtı.
1 Eylül 2023 Rus Hava Kuvvetleri, PKK/YPG ve rejim unsurları karşısında ilerleyen aşiret güçlerini Menbiç bölgesinde hedef aldı ve ilerlemeyi durdurdu.
2 Eylül 2023 – 3 Eylül 2023 ABD Ortadoğu Müsteşar Yardımcısı Goldrich ve Uluslararası Koalisyon ‘Operation Inherent Resolve’ komutanı General Vowell Suriye’de YPG/SDG, SDK ve Arap aşiret temsilcileri ile toplantı düzenledi. Toplantı sonrasında yayınlanan bildiride DEAŞ ile mücadelenin sekteye uğramaması gerektiği vurgulanıp taraflar itidale davet edildi. Arap aşiretleri tarafından yapılan açıklamada, görüşmeye hiçbir Arap aşiret temsilcisinin katılmadığı ve YPG’nin kendisine müzahir kişileri toplantıda temsilci olarak sunduğu vurgulandı.
2 Eylül 2023 – 5 Eylül 2023 PKK/YPG, aşiret güçlerinin kontrol ettiği bölgelerin büyük bölümünü geri aldı.
5 Eylül 2023 ABD arabuluculuğunda El Ömer Petrol Tesisinde PKK/YPG ile Arap aşiret ayaklanmasının öncüsü Akaydat aşiretinin lideri İbrahim El Hafel ile görüşmeler düzenlendi.

 

Ayaklanmanın Altındaki Dinamikler ve Sebepler

Arap aşiretlerin YPG karşısındaki ayaklanmasının altında üç temel dinamik bulunmaktadır. Bu üç dinamik;(1) demografik yapı ve YPG yönetim anlayışı, (2) medya algısı ve söylentiler ile (3) YPG’nin ‘alternatifleri engelleme’ stratejisidir.

Demografik Yapı ve YPG’nin Yönetim Anlayışı

Deyrizor bölgesindeki Arap aşiretlerinin ayaklanmasının altında basit bir demografik gerçeklik bulunuyor. YPG’nin kontrol ettiği bölgelerde 3 milyon insan yaşıyor. Bölgedeki Suriyeli Kürtlerin oranı yüzde 19,9 iken Arapların oranı  yüzde 76,6’dır. Deyr ez-Zor bölgesinde ise iki büyük aşiret bulunuyor: Akaydat ve Bekkara. Akaydat ve Bekkara aşiretlerinin yanında Abid, Kulayin, Şammar, Zubeyd, Duleym, Cabur, Tayy, Ebu Saraya ve El Rifai aşiretleri de Deyr ez-Zor’da bulunuyor.(22) 

Suriyeli Kürtlerin çoğunluğu bile YPG’yi desteklemezken Arap aşiretleri üzerindeki YPG tahakkümü sürdürülebilir değildi ve bu durum ayaklanmaya yol açtı.

Aşiret ayaklanmasına öncülük eden ve bölgenin en büyük aşiretlerinden olan Akaydat aşiretinin lideri Şeyh Mutşir el-Hammud el-Ced’an el Hifil, Ağustos 2020’de öldürülmüştü. Yine Ocak 2021’de Akaydat aşiretinin önde gelen isimlerinden Şeyh Hac Talyuş suikast sonucunda hayatını kaybetmişti. 2020’de aşiret liderinin öldürülmesi neticesinde yine bir isyan dalgası ortaya çıkmış, aşiret mensupları aşiretin merkezi Ziyban ve bazı çevre köylerden PKK/YPG unsurlarını çıkarmıştı(23)Bugüne değin yaşanan sorunlar ABD’nin de aracılığıyla bir şekilde çözülmüştü.

Demografik yapının Arap çoğunluklu olmasına ve özellikle Deyrizor’un tamamı Arap aşiret mensuplarından oluşmasına rağmen, YPG’nin kurduğu yönetim anlayışında Araplar yerelden vitrin görevi üstlenen işbirlikçiler haricinde bir görev ve yetki alamıyordur. YPG’nin kurduğu yapıda tüm yönetimler ve tüm idari işler Kandil kadroları tarafından yürütülmektedir(24)Yereldeki insanların kendi bölgelerinde söz sahibi olmamaları ile birlikte, YPG’nin uyguladığı yönetim modeli PKK terör örgütünün kurucusu Abdullah Öcalan’ın savunduğu ‘demoktratik konfederalizm’ modelidir(25)Bu model, radikal Marxist Murray Bookchin tarafından ilk defa ortaya konulmuş ve PKK tarafından benimsenmiştir. Ancak bu model bölgedeki Arap aşiretlerinin gelenekleri ile taban tabana zıttır. Son olarak Deyrizor bölgesinde önemli petrol kaynakları bulunsa da, üretilen petrolden elde edilen gelir bölge halkına hizmet olarak gitmemekte ve PKK/YPG tarafından Suriye’nin kuzeyinde veya Irak’ta kullanılmaktadır(26) 

YPG’nin kurduğu yönetim anlayışı Deyrizor halkını kendi ekonomik kaynaklarından mahrum bırakmaktadır. Belirtilen bu ve benzeri birçok sebepten ötürü, Deyrizor bölgesinde YPG karşıtı ciddi bir öfke ve nefret oluşmuştur.

Medya Algısı ve Söylentiler

YPG’nin Suriye’de SDG üzerinden kurduğu yapılanmada, YPG’nin kontrol ettiği ve Arap unsurların da içinde bulunduğu bir gerçeklik bulunmaktadır. SDG içerisindeki Deyrizor Askerî Meclisi, Menbiç Askerî Meclisi ve diğer askerî meclisler yerel Arap işbirlikçilerin bulunduğu ve vitrin özelliğine sahip oluşumlardır. Bunlar, resmi olarak YPG’nin başını çektiği SDG’nin birer parçasıdır. Ancak Deyrizor Askerî Meclisi diğer askerî meclislere kıyasen YPG’den görece en çok otonom alan elde eden ve askerî olarak da en güçlü yapıydı. Son dönemlerde – özellikle ABD’deki Hudson Enstitüsünde çıkan bir rapor(27)ve akabindeki haberlerde ABD’nin YPG’den vazgeçip Arap aşiretleri ve Deyrizor Askerî Meclisiyle bölgeye özel bir yapıyla çalışacağı veya çalışması gerektiği argümanı işleniyordu. Söz konusu haberlere göre ABD Deyrizor bölgesinde kuracağı Arap aşiret ordusu Türkiye ve SMO tarafından desteklenecek ve ikinci adımda Fırat’ın batısında kalan İran destekli Şii milisler hedef alınacağı haberleştiriliyordu(28)Operasyonun hedefi Fırat’ın batısını İran’dan temizleyip İran’ın Tehran-Beyrut kara ikmal hattını kesmek olduğu aktarılıyordu. Bu yönde çıkan haberlere karşı YPG’ye müzahir yetkililer açıklamalar yapıp bu haberleri yalanladılar fakat Deyrizor bölgesinde bu haberlerin ve söylentilerin gerçek olduğu yönünde ciddi bir algı oluşmuştu. YPG’nin bir komutanı özellikle Hudson Enstitüsünde çıkan rapora ilişkin açıklama yapmış ve SDG’nin bileşenlerinin birbirinden ayrılamayacağı ve Deyrizor Askerî Meclis’inin SDG’nin bir parçası olduğunu beyan etmiştir(29)

Her ne kadar YPG bu yöndeki haberleri yalanlasa da, belli ki bu siyasat önerisini ve bu yöndeki haberleri tehdit algılamış ve ciddiye almıştır. YPG’nin Deyrizor Askerî Meclis Başkanı Ahmed Hbeyil’i hapsetmesi buna işaret etmektedir. Bu olay YPG’nin bu yöndeki ilk vukuatı da değildir. 2018 yılında YPG benzer bir uygulamayı Rakkalı Liva el Suvvar el Rakka grubu yöneticisi Ebu İsa’ya da yapmıştı.

YPG’nin ‘Alternatifleri Engelleme’ Stratejisi

Zamanında Rakka’yı kontrol eden Özgür Suriye Ordusu grubu Liva el Suvvar el Rakka, Rakka kentini DEAŞ’a karşı savunamamış ve DEAŞ çöllerine geri çekilmiştir. Daha sonra DEAŞ’ın çöllere de gelmesiyle kuzeye kaçmış ve YPG’nin kontrol ettiği Ayn el Arab’a (Kobane) yerleşmiştir. 2014 yılında DEAŞ, Ayn el Arab’a saldırdığında kentte bulunan Liva el Suvvar el Rakka YPG ile beraber DEAŞ’a karşı savaşmıştır. Amerikan hava desteği ile DEAŞ’ın püskürtülmesinin ardından Liva el Suvvar el Rakka ve YPG, SDG’nin öncüsü olan Burkan el Furat yapısını kurmuşlardır. Burkan el Furat yapısı Tel Abyad’ı ele geçirmiş ve YPG ile Liva el Suvvar el Rakka arasında yapılan anlaşma gereğince Tel Abyad üzerinde Suriye devrim bayrağı göndere çekilmiştir. Türkiye, sınır kapısını açmıştır. Daha sonra Liva el Suvvar el Rakka, Tel Abyad bölgesinde Arapları kendi etrafında toplayıp Rakka’ya yönelik operasyon hazırlıklarına başlamıştır. Liva el Suvvar el Rakka’nın güçlenmesinden ve kendisine alternatif olabileceğinden endişelen YPG, 2015 yılında Tel Abyad’ı kontrolü altına almıştır. Daha sonra 2018 yılında Liva el Suvvar el Rakka tekrar hareketlenmeye ve güçlenmeye başlayınca YPG, Liva el Suvvar el Rakka’nın komutanı olan Ebu İsa’yı hapsetmiştir(30)

YPG’nin bu tutumunun basit ve kendisi açısından geçerli bir sebebi bulunmaktadır. Eğer YPG’ye alternatif bir yapı ortaya çıkarsa ABD, YPG ile işbirliği yapmaktan vazgeçip DEAŞ ile mücadele için başka oluşumlarla hareket edebilirdi. Bunu önlemek için YPG, SDG içerisinde tam hakimiyet sağlamaktadır ve YPG’li olmayan unsurların gücünü ve etkisini sınırlı tutmaktadır.

YPG’nin Arap aşiret ayaklanmasına yol açan hapsetme olayından beklemediği ve öngöremediği ise Arap aşiretlerinin bu denli hızlı tepki vereceği ve birleşmeyi başaracaklarıydı. Uzun yıllardır Arap aşiretlerini bölmek için büyük gayret sarf eden YPG, Arap aşiretlerinin birleşip ona karşı ayaklanmasını beklemiyordu. YPG, Arap aşiretlerinin Ahmed Hbeyil’den boşalan koltuğu doldurmak için yarışacaklarını öngörüyordu. YPG’nin bu bağlamda hesaplayamadığı Arap aşiretleri içerisindeki işbirlikçilerin ortadan kalkmasıyla, YPG’ye karşı cephe açmak isteyen Arap aşiret güçleri ile YPG arasındaki tamponun da kalkmış olmasıdır. YPG, alternatif yapıları engellemek isterken kendisi ile aşiretler arasındaki tamponu da kaldırmış oldu ve YPG’ye karşı harekete geçmek isteyen unsurların önü açılmış oldu.

Olası Gelecek Senaryoları

Arap aşiret ayaklanmalarının YPG tarafından askerî yöntemlerle bastırılmasının ardından, bölgede ayaklanmaya yol açan ve sebebiyet veren tüm şartlar ve dinamikler yerini korumaya devam ediyor. Değişen temel dört olgu bulunmaktadır. Birinci olgu ABD’nin söylentileri ve haberlerin aksine YPG’den vazgeçip Arap aşiret ordusu kurma hazırlıkları içerisinde olmadığı görülmüştür. İkinci olgu YPG’nin askerî olarak Arap aşiretlerinden daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. Üçüncü olgu ise Türkiye’nin ve Suriye muhalefetinin YPG karşısında Arap aşiretlerine destek vermeye hazır olmadığı veya destek vermeyi tercih etmediği tecrübe edilmiştir. Son olarak ise Rusya ve Esed rejiminin YPG’yi Türkiye’nin koruduğu bölgelerden gelecek olası saldırılara karşı korumaya hazır olduğu görülmüştür. Bu dört ‘tecrübe’ sonucunda gelecek için dört farklı senaryo ortaya çıkmaktadır:

Güçlenen YPG Otoritesi

Birinci senaryo YPG’nin tüm bu gelişmelerden daha güçlü bir şekilde çıkmasıdır. Nitekim Arap aşiretlerinin en güçlü olduğu Deyrizor bölgesinde bile YPG karşısında bir başarı elde edilemediyse, Rakka ve Menbiç gibi bölgelerde yaşayan Araplar daha çekingen ve çekimser olabilirler. Buna ilaveten Deyrizor bölgesindeki Arap aşiretleri YPG’nin üstünlüğünü ve ABD’nin YPG’ye olan desteğinin devam ettiğini gördükleri için benzer bir ayaklanmaya yeniden teşebbüs etmeden önce iki kere düşünebilirler. Nitekim Arap aşiretleri YPG karşısında askerî yöntemlerle siyasî bir başarı elde edilemiyorlarsa YPG ile iyi geçinerek ve YPG’ye daha fazla alan açarak siyasî ve ekonomik kazanımlar tercih edilebilirler.

Bu senaryonun gerçekleşmesi için YPG’nin Arap aşiretlerinin kültürel ve geleneksel kodlarına uygun bir şekilde davranıp onların aşiret aidiyetinden gelen şeref ve gururlarını rencide etmemelidir. Ancak YPG’nin ayaklanmayı bastırmak için Süleymaniye’den Lexoman Parastin’i getirmesi(31)ve saflarında yabancı uyruklu savaşçıları kullanması(32)YPG’nin aşiretlerin kültürüne ve geleneklerine saygı göstermediğinin büyük bir işaretidir. Buna ilaveten, YPG militanlarının Deyrizor bölgesinde ‘Biji Serok Apo’ sloganları atması(33)

ve çatışma süresince birçok Arap aşiret üyesinin evlerini basıp rencide edecek bir yöntemle hapsetmesi bu senaryoyu daha az olası kılmaktadır. Örneğin; YPG’nin Arap aşiret üyelerinin evlerine yaptığı baskın yöntemi, ABD’nin Irak’ta Sünni Araplara karşı uyguladığı yönteme benzemektedir. Bu baskın yönteminin Irak’ta yol açtığı sosyolojik, psikolojik ve siyasî sonuçlarının bir benzerini Deyrizor’da da yaşanması, Arap aşiretlerinin YPG ile daha yakın ilişki kurmasından daha olasıdır.

İstikrarsızlığın Artması

Yukarıda ‘Güçlenen YPG Otoritesi’ kısmında bahsedildiği üzere, YPG’nin ayaklanmayı bastırma sürecindeki uygulamaları ve birçok Arap aşiret üyesinin hayatını kaybetmesi YPG ile Arap aşiretleri arasındaki ilişkiyi kalıcı bir şekilde daha da kötüleştirdiği varsayılabilir. Bu bağlamda Arap aşiret geleneğinde olan ‘intikam’ kültürünün(34) son derece etkin olacağı değerlendirilmektedir. Aşiretlerdeki bu ‘intikam’ kültürü tarihsel süreçte kan davalarına yol açmış ve yıllar süren çatışmalara sebebiyet vermiştir.

YPG’nin Arap aşireti ayaklanmasını askerî yöntemlerle bastırmış olması, Arap aşiretleri nezdinde bir öfke birikimine yol açması muhtemeldir. Bu öfke birikimine ilaveten sosyolojik olarak da önemli bir kırılma gerçekleşmiştir. Deyrizor bölgesinde YPG ile beraber çalışan Arap aşiret mensubu işbirlikçiler pasivize olmuşlardır. En başta Ahmed Hbeyil’in hapsedilmesi YPG ile Arap aşiretleri arasında tampon görevi üstlenen bu işbirlikçilerin ciddi bir güç kaybına uğramasına yol açmıştır. İlaveten YPG ile yaşanan çatışma sonrasında Arap aşiretleri arasından işbirlikçi olarak YPG ile beraber çalışmanın sosyal maliyeti daha da fazla artmıştır. Bu da YPG’nin yeni işbirlikçiler devşirme imkânlarını kısıtlamıştır.

YPG’ye karşı ‘intikam’ kültürünün devreye girmesi ve Arap aşiretleri arasındaki işbirlikçilerin zayıflaması ve YPG’nin işbirlikçi olarak kullanabileceği kişileri oluşturan havuzun daralması Deyrizor bölgesinde istikrarsızlığı sebebiyet vermesi olasıdır. Bu bağlamda Arap aşiretleri askerî olarak YPG’ye karşı mağlup olsalar da, YPG’ye karşı asimetrik savaş yöntemlerini kullanarak bölgeyi istikrarsızlaştırma imkânına sahiptir. Bu bağlamda Deyrizor bölgesi Esed rejimi kontrolündeki Dera bölgesine benzeyebilir(35) Aşiret üyeleri suikastlar ve saldırılar düzenleyerek YPG’nin bölgedeki militanlarını hedef alabilir.

DEAŞ’ın Güçlenmesi

Arap aşiretlerinin YPG’ye karşı ‘intikam’ kültürünü devreye sokmaları ve YPG’nin askerî olarak üstün olduğu anlaşılması DEAŞ’a Deyrizor’da alan açabilir. Nitekim gerilla savaşı yürütmek veya asimetrik savaş yöntemlerini kullanmak için kapsamlı bilgi, tecrübe ve kapasite gerekmektedir. Deyrizor bölgesindeki Arap aşiretlerinin asimetrik savaş yöntemleri bağlamındaki kapasiteleri sınırlıdır. Ancak DEAŞ, asimetrik savaş yöntemleri konusunda çok ciddi ve geniş kapsamlı tecrübeye ve beceriye sahiptir fakat insan kaynağı ve eko-sistem olarak DEAŞ’ın asimetrik savaş kapasitesi ciddi anlamda gerilemiştir.

Bölgedeki Arap aşiretlerinin yaşadığı hayal kırıklığı ve ‘intikam’ kültüründen gelen öfkeleri, Arap aşiretlerinin veya Arap aşiretleri içerisinden münferit şahısların DEAŞ ile işbirliği yapmasının önünü açabilir. Irak’taki Sünni Arap aşiretlerinin Nuri El Maliki döneminde DEAŞ ile işbirliği yapması(36)veya Afganistan’daki halk tabanının ABD güçleri ve Afgan hükümetine karşı Taliban ile işbirliği yapması(37) bunun geçmiş örnekleri olarak gösterilebilir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığı hatanın aynısını Suriye’de de yaptığı için, Suriye’de de benzer bir sonuç ile karşılaşması mümkündür.

Diğer yandan ise DEAŞ, Arap aşiretlerine tecrübe ve bilgi olarak bir ek kapasite sağlayabilme potansiyeline sahip olsa da, Arap aşiretleri ile DEAŞ arasında da ciddi bir husumet bulunmaktadır. Örneğin; 2014 yılında DEAŞ Akaydat aşiretine bağlı Şaytat aşiretinden 700 kişiyi bir günde infaz etmişti(38)Buna ilaveten DEAŞ’ın ciddi olarak güç kaybetmiş olması ve sözde halifelerinin sürekli olarak öldürülmesi(39) örgütün hem prestijini hem de kapasitesini ciddi anlamda yıpratmıştır. DEAŞ’ın güçlü olduğu dönemde başına ne geldiğini ve ne yaptığını yakından gören Arap aşiretleri DEAŞ ile işbirliği yapmaya uzak duracaktır. Ancak bu DEAŞ’ın bazı Arap aşiret gençlerini devşirme veya Arap aşiretleri içerisinde bazı işbirlikçileri bulma potansiyelini artırdığı gerçeğini de değiştirmeyecektir. Bu bağlamdaki tek soru DEAŞ son durumdan ne denli faydalanabileceğidir ve bu sorunun cevabını Arap aşiretleri verecektir.

Yeni ABD Politikası

Son alternatif bir senaryo olarak ABD’nin Suriye’deki politikasını değiştirmesidir. Her ne kadar bu yönde emareler görülmese de ABD’nin Suriye politikası sürdürülebilir değildir. ABD’ye ciddi bir teklifin gitmesi durumunda ABD’nin Suriye’de alternatif yaklaşımları değerlendirme imkânı bulunmaktadır. Nitekim Arap aşireti ayaklanması ABD’li yetkililere Suriye’deki politikanın sürdürülebilir olmadığını ve ABD’nin yaklaşımı sadece günü kurtarmak üzerine kurguladığını hatırlatmıştır. Eğer Amerikan yetkilileri günü kurtarma politikalarının artık işe yaramadığını ve Suriye’deki gerilimi sınırlı tutamayacaklarını görürse yeni bir politika benimseyebilirler.

ABD’nin Suriye’de yeni bir politika belirlemesinde kilit bölge ve kilit aktör Deyrizorlu Arap aşiretleridir. ABD’nin Arap aşiretlerini YPG’den ayırıp bu bölgede alternatif bir yapılanma kurma ve bu yapılanmayı Türkiye’nin ve Suriye muhalefetinin desteği ile güçlendirme imkânı bulunmaktadır. Bu alternatif senaryoyu hayata geçirerek ABD, Suriye’de YPG’den kopuşun ilk adımını atabilir.

Ancak YPG’nin elinde bulunan yüzlerce DEAŞ mahkûmu ve binlerce DEAŞ aile üyesinin ne olacağı ve bu insanların hapsedildikleri hapishaneler ve kamplara ne olacağı sorusu(40)

ABD’nin alternatif politikaları benimsemesinin ve değerlendirmesinin önündeki en büyük engeldir. O yüzden yeni bir Suriye politikası için ABD’nin sadece yerel ortak alternatifine değil, aynı zamanda DEAŞ mahkûmları ve aileleri için de bir alternatife ihtiyacı bulunmaktadır. An itibariyle ABD’nin kendisi bir alternatif bulmadığı gibi ABD’ye de dışarıdan sunulmuş bir alternatif kamuoyunca bilinmemektedir.

Sonuç

Deyrizor merkezli ve Akaydat aşiretinin önderliğinde YPG’ye karşı başlayan Arap aşireti ayaklanması temelde üç dinamiğin üzerinde gelişmiştir. Birinci dinamik YPG’nin kontrol ettiği bölgelerdeki demografik yapı ve YPG’nin Arap çoğunluklu nüfusun üstünde kurduğu idarî yapılanmadan olan rahatsızlıktır. İkinci dinamik ise Deyrizor bağlamında basına yansıyan söylemlerin önünün alınamaması ve YPG’nin bu söylemlerden ciddi bir tehdit algılamasıdır. ABD’nin YPG’den vazgeçip Deyrizor’da Türkiye ve SMO’nun da desteğiyle Arap aşireti ordusu kuracağı söylentileri son dönemde yayılmıştır. Üçüncü dinamik ise YPG’nin kendisini ABD için tek alternatif olarak sunma stratejisi ve bu stratejisinin bir gereği olarak oluşabilecek alternatifleri mutlak surette engellemektedir. Böylelikle ABD’yi kendisine bağımlı tutmaktadır. Deyrizor Askerî Meclis’i – daha önce Liva el Suvvar el Rakka örneğinde olduğu gibi – YPG tarafından bir alternatif oluşturabilecek unsur olarak görülmüş ve bu tehdit bertaraf edilmiştir.

Belirtilen bu üç temel dinamikten ötürü başlayan Arap aşireti ayaklanması YPG’nin askerî üstünlüğü ile sonuçlanırken bölgenin geleceğine dair dört farklı senaryo öne çıkmaktadır. Bu dört senaryoyu, olasılığı en düşükten en yükseğe ele aldığımızda en düşük ihtimalli senaryo DEAŞ’ın bölgedeki son durumdan istifade edip kendisine Arap aşiretleri arasında bir yaşam alanı bulmasıdır. İkinci en düşük ihtimalli senaryo ise ABD’nin Suriye’de politika değişikliğine gitmesidir. ABD’nin YPG’den vazgeçip Türkiye ve Suriye muhalefeti ile birlikte Deyrizor bölgesinde YPG’den bağımsız yeni bir yapılanma kurma ihtimalidir. Ancak bu senaryonun gerçekleşebilmesi veya ABD tarafından ciddi olarak değerlendirilmesi için YPG’nin elindeki DEAŞ mahkumları ve DEAŞ ailelerinin ne olacağı sorusunun cevabı belli olmalıdır. Üçüncü ve daha olası senaryo ise YPG’nin bölgedeki otoritesinin güçlenmesidir. YPG’nin askerî üstünlüğünü göstermiş olması ve ABD’nin Arap aşiret ordusu kuracağı söyleminin gerçek olmadığının görülmesi YPG’nin otoritesini daha sağlamlaştırmasına yol açabilir. Son ve en olası senaryo ise Arap aşiretlerin ‘intikam’ kültürünün devreye girmesi ve Arap aşiret geleneklerinden gelen kodların devreye girmesidir. Eğer bu gerçekleşirse bölgedeki Arap aşiretleri YPG’ye karşı asimetrik yöntemlerle saldırılar düzenleyecektir. Deyrizor bölgesi giderek istikrarsızlaşacak ve Esed rejiminin kontrol ettiği Dera bölgesine benzeyecektir.

Bu rapor, Suriye'de ağustos ayı boyunca meydana gelen önemli siyasî ve ekonomik olaylar ile güvenlik olaylarını ele almaktadır. Deir ez-Zor'da "Deir ez-Zor Askerî Konseyi"nin çözülmesi ve YPG tarafından liderlerinin tutuklanması sonucu bölgedeki gerilim arttı. Bu gelişmeler, bölgenin yerel yönetimini temsil eden bir yönetim kurulması talebinde bulunan Arap aşiretleri ile YPG terör örgütü arasında şiddetli çatışmalara yol açtı. Güneyde, Suveyda ilinin tamamını kapsayan geniş halk gösterileri, bölgenin insanları ve dinî liderlerin katılımıyla gerçekleşti. Göstericiler, 12 yıl boyunca rejimin halkın taleplerini karşılayamamasından dolayı BM Güvenlik Konseyi 2254 sayılı kararı gereği siyasî bir geçiş çağrısında bulundu

Rapor ayrıca ekonomi bölümünde, ekonomik krizi çözme girişimlerinin temel tüketim mallarının fiyat artışını aşması nedeniyle başarısız olduğunu göstermektedir. Bu artışlar sonucu beş kişilik bir ailenin Suriye'de yaşam maliyeti, 10,3 milyon Suriye lirasından fazla bir seviyeye yükselmiştir. Ayrıca ülkenin 2023 yılı boyunca buğday ihtiyacını karşılamak için yaklaşık 2 milyon ton buğday eksikliği ile karşı karşıya kaldığı bildirilmektedir.

Protesto ve Gösteri: Rejimin Politikalarının Toplumsal Ürünü

Arap İletişim Komitesi, Kahire'deki bir toplantının ardından, Anayasa Komitesi'nin toplantılarını yıl sonunda Umman'ın başkenti Muskat’ta olacak şekilde yeniden başlatma niyetini açıkladı. Ancak muhalefet Anayasa Komitesi'nin, toplantıların yapılacağı yerin değiştirilmesi konusunda resmî bir karar almamıştır. Bu karar, Suriye meselesine yaklaşım oluşturma çabalarının bir parçasıdır ve birkaç Arap ülkesinin liderliğindeki Arap yaklaşımını oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, krizin bölgesel güvenliğe olan etkileriyle ilgili güvenlik tehditleriyle başa çıkmayı hedeflemektedir. Bunlar; Captagon ticareti, İran etkisi ve sınırları aşan milislerdir. Bu, Arap Bakanlar İletişim Komitesi tarafından IŞİD tehdidine karşı mücadeleyi sürdürmek için Suriye ile ilgili ülkeler ve Birleşmiş Milletler arasındaki iş birliğini yoğunlaştırma çağrısının net bir göstergesiydi.

Diğer yandan, bir televizyon röportajında Beşar Esed, Arap girişimlerinin önemini küçümsedi ve politik ilişkilerin destek sağlanmadan yetersiz olduğunu vurguladı. Bu destek, bölge için bir endişe kaynağı haline gelen uyuşturucu ticaretiyle mücadele de dahil olmak üzere, "Suriye Devletinin" gücünü yeniden kazanmasına ve yükümlülüklerini yerine getirmesine yardımcı olması gerektiğini savundu. Ayrıca mültecileri geri kabul etmek için önce uygun bir ortamın oluşturulması gerektiğini vurguladı. Beşar Esed, Arap ülkeleriyle olan ilişkilerde ilerleme sağlayabilecek tavizlerin mümkün olup olmadığına dair herhangi bir emare sunmadı. Dış komploların tekrarı ve halk talepleriyle başa çıkmak için güvenlik odaklı yaklaşımın doğruluğunu ısrarla sürdürdü. Esed’in röportajından Arap devletleri ile olan normalleşme sürecinin Şam açısından ekonomik çıkar elde etme arzusuyla gerçekleştiği anlaşıldı.

Kontrolü altındaki bölgelerde yaşanan yaşam koşullarının kötüleşmesinden kaynaklanan halk öfkesini dindirme ve yumuşatma girişimlerinin bir parçası olarak Esed, temmuz ayının sonunda Duveyir Raslan kasabasında bazı öfkeli sakinler tarafından saldırıya uğrayan Tartus valisini görevden aldı. Atanan yeni vali, emekli Albay Feras Ahmed al-Hamid, rejimin güvenlik kollarının önde gelen liderlerinden birisidir ve Suriye halkına yönelik yaygın insan hakları ihlallerinde bulunmuştur. İşlediği suçlardan ötürü Batı’nın yaptırım listelerinde bulunmaktadır. Bu, rejimin ortaya çıkan sorunları kökünde çözmek yerine makyaj unsurları ile günü kurtarmaya çalışmaya devam ettiğinin bir göstergesidir.

Aynı bağlamda ve Esed'in politikalarının başarısızlığını teyit ederek Güney Suriye, özellikle Suveyda vilayetinde, son yılların en büyük toplumsal gösteriler yaşanmaktadır. Protestoların nedenlerinden biri ekonomik faktörlerdir. Ancak mevcut dinamikler, coğrafi kapsam açısından farklılık göstermektedir. 48 ayrı noktada gerçekleşen gösterilerde bedevî aşiretlerin yanı sıra dinî otoritelerin de katılımı oldu. Gösteriler, Esed rejiminin şehirde iç istikrarsızlar oluşturup yönetim otoritesini sağlamlaştırma politikasının bir sonucu olarak çıktı. Esed rejimi, Suveyda halkı ve aşiretler arasında anlaşmazlık çıkarıp yerel çeteleri aracılığıyla bölgenin güvenliğini tehdit eden bir istikrarsızlığa yol açtı. Suveyda'yı yerel barışın garantörü olarak devletin müdahalesine ihtiyaç duyan bir şehir olarak sunmaya çalıştı. Nitekim Suveyda, demografik ve siyasî olarak özel bir konuma sahiptir ve rejimin etki alanı burada sınırlıdır. Rejimin oluşturduğu bu çeteler aynı zamanda Captagon üretimine ve kaçakçılığına neden oldu ve rejim bunları Ürdün sınırından dünyadaki farklı noktalarda sattı.

Suveyda'daki durumun nereye doğru evrileceği konusu gösterilerin, Suveyda şehri ile sınırlı kalması ve rejim kontrolündeki diğer bölgelere yayılmaması, rejimin "hiçbir girişim" fikrini benimsemesi ve protestoların iradesini kırmak için zamana güvenmesi öne çıkmaktadır. Alternatif olarak rejim, şehirdeki sakinleri kışkırtarak veya hareketin bazı sembollerine suikast düzenleyerek yerel çeteleri aktif hale getirebilir. Bu alternatif özellikle Captagon kaçakçılığı rotaları göstericiler tarafından tehdit edilirse öne çıkabilir.

"Rutin diplomasi" bağlamında Koalisyon Başkanı, Fransız Dışişleri Bakanı'ndan bir mektup aldı. Bu mektupta, Suriye'deki siyasî geçişin gerekliliği ve Fransa'nın önceliklerinden birinin Suriye'deki savaş suçlularının hesap verilmesi olduğu konusunda Fransa'nın tutumu yeniden teyit edildi. Ayrıca muhalefet kurumlarının iç yapısından Bedir Camus, tekrar Suriye Yüksek Müzakere Heyeti’nin başkanı olarak seçildi.

Güvenlikle İlgili Endişe Verici Gelişmeler

Suriye'nin çeşitli bölgelerinde güvenlikle ilgili gelişmeler arttı. Kuzeybatıda, İdlib'in güney kırsalındaki Zaviya Dağı ekseninde, "Feth El Mubin" fraksiyonları ile Esed rejimi güçleri arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Çatışmalar, muhalefet güçlerinin kendi bölgelerinden Esed unsurlarının ana toplama alanına kadar uzanan bir alanda tünel kazmalarından dolayı bir kara operasyonu ile başladı. Tünelin patlatılması sonrasında muhalif güçler, rejimin bölgedeki noktalarını ele geçirdi. Bu sırada Rus uçakları, rejimin kaybettiği noktaları geri alması için rejim unsurlarına hava desteği sağladı. Üç gün süren çatışmalar rejim unsurlarından onlarca ölü, muhalefet savaşçılarından ise yedi kayıpla sonuçlandı.

Doğu Suriye'de, YPG tarafından Deir ez-Zor Askerî Konseyi lideri Ahmed al-Khabil’in (Ebu Havle) görevden alınmasının ardından bölgede aşiretler ile YPG arasında çatışmalar yaşandı. Al-Khabil ve diğer SDG liderlerin, Hassakah şehrine yakın bir yerde toplanmaları esnasında Al-Khabil hapsedildi. YPG’ye karşı ayaklanma çağrıları ve tutuklanmış konsey liderlerinin serbest bırakılmasını talep eden gösteriler, YPG’nin ateş açması ile patlak verdi ve çatışmaya dönüştü. Şiddetli çatışmalar ilk önce Deir ez-Zor'un kuzeyindeki Azba ve al-Haseen kasabalarında patlak verdi ve yollar kesildi. Bu da YPG üyelerini askerî noktalardan ayrılmaya zorladı ve karargahlarında sığınmalarına neden oldu.

YPG’nin, protestoculara karşı şiddet kullanması diğer aşiretlerin çatışmalara katılmasına neden oldu. Örneğin; Akaydat aşireti… Bu da çatışmaların Deir ez-Zor'un doğu kırsalını içeren daha geniş bir bölgeyi kapsayacak şekilde yayılmasına yol açtı. Bu, YPG’nin kurduğu SDG ve "Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi" projesinin geleceğini gerçek bir test olarak göstermekte ve örgütün bölgedeki nüfuz ve kontrol haritalarını sorgulatmakta.

Diğer yandan rejim kontrolündeki bölgelerde, özellikle başkent Şam ve çevresinde, güvenlik ihlalleri artmaktadır. Mecemeya şehrinde bomba yüklü bir araç patlaması yaşandı. Aynı şekilde Kuneytra ilçesinde rejim subaylarını hedef alan bir saldırı yaşandı. Bu, mayıs ayından bu yana Şam ve çevresi ile diğer illerde yaşanan bir dizi saldırının ardından, rejimin güvenlik yeteneklerinin zayıflığına işaret etmektedir. Bu, rejimin özellikle düzensiz milis gruplarına dayanma eğilimini artırırken aynı zamanda IŞİD'in etkinliğinin arttığını göstermektedir. İsrail'in, Esed rejimi unsurlarına ve İran ile ilişkilendirilen milis gruplara hava saldırıları düzenlemeye devam etmesi de güvenlik açısından önemli bir faktör olarak öne çıkıyor.

Ekonomik Krizler Öfke ve Göç Oranlarını Artırıyor

Beşar Esed, Suriye'deki kamu sektöründe çalışan sivil ve askerî personelin maaşlarını Eylül 2023'ten itibaren %100 artıran bir yasa tasarısını onayladı. Ayrıca bazı gruplara maaşların %50'sini temsil eden bir nakit hibe ekledi. Yakıt fiyatlarını artırdı. İçme suyu desteğini keserek özellikle suyun metreküp başına tarifesini yükseltti. En düşük seviyede %400'e kadar zam yaşandı. Artan oranlarla Suriyeli halkın çoğu mal ve hizmetlerde %300'ü aşan bir fiyat artışıyla karşı karşıya kaldı. Beş kişilik bir Suriyeli ailenin yaşam maliyeti, "Qasioun Gazetesi" endeksine göre, temmuz ayında 6.5 milyon Suriye lirası iken, bu artıştan sonra 10.3 milyon Suriye lirasına çıktı. Memur maaşlarına yapılan zam ile ortalama maaş 200 bin Suriye lirası, bir ailenin yaşam maliyetinin çok altında kalmaya devam etmektedir. Rejim maaş artışlarını, yakıt, su ve elektrik giderlerine verdiği desteği kaldırarak finanse etti ve yıllık olarak destek kaldırma politikası ile 5 trilyon 400 milyar Suriye lirası tasarruf etti. Bu politikalar, liranın sürekli olarak dolar karşısında değer kaybetmesine neden oldu ve resmî kambiyo oranı, doları 10,900 Suriye lirası olarak sabitlerken vatandaşların satın alma gücünü azalttı. Bu da maaş artışlarının işe yaramaz hale gelmesine neden oldu ve halkın yoksulluğunu ve geçim sıkıntısını artırdı. Ayrıca bu durum ekonomik yönetimin krize, etkili olmayan çözümlerle yaklaşmasının bir göstergesi olarak görülebilir.

Esed rejimi, ekonomik yakınlaşmayı teşvik etmek için Suriye topraklarına yönelik yatırımları daha cazip hale getirmeye yönelik bir adım attı. Bu adım 2011'den bu yana Suriye'de dış yatırımların durmasının üzerine geldi. Rejim, Suudi yatırımcılara ait olan iki şirkete fosfat, gübre ve çimento sektörlerinde yatırım yapma izni verdi. Bunun karşılığında, Suudi Arabistan, rejim güçlerinin bölgelerinden gelen kamyonların Suudi topraklarına girmesini sınırladı ve mevcut şartlarını yerine getirmeyen kamyonlara yönelik belirli şartlar talep etti. Bu da İdlib'e yönelik sebze, meyve ve diğer çeşitli ürünlerle yüklü yüzlerce kamyonun Nusaybin sınır kapısında beklemesine neden oldu.

Ekonomik krizle başa çıkmak için, sözde “Suriye Kuzeydoğu Özerk Yönetimi”, kamu sektöründe çalışan sivil ve askerî personelin maaşlarını %100 artırarak, asgari ücreti 1,040,000 Suriye lirasına yükseltti ve en yüksek ücreti 8,222,000 Suriye lirası yaptı. Ayrıca ısınma için kullanılan mazot fiyatlarını artırdı ve her ev için kış aylarında 300 litre mazot tahsis etti. Erken iyileşme projeleri kapsamında, Kamışlı şehrini M4 uluslararası yoluna bağlayan "Ambara" yolunun %90'ı tamamlandı ve 2023 yatırım projeleri kapsamında yol inşaat bütçesi yaklaşık 794,633 dolar olarak belirlendi. Ekonomik düzenlemeler ve kontrol tedbirleri çerçevesinde, özel para değişim şirketleri ve bürolarının asgari sermaye gereksinimlerini belirleyen "Para Değişim ve Transfer İşlerinin Düzenlenmesi" yasasını çıkardı. Benzer şekilde, değerli metallerin ticaretini ve üretimini düzenleyen "Değerli Metallerin ve Mücevherlerin Ticaret ve Üretimi" yasasını onayladı. Altın, gümüş ve diğer değerli taşların ticaretini ve üretimini yapabilmek için "Merkezi Maliye ve Ödemeler Ofisi"nden izin şartı getirdi. Ayrıca aklama ile mücadele yasasının 66 maddesini içeren taslağı onayladı.

Suriye'nin kuzeybatısındaki diğer bir gelişme, HTŞ’nin kurduğu "Kurtuluş Hükümeti" tarafından yönetilen bölgelerde benzin ve ev tipi gaz fiyatlarının artması oldu. Bu karar, Şam'ın kontrolündeki bölgelerde benzinin tükenmesinin üzerinden iki haftadan fazla süre geçmesinden sonra geldi.

Yatırımı teşvik etmek için Suriye Geçici Hükümeti, Suriye'nin kuzeyindeki kurtarılmış bölgelerde yatırım konferansı düzenlemeyi amaçlayan bir ön hazırlık toplantısı düzenledi. Aynı zamanda İdlib, Cerablus, Bizaah ve Mare şehirlerinde birkaç kamu konut projesi tamamlandı.

Giriş

Türkiye ile Şam arasında 2011 yılından bu yana ilk defa doğrudan bakanlar düzeyinde görüşmeler gerçekleşti ve müzakereler oldu. İlk önce İstihbarat Teşkilatları Başkanları ve Savunma Bakanları’nın Rusya arabulucuğunda başlayan görüşmeler, daha sonra Dışişleri Bakanları seviyesinde de devam etti. Türkiye’deki seçimlerden önce İran’ın da sürece dâhil olmasıyla dörtlü zirveye dönüşen sürecin ilk çıktısı tarafların yol haritası belirleme üzerinde mutabık kalmaları oldu. Esed rejimi açısından görüşmelerin ilerleyebilmesi için iki ön şart bulunmaktadır. Birincisi, Türkiye’nin Suriye’den askerlerini çekmesidir. İkincisi ise, Türkiye’nin Suriye muhalefetine olan desteğine son vermesidir. Türkiye açısından ise bu görüşmelerin iki artı bir ana maddesi bulunmaktadır. Bunlar; Suriyeli sığınmacıların Suriye’ye geri dönüşü, terörle mücadelede YPG’ye karşı işbirliği ve üçüncü madde ise Suriye’de siyasî çözümün sağlanmasıdır.

İran ve Rusya’nın arabuluculuğunda yürüyen Ankara-Şam görüşmeleri aslında Astana sürecinden, Moskova sürecine bir geçişi de bir nevî temsil etmektedir. Astana sürecinde Türkiye, İran ve Rusya garantörlüğünde Esed rejimi ve Suriye muhalefeti müzakere ederken yeni süreçte Türkiye, Rusya, İran ve Esed rejimi dört taraf olarak müzakereleri yürütmektedir. Görüleceği üzere Suriye muhalefeti Astana sürecinin aksine dörtlü zirvede yer almamaktadır.

Bu rapor Suriye muhalefetinden 9 kişi ile mülakat düzenleyerek elde edilen bilgileri toparlayıp sunmaktadır. Söz konusu dokuz görüşmecinin üçü muhalefetin askerî kanadından, üçü siyasî kanadından ve diğer üçü de aktivistlerden oluşmaktadır. Siyasî ve askerî kanadın yanında aktivistlerin de bir paydaş olarak belirlenmesi, aktivistlerin Suriye’deki halk ayaklanmalarında oynadıkları rol ve Suriye halkının görüşlerini yönlendirmedeki ehemmiyetine binaendir. Suriye dosyasını yakından takip edenlerin bileceği üzere, aktivistlerin oluşturduğu toplumsal baskı siyasî ve askerî kanattaki Suriye muhalefetini sınırlandırma veya yönlendirme gücüne sahiptir. Toplumsal olarak bir olayın kabul edilmesi veya reddedilmesinde aktivistler son derece etkindir. Kendilerini de Suriye devrimin dolayısıyla Suriye muhalefetinin bir parçası olarak görmektedirler.

Dokuz kişilik örneklemin küçük olmasından dolayı belirlenen dokuz kişi, Suriye muhalefetini temsil etme kapasitesine uygunluk bağlamında seçilmiştir ve olabildiğince yüksek bir temsiliyet gücüne dikkat edilmiştir. Dokuz görüşmeci ile yapılan mülakatların birinci kısmında görüşmecilere bazı yorumlar okunmuştur ve bu yorumlara hangi ölçüde katıldıkları [katılıyorum, biraz katılıyorum, biraz katılmıyorum, katılmıyorum] sorulmuştur. İkinci kısımda ise birinci kısımdaki konu başlıklarına ilişkin açık uçlu sorular sorulmuş ve yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Bu rapor, mülakatlardan elde edilen veriler ışığında Suriye muhalefeti perspektifinden Ankara-Şam görüşmelerini ele almıştır.

Birinci Kısım: Genel Değerlendirme ve Görüşler

Dokuz görüşmeci ile yapılan mülakatların birinci kısmında bazı yorumlar ifade edilmiş ve görüşmecilere bu yorumlara ne ölçüde katıldıkları sorulmuştur. İkinci kısımda daha detaylı ve derinlemesine bir mülakat gerçekleştirilmiştir

Ankara ile Şam arasındaki görüşmelere ilişkin genel görüşleri ve beklentileri sorulduğunda beklenenin aksine, Suriye muhalefeti bileşenlerinin görüşmenin varlığını kısmen de olsa olumladıkları görülmektedir. Nispeten askerî bileşenler siyasî bileşenlere göre görüşmelere ilişkin daha şahin bir tutum içinde oldukları anlaşılmaktadır [biraz katılıyorum: 4 (AK,Sİ,Sİ,A), biraz katılmıyorum: 1 (AK), katılmıyorum: 4 (AK,Sİ,AS,AS)]. Özellikle Türkiye’nin Suriye muhalefetinden vazgeçmediği sürece, Ankara ile Şam arasındaki görüşmeleri kabul etmeleri daha kolay olduğu belli olmaktadır [biraz katılıyorum: 7 (AK,Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS,AS),  biraz katılmıyorum: 1 (AK), katılmıyorum: 1 (AK)]. Aktivistler, Türkiye’nin Esed rejimi ile görüşmesinin Türkiye’deki seçimlerle ilişkilendirirken, siyasî ve askerî kanat buna katılmamaktadır [katılıyorum: 2 (AK,AS), biraz katılıyorum: 2 (AK,AK), biraz katılmıyorum: 2 (Sİ,AS), katılmıyorum: 3 (Sİ,Sİ,AS)]. Ancak Ankara-Şam görüşmelerinin Türkiye’nin önemli bir politika değişikliğine işaret ettiği de düşünülmemektedir [katılıyorum: 2 (AK, AS), biraz katılmıyorum: 3 (AK,AK,Sİ), katılmıyorum: 4 (Sİ,Sİ,AS,AS)].

 

Görüşmelere ilişkin bazı beklentiler sorulduğunda, Suriye muhalefeti bileşenlerinin çok net öngörüleri olduğu görülmektedir. Türkiye’nin Suriye’den askerini çekmeyeceğine dair kesin bir beklenti bulunmaktadır [katılıyorum: 8 (AK,AK,Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS,AS), biraz katılmıyorum: 1 (AK)]. Benzer bir şekilde, Türkiye’nin Suriye muhalefetinden vazgeçeceği kabul edilmemektedir [biraz katılıyorum: 1 (AK), biraz katılmıyorum: 3 (AK,AK, AS), katılmıyorum: 5 (Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS)]. Esed rejiminin iki temel ön şartının Türkiye tarafından yerine getirilmeyeceğine olan inançla beraber, Suriye muhalefetinin Ankara-Şam görüşmelerinin Suriye’deki siyasî çözüme katkısı olacağına da katılmamaktadır [biraz katılıyorum: 2 (Sİ,AS), biraz katılmıyorum: 1 (Sİ), katılmıyorum: 6 (AK,AK,AK,Sİ,A,AS)]. Kıyasen biraz daha iyimser olunsa da, Suriye muhalefeti bileşenleri düzenlenen görüşmelerin Suriye halkını bir fayda sağlayabileceği görüşüne de katılmamaktadır. Ancak siyasîlerin diğer iki gruba göre daha iyimser olması da dikkat çekmektedir. [biraz katılıyorum: 3 (Sİ,Sİ,Sİ), biraz katılmıyorum: 3 (AK,AK,AS), katılmıyorum: 3 (AK,AS,AS)]. Türk kamuoyu açısından Ankara-Şam görüşmelerini önemli kılan iki konu başlığı bulunmaktadır. Birincisi YPG’ye karşı mücadele için bir anlaşmaya varılma ihtimalidir. Bu bağlamda Suriye muhalefeti bileşenleri çok iyimser değildir. İkinci kısımda yapılan daha derinlemesine mülakatta anlatılacağı üzere, nispeten daha iyimser olanlar, Ankara ile Şam’ın YPG’ye karşı ortak bir anlayışı benimsemesini değil, Esed rejiminin YPG’yi korumaktan vazgeçmesinin mümkün olabileceğini düşünmektedir [biraz katılıyorum: 4 (AK,Sİ,AS,AS), biraz katılmıyorum: 1 (AK), katılmıyorum: 4 (AK,Sİ,Sİ,AS)]. İkincisi ise Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönmesi bağlamında bir anlaşmaya varılmasıdır. Bu konuda Suriye muhalefeti bileşenleri kesin olarak bu görüşün gerçekdışı olduğunu değerlendirmektedir [biraz katılmıyorum: 1 (AS), katılmıyorum: 8 (AK,AK,AK,Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS)].

 

Ankara ile Şam arasındaki görüşmelerin yapısı ve şekline ilişkin ifade edilen yorumlara Suriye muhalefetinin genel olarak katılmadığı görülmektedir. Suriye muhalefetinin dörtlü zirvede yer almaması sorun değil yorumuna kesin olarak katılmamaktadırlar [katılmıyorum: 9 (AK,AK,AK,Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS,AS)]. Görüşmelerde Rusya’nın arabulucu olarak yer almasına dair genel olarak olumsuz bir görüş hakimdir; aktivistlerin siyasîlere ve asker kanattan olanlara göre daha sert bir tutumu söz konusudur [katılıyorum: 1 (Sİ), biraz katılıyorum: 1 (AS), biraz katılmıyorum: 1 (Sİ), katılmıyorum: 6 (AK,AK,AK,Sİ,AS,AS)]. Rusya’nın arabuluculuk olarak varlığına dair siyasî ve askerî kanattan bazı daha ılıman görüşler olsa da İran’ın arabuluculuğu kesin bir şekilde olumlanmamaktadır [katılmıyorum: 9 (AK,AK,AK,Sİ,Sİ,Sİ,AS,AS,AS)].

 

 

 

İkinci Kısım: Ankara-Şam Görüşmelerine Genel Bakış Açısı

Suriye muhalefetinin siyasî, askerî ve aktivist kesimleri açısından Ankara ile Şam arasında devam eden görüşmeler son derece önemli ve hayatî olduğu görülmüştür. Gerçekleştirilen mülakatlarda sorulan açık uçlu sorulara verilen cevaplar üzerinden anlaşılacağı üzere, Suriye muhalefeti açısından bu görüşmelerde öne çıkan üç unsur bulunmaktadır. Birinci unsur Türkiye’nin neden Şam ile görüştü sorusunu açıklama çabaları oluşturmaktadır. İkinci unsur ise Suriye muhalefetinin bu görüşmeleri nasıl değerlendirdiğinin ve onlar için ne manaya geldiğinin izahıdır. Üçüncü unsur ise Ankara ile Şam arasındaki görüşmelere dair gelecek öngörüleri ve beklentileri olmuştur.

  • Türkiye Neden Görüştü?

Türkiye’nin neden Esed rejimi ile görüştüğü sorusuna ilişkin Suriye muhalefetinden popüler iki açıklama gelmektedir. Türkiye’nin bir devlet olduğu ve her devlet gibi kendi çıkarlarını koruması gerektiğini anlayışla karşıladıkları ile başlayan girizgâhların ardından, Suriye muhalefeti içsel ve dışsal faktörler diye ayrım yaparak, Türkiye’nin görüşme sebeplerini açıklamaya çalışmaktadırlar. İçsel faktör olarak Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar ve bu meselenin Türkiye’deki seçimlerde önemine vurgu yapmaktadırlar. Bu bağlamda Türkiye’deki muhalefetin Türkiye’deki toplumsal algıyı domine ettiği ve Esed rejimi ile görüşmenin – gerçekçi olmasa da – Suriyeli sığınmacılar sorununa bir çözüm oluşturacağı varsayımına vurgu yapılmaktadır. Özellikle seçimlerden önce iktidarın, muhalefetin bu argümanını boşa çıkarmak için Esed rejimi ile görüşmeyi kabul ettiği vurgulanmaktadır. Dışsal faktör olarak ise Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkisine değinilmektedir. Burada iki ayrı görüş hâkimdir. Birinci ve daha güçlü olan görüş, Rusya’nın Türkiye’nin terörle mücadelesini engellediği ve Türkiye’ye Şam’ı işaret etmesi sonucunda Türkiye’nin Şam ile görüşmeyi kabul etmesidir. İkinci ve daha zayıf olan görüş ise, Türkiye’nin Rusya ile gelişen ilişkileri ve işbirliği sonucunda, iki ülkenin Suriye’deki ihtilafı çözmek adına ortak bir arzuya ve ortak bir niyete sahip olduklarıdır.

Söz konusu bu iki popüler açıklamanın yanında – ki bu iki açıklama hep beraber zikredilmektedir – bazı görüşmeciler Türkiye’nin genel olarak Suriye politikasında bir dönüşüme gittiği ve görüşmelerin bu dönüşümün bir sonucu olduğunu ifade etmişlerdir. Diğer bir açıklama ise Arap devletlerinin Esed rejimi ile normalleşmesi Türkiye’yi tedirgin ettiği ve Türkiye’nin sürecin dışında kalmak istemediği ve bypass edilmek istemediği için Esed rejimi ile görüşmeye başlaması olduğu yönündeydi.

  • Muhalefetin Bakış Açısı

Türkiye ile Esed rejimi arasındaki görüşmelere ilişkin Suriye muhalefetin bakış açısı karmaşıktır. Bir yandan Türkiye’nin egemenliğine ve bağımsızlığına saygı gösterilirken, diğer yandan da Türkiye’nin Esed rejimi ile görüşme biçimine ilişkin önemli itirazlar bulunmaktadır. Kendilerinin arzuları Esed rejimi ile görüşmelerin hiç olmaması olsa da, görüşmelerin var olduğu takdirde, formatın ve yöntemin değişik olmasıdır. Formata ilişkin en çok dillendirilen eleştiri, Suriye muhalefetinin görüşmelerde yer almamasıdır. Yapılan tüm görüşmelerde (birisi hariç) Suriye muhalefetinin Esed rejimi ile olan müzakerelerde yer alması gerektiği vurgulanmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin 3’e karşı 1 denkleminde müzakereleri yürüttüğü ve Suriye muhalefetinin masadaki varlığının hem Türkiye’yi güçlendireceği hem de görüşmelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesine imkân tanıyacağı argümanı olmuştur. Söz konusu bu yaklaşım Suriye muhalefetinde önemli bir değişime işaret ettiği burada belirtilmelidir. Nitekim önceki yıllarda Suriye muhalefeti Esed rejimi ile görüşmeyi kategorik olarak redderken, şuan görüşmelerde bulunmamalarını bir sorun ve eksiklik olarak nitelendirmektedirler. Hatta kendilerinin görüşmelerde olmayışını, Suriye muhalefetini zayıflatan ve Suriye muhalefetinin önemini azaltan bir unsur olduğunu ifade etmektedirler.

Suriye muhalefetinin görüşmelere dair diğer bir eleştirisi de Birleşmiş Milletlerin görüşmelerde yer almayışıdır. Suriye muhalefetine göre, Esed rejimi ile müzakereler BM gözetiminde ve yönetiminde gerçekleşmelidir. Türkiye’nin İran ve Rusya arabuluculuğu ile görüşmesinin yanlış olduğu ve BM’nin ön planda olmasının daha doğru olacağı vurgulanmıştır.

Görüşmelerde Rusya ve İran’ın varlığına ilişkin kesin olarak İran’ın varlığı ve mevcudiyeti Suriye muhalefeti tarafından bir sorun olarak değerlendirilmektedir. İran’ın görüşmelerde oynadığı rol Suriye muhalefetini derinden rahatsız etmektedir. Ancak Rusya’nın varlığı nispeten daha olumlu karşılanmaktadır. Hatta bazı görüşmeciler, Türkiye’nin boşuna Esed rejimi ile görüştüğünü ve görüşmeleri aslında sadece Rusya ile yürütmesi gerektiğini de ifade etmişlerdir.

Türkiye’nin Esed rejimi ile görüşmesinden memnun olmayan Suriye muhalefeti, masada yer almamasına rağmen, Türkiye’nin Suriye muhalefetini yarı yolda koymayacağından çok emindir. Türkiye’nin Suriye muhalefetine gerekli güvenceleri verdiğini ifade eden siyasî ve askerî görüşmeciler, Türkiye’nin Suriye muhalefeti ile müttefik olduğunu ve kader birlikteliği yaptığını belirtmektedirler. Ancak aktivist görüşmeciler ise bu konuda bazı şüphelere sahiptirler. Söz konusu bu fark, Türkiye’de görüşmelerde yer alan kurumların (Dışişleri, Savunma Bakanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı) görüşmelere dair düzenli olarak siyasî ve askerî muhalefet ile görüşmesidir. Ancak aktivistlerin bu yönde daha şüpheci olması, Türkiye’deki kurumların bilgi paylaşımı ve Suriye muhalefeti ile yaptığı görüşmelerin Suriyeli topluma ve genel kamuoyuna yansımadığına işaret edebilir.

Esed rejiminin görüşmelerde aldığı pozisyona ilişkin, Suriye muhalefeti Esed rejiminin bilinen tutumunu devam ettirdiği ve üsten bakışlı bir tavırda olduğunu ifade etmişlerdir. Beşar Esed tarafından Arap Zirvesi’nde yapılan konuşmada diğer Arap devletlerini Türkiye’nin ‘yayılmacı’ ve ‘Osmanlıcı’ politikalarından uyarmasına dikkat çekilmiştir. Esed rejiminin öne sürdüğü iki ön şart (Türk askerin Suriye’den çekilmesi ve Suriye muhalefetine verilen desteğin son bulması), Esed rejiminin gerçekçi olmayan taleplerini ve uzlaşmaz tutumuna işaret olarak gösterilmektedir. Ancak bu iki ön şartın Türkiye tarafından kesin olarak uygulanmayacağına dair de çok güçlü bir inanç ve güven hâkim olduğu görülmüştür.

  • Gelecek Öngörüleri

Suriye muhalefetinin  Ankara-Şam görüşmelerine ilişkin ciddi bir beklentisi bulunmamaktadır. Esed rejiminin Türkiye’nin taleplerini olumlu karşılamayacağı belirtilmektedir. Esed rejiminin bu yönde ne bir niyeti ne de kapasitesinin olduğu vurgulanmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin de seçimlerden sonra görüşmelere daha az istekli olacağı beklentisine da işaret edilmektedir. İki tarafın tutumları ve Esed rejiminin de kapasite sorunu eklendiğinde, görüşmelerin geleceğinin olmadığı vurgulanmaktadır. Özellikle Suriye muhalefetinin Esed rejimi ile olan kendi öz tecrübelerine atıf yapılarak, Esed rejiminin uzlaşmaz tutumu olduğu ve uzlaşmaya yanaşmadığı, yanaşsa bile verdiği sözleri asla yerine getirmediğinin altı çizilmiştir. Bu bağlamda Arap devletlerinin Esed rejimi ile normalleşmesine işaret edilerek, Esed rejimi hiçbir şey vermeden, Arap devletlerinden istediğini almayı başardığı belirtilmiştir. Hatta Suriye’deki savaşta da Esed rejimi hiçbir zaman uzlaşmaya yaklaşmadığı ve uzlaşma sağlansa bile Esed rejiminin sözünde durmadığı aktarılmıştır. Mevcut durumda Esed rejiminin kendisini muzaffer olarak gördüğünden dolayı bu tutumunun başarılı olduğunu değerlendirdiği anlatılmıştır. Rejimin bu yöndeki siyasî okuması da Ankara-Şam görüşmelerini engelleyen faktör olarak değerlendirilmektedir.

İlaveten, Türkiye’nin Esed rejimi ile yapmış olduğu görüşmelerden olumlu herhangi bir sonucun çıkmayacağı vurgulanmaktadır. Israrlı sorulara rağmen, dokuz görüşmeciden hiçbiri Ankara-Şam görüşmelerinden çıkması mümkün olan herhangi bir olumlu sonuç düşünememiştir.

Suriye muhalefetinin genel beklentisi Ankara-Şam görüşmelerin başarısız olacağı veya rölantide devam edeceği yönündedir. Bu beklenti bağlamında, Türkiye’nin belirli bir süre sonra Esed rejimi ile görüşmeden önceki politikalarına tekrar geri döneceği beklentisi ve arzusu da bulunmaktadır.

Görüşmelerden başarı için neyin yapılması gerektiği konusunda, Suriye muhalefeti ümitsizliğini dillendirmiştir. Esed rejiminin tutumunda değişiklik olmadan bir başarının elde edilemeyeceğini ve mevcut konjonktürde bir değişim emaresinin görülmediğinin altı çizilmektedir. Ancak olurda rejimde bir tutum değişikliği gerçekleşse bile, başarı elde edilebilmesi için mevcut dörtlü zirve yerine BM nezdinde BM Güvenlik Kurulu’nun 2254 No’lu kararının uygulanması gerektiği bir sürece ihtiyaç olduğu vurgulanmıştır. Esed rejimi ile görüşmelerin Cenevre’de uluslararası toplumun katılımı ile yapılması gerekildiği aktarılmıştır.

Suriyeli Sığınmacıların Geri Dönüşü

Suriye muhalefetinde, Türk kamuoyunda Esed rejimi ve Suriyeli sığınmacıların geri dönüşüne ilişkin beklentilerin tamamen gerçekdışı olduğu ve büyük bir yanılsama olduğu görüşü hâkimdir. Yapılan görüşmelerde, Esed rejimi ile görüşmenin Suriyeli sığınmacıların geri dönüşüne olumlu bir katkı sağlama ihtimali kesin ve somut bir şekilde reddedilmiştir. Hatta bu yöndeki beklentinin kaynağının ne olduğu ve Suriye’nin gerçekliğinden nasıl bu denli uzak olunabileceği yönünde de bir şaşkınlık dile getirilmiştir. Suriye muhalefetinin bileşenleri ile yapılan görüşmelerde, Suriyeli sığınmacıların geri dönüşüne Esed rejiminin herhangi bir olumlu katkısının olmayacağı altı argümanla izah edilmiştir.

Birinci argüman, Suriyeli sığınmacıların sığınmacı konumuna düşmesinin sebebidir. Yapılan görüşmelerde Suriyeli sığınmacıların – rejim muhalifi ve rejim destekçilerinin – Esed rejiminden kaçtıkları ve Esed rejimi sebebiyle Suriye’ye geri dönmedikleri izah edilmiştir. Rejime muhalif kişilerin canlarını ve mallarını korumak için, Esed rejiminden kaçmak zorunda kaldıklarını ve onların sığınmacı statüsünde olmasının sebebi olan Esed rejimi ortadan kalkmadıkça, bu insanların geri dönmeyecekleri vurgulanmıştır. İnsanların katillerine dönmesini beklemenin yanlış olduğu belirtilmiştir. Rejim destekçisi Suriyeli sığınmacıların ise Esed rejimi için savaşıp masum Suriyelileri öldürmek istemediklerinden dolayı, Suriye’den kaçtıkları ifade edilmiştir. Zorunlu askerlik uygulaması sebebiyle, Suriye’ye geri dönüşlerinin mümkün olmadığı aktarılmıştır. Esed rejiminin çıkardığı afların, zorunlu askerlikten kaçanlara uygulanacak cezaları affettiği ama yine de zorunlu askerlik hizmetinin yapılması gerektiği izah edilmiştir.

İkinci argüman ise Suriye içindeki nüfus dengeleri ve Türkiye sınırına yakın kamplarda yaşayan siviller olmuştur. Yurtdışında nispeten daha iyi şartlarda yaşayan Suriyeli sığınmacıların geri dönüşünü konuşmadan önce, Suriye’de yerlerinden edinmiş ve Türkiye sınırına yakın kamplarda yaşayan milyonlarca sivilin neden evlerine dönmediklerine bakılması gerekildiği vurgulanmıştır. Çadırlarda çok zor hayat şartların olmasına rağmen, kışın insanların donarak ölmesine rağmen ve kamplarda ciddi bir yoğunluk olmasına rağmen, insanlar Türkiye sınırına yakın bir bölgede yaşamayı, rejim kontrolündeki Hama, Humus ve Şam (Guta)’a geri dönmeye tercih ettikleri hatırlatılmıştır. Kamplarda yaşayan, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerden büyük ölçüde mahrum olan bu insanların evlerine geri dönmediği bir ortamda, Türkiye gibi müreffeh bir ülkede yaşayan Suriyeli sığınmacıların evlerine geri dönmelerini konuşmanın gereksiz olduğu değerlendirilmiştir.

Ayrıca Suriye’deki nüfus hareketliliğinin de göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilmiştir. Savaş öncesi 23 milyon olan Suriye nüfusunun 6,5 milyonunun yurtdışına kaçtığı ve mülteci olarak yaşadığı belirtilmiştir. Buna ilaveten, insanların rejim bölgelerinden kaçıp Suriye muhalefetinin kontrolündeki bölgelere geldikleri ifade edilmiştir. Nitekim savaş öncesi 1,5 milyon nüfusa sahip olan ve şuan Suriye muhalefeti tarafından kontrol edilen bölgelerde, an itibariyle 5 milyon civarında insan yaşaması bu iddiayı doğrulamaktadır.

Üçüncü argüman ise Esed rejiminin Suriyeli sığınmacılara yönelik tutumu olmuştur. Yapılan görüşmelerde, Esed rejiminin mutlak surette Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri dönmesinin istemediği ve bunu engellemek için uğraştığı belirtilmiştir. Esed rejimine bağlı üst düzey kişilerin Suriyeli sığınmacıları terörist olarak nitelendirdikleri ve geri dönen Suriyelilerin Esed rejimi tarafından geri dönüşlerine garanti verilmesine rağmen işkence edildiği, tecavüz edildiği ve mallarına el konulduğu vurgulanmıştır. Esed rejiminin bu tutumu, rejimin kontrol edilebilir bir nüfusu tercih ettiği ve Suriyeli sığınmacıların evlerine geri dönmesinin bir saatli bomba olarak gördüğü aktarılmıştır. Yapılan izahata göre Suriyeli sığınmacılar evlerine geri dönerse, Türkiye gibi ülkelerde demokrasi, özgürlük ve devlet hizmetlerinin ne olduğunu görmüş olan bu insanlar tekrar Esed rejimine karşı ayaklanacaktır.

Dördüncü argüman, Esed rejiminin Suriyeli sığınmacıların geri dönüşüne imkan sağlayacak kapasiteye de sahip olmayışıdır. Rejim bölgelerindeki ekonominin çok kötü olduğu ve Suriyeli sığınmacıların geri dönmesinin ekonomik açıdan mümkün olmadığı belirtilmiştir. Suriyeli sığınmacıların geldiği bölgelerin çoğunluğu (Hama, Humus ve Halep) rejim bombardımanı tarafından yıkıldığı aktarılmıştır. Rejim bölgelerindeki altyapının ve üstyapının daha büyük bir nüfusu kaldırmaya imkân vermediği ve rejimin o kadar çok insanı beslemeye gücü yetmeyeceği ifade edilmiştir. Mevcut olarak rejim bölgelerinden yaşayan Suriyelilerin ekonomik zorluklardan dolayı – rejimi destekleseler bile – Suriye’den çıkmanın yolunu aradıkları söylenmiştir.

Beşinci argüman ise Lübnan ve Ürdün’ün Esed rejimi ile 2018 yılında ilişkileri normalleştirmiş olmaları ve Suriyeli mültecilerin geri dönüşü için ortak bir mekanizmanın kurulmuş olmasına rağmen, 2018’ten bu yana Suriye’ye kayda değer bir geri dönüşün olmadığıdır. Hatta Lübnan’ın artık Suriyelileri zorla geri göndermeye çalıştığına değinilerek, Suriyeli mültecilerin gönüllü geri dönüşünü bırakın, zorla geri gönderilmelerinin bile mümkün olmadığı izah edilmiştir.

Altıncı argüman, Esed rejimi tarafından kontrol edilen bölgelerdeki genel asayiş ve güvenlik sorunlarıdır. Suriye muhalefetinin bileşenleri ile yapılan görüşmelerde, rejim kontrolündeki bölgelerde Esed rejiminin hâkimiyetinin olmadığı ve Esed rejiminin Şam merkezindeki bazı mahalleler haricinde sözünün geçmediği belirtilmiştir. Rejim kontrolündeki bölgelerde hâkim güçlerin İran ve Rusya’ya bağlı milis yapılar olduğu ve her milis yapısının kendi bölgesinde ayrı bir uygulamaya sahip olduğu aktarılmıştır.

Yapılan görüşmelerde Suriyeli sığınmacıların Suriye’ye geri dönüşü için yegâne ve tek çarenin Suriye muhalefetinin kontrolündeki bölgeler olduğunun altı çizilmiştir. Suriye’ye geri dönen Suriyeli sığınmacıların büyük çoğunluğunun muhalif bölgelere olduğu belirtilmiştir. Muhalefetin kontrolündeki bölgelerin toprak olarak sınırlı olmasına ve Suriye’nin içinden de ciddi göç almasına rağmen, sığınmacılar için Suriye’deki en cazip bölgeler olduğu vurgulanmıştır. Eğer toprak anlamında bu bölgeler geliştirilir ve Katar Kalkınma Fonu’nun desteklediği konut projeleri yapılmaya devam edilirse, daha fazla Suriyeli sığınmacının Suriye’ye geri dönmesine imkan olacağı ifade edilmiştir. Suriye muhalefeti açısından, Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesinin olumlu olduğu ve onların geri dönüşünü sağlamak için çalıştıklarını ifade etmişlerdir.

Görüşmeler ve Terörle Mücadele

Suriye muhalefeti bileşenleri ile yapılan görüşmelerde, öne çıkan en önemli konu başlıklarından birisi de terörle mücadele bağlamında Türkiye’deki beklentiler olmuştur. Görüşmeciler Türk kamuoyundaki beklentilerin saha gerçekliğinden uzak olduğunu ve bu beklentilerin yerine gelmesinin mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Esed rejiminin YPG ile mücadelede Türkiye için bir partner olamayacağını ifade eden görüşmeciler, YPG’nin Türkiye’den önce Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit ettiğini, [2011’den bu yana] Türklerden daha çok Suriyelileri öldürdüğünü ve terör örgütlerinin Suriye’de yeri olmadığını aktarmışlardır. Bu bağlamda Türkiye ile Suriye’nin çıkarlarının örtüştüğünü ve Suriye muhalefetinin Türkiye’nin doğal ve rasyonel müttefiki olduğunun altını çizmişlerdir. YPG’ye ilişkin olan bu bakış açısının Esed rejiminde olmadığını ve olsa dahi Esed rejiminin YPG ile mücadele için bir kapasitesinin olmadığını vurgulamışlardır. Türkiye ile Esed rejimi arasında YPG’ye karşı bir anlaşma beklentilerinin olmadığını, tek anlaşmanın Esed rejiminin YPG’yi korumaktan vazgeçmesi üzerine olabileceğini belirtmişlerdir. Bu bağlamda, Esed rejimi ve daha da önemlisi Rusya’nın YPG’yi korumaktan vazgeçmesi durumunda, TSK ve SMO’nun YPG’ye karşı yeniden bir askeri harekat düzenleyebileceğini anlatmışlardır.

Esed rejimi ile Türkiye arasında YPG bağlamında neden bir anlaşma beklenmediklerine dair, görüşmecilerin 3 öne çıkan açıklaması mevcuttur:

Birinci açıklama geçmişe gitmektedir. Suriye muhalefeti bileşenlerin vurguladığı üzere, Esed rejimi ile PKK/YPG ilişkisi çok eskiye dayanmaktadır ve yeni bir olgu değildir. Baba Esed zamanından kalma ilişkiyi hatırlatan görüşmeciler, Esed rejiminin Abdullah Öcalan’ı Şam’da ağırladıkları ve koruduklarını hatırlatmıştır. Terör örgütü ile Esed rejiminin sağlam ve eski bir geçmişi olduğunu ifade eden görüşmeciler, 2012 yılında Esed rejiminin Suriye’nin kuzeyinden çekilirken, bölgeleri YPG’ye devrettiğini hatırlatmıştır. Hatta bir görüşmeci, kendisinin o dönemde rejim saflarında üst düzey bir bürokrat olduğunu ve Esed rejimin gönderdiği yazıda devlet binaları, bölgedeki askeri üsler, silah ve mühimmatların YPG’ye devredilip, Suriye’nin kuzeyinin YPG’ye teslimi emredildiğini anlatmıştır. Kendisinin o resmî yazıyı hala sakladığını ve rejimden ayrılmasında bunun büyük bir etken olduğunu belirtmiştir.

İkinci açıklama ise Halep şehrindeki Şeyh Maksud Mahallesi üzerinden kurulmuştur. Bilindiği üzere 2016 yılında Halep şehri abluka altına alınmış ve sonunda içerideki tüm muhalifler Türkiye, Rusya ve İran arasında yapılan bir anlaşma gereğince tahliye edilmişti. O dönemde Halep şehrindeki Şeyh Maksud Mahallesi YPG tarafından kontrol edilmekteydi. Şehrin ablukaya alınması için Esed rejimi ile doğrudan işbirliği yapan YPG, daha sonra muhaliflerin tahliye edilmesi ile Türkmen mahallesi olan Bostan Paşa’ya girmiş ve yarısını kontrol altına almıştır. Aradan geçen 7 seneye rağmen, YPG’nin bu iki mahalledeki kontrol alanı devam etmektedir. Görüşmeciler, Esed rejiminin Halep şehrindeki Şeyh Maksud Mahallesindeki YPG varlığını sonlandırmıyorken, Suriye’nin kuzeyindeki YPG kontrol alanlarına ilişkin adım atmasını beklenmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Üçüncü açıklama ise Esed rejimin askeri kapasitesinin yetersiz olduğu yönünde olmuştur. Görüşmeciler, Esed rejiminin sayısal anlamda genişlemek ve Irak sınırına kadar kuzeyde kontrolü sağlamak için imkânlara ve askerî unsurlara sahip olmadığını ifade etmişlerdir. Suriye’nin güneyindeki Dera’da bile 5 yıldır rejim hâkimiyeti sağlanamamışken, rejimin kuzeydoğuya doğru genişlemesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. İlaveten, Esed rejiminin YPG’yi doğrudan hedef alması durumunda, ABD’nin de Esed rejimini hedef almasının muhtemel olduğunu vurgulamışlardır. Nitekim ABD, Türk askerini NATO müttefikliği sebebiyle hedef almazken, Esed rejimi için durumun çok farklı olacağını söylemişlerdir.

Son olarak, özellikle askerî kanattan olan görüşmecilerin vurguladığı diğer bir husus ise bu fikrin saha gerçekliği ile ne denli uzak olduğudur. Askerî kanattan olan görüşmeciler, cephe hatlarında yaşanan çatışmalarda karşılarında Esed rejim unsurları ve YPG’nin beraber aynı hendekte olduğunu hatırlatmıştır. Tel Rıfat, Menbiç, Ayn İssa, Tel Temr ve Amuda bölgelerinde aynı anda Esed rejimi ve YPG ile çatıştıklarını belirtmişlerdir. Sahadaki gerçeklik böyleyken, Ankara ile Şam arasında YPG’ye karşı ortak bir askerî hamlenin hiçbir şekilde inandırıcı olmadığını ifade etmişlerdir.

Sonuç ve Değerlendirme

Suriye muhalefetinin Ankara-Şam görüşmelerine ilişkin tutumu ve görüşleri değerlendirildiğinde öne çıkan 3 nokta bulunmaktadır.

  • Beklenti

Türkiye’deki kamuoyu algısının aksine, Suriye muhalefetinin beklentileri daha olumsuz ve daha negatiftir. Türk kamuoyunda görüşmelerin bir sonuç vereceği beklenirken, Suriye muhalefeti kesin olarak bir sonucun elde edilemeyeceğini ifade etmektedirler. Benzer bir şekilde, Türkiye’de görüşmelerin Suriyeli sığınmacıların geri dönüşü için olumlu bir sonuç doğurması ve YPG’ye karşı ortak bir zeminde buluşulması ümit edilirken, Suriye muhalefeti bileşenlerinden görüşülen kişiler bunun olmayacağını net bir şekilde ifade etmektedirler.

  • Format ve İçerik

Türkiye’de dörtlü zirvenin formatı ve yapısına ilişkin çok fazla tartışma ve fikir ayrılıkları dillendirilmezken, Suriye muhalefetinin bu yönde ciddi eleştirileri bulunmaktadır. Görüşmelerde Suriye muhalefetinin yer almamasını büyük bir eksiklik ve hata olarak nitelendiren görüşmeciler, Türkiye’nin 3’e karşı 1 denkleminde kaldığını izah etmektedirler. Ayrıca Rusya ve İran arabuluculuğunda yapılan görüşmeler yerine, Birleşmiş Milletler uhdesinde görüşmelerin daha doğru olacağı değerlendirilmektedir.

  • Türkiye’ye Bakış

Suriye muhalefeti bileşenlerinden olan görüşmecilerin ortak bir şekilde vurguladıkları Türkiye’ye egemen bir ulus olarak saygı duydukları ve Türkiye’nin dünyadaki her devlet gibi kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmesini anladıkları olmuştur. Bununla beraber, Türkiye’nin Suriye’den askerini çekmeyeceğine ve Suriye muhalefetini yarı yolda bırakmayacağına dair de kesin bir inanç hâkimdir. Esed rejiminin iki ön şartı olan ‘Suriye’den Türk askerlerin çekilmesi’ ve ‘Suriye muhalefetine desteğin kesilmesinin’ yerine getirilmeyeceği kuskusuz olarak görülmektedir.

  • Suriye Muhalefetinin Yaklaşımına Dair

Suriye muhalefetinin beklenildiğinden daha olgun olduğu görülmektedir. Türkiye ile Esed rejimi arasındaki görüşmelere duygusal olarak yaklaşmadıkları ve rasyonel zeminde argüman geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Suriye muhalefetinin Türkiye’nin egemenliğine ve bağımsızlığına saygı duyması ve Ankara ile Şam arasındaki görüşmeleri doğrudan reddetmemesi siyasî olgunluğu göstermektedir. Hatta Suriye muhalefeti bileşenlerinin siyasî okuması ve görüşmelerden beklentilerinin Türk kamuoyuna göre daha ayağı yere basan yaklaşımlar olduğunu söylemek mümkündür. 2011’den bu yana Suriye muhalefetinin ciddi bir gelişim gösterdiği ve siyasî okuma becerisinde ciddi bir artışın olduğu ifade edilebilir. Savaşın ilk yıllarında Esed rejimi ile görüşmeyi dahi reddeden muhalefetin, Ankara-Şam görüşmelerine dair en büyük eleştirisinin Suriye muhalefetinin masada olmamasıdır. Bu değişim ve dönüşüm, 12 yıllık süreçte Suriye muhalefetinin ciddi tecrübe kazandığına işarettir.

Suriye muhalefetinin Türkiye’ye ilişkin olumlu bakışı ve sarsılmaz güveni bir yandan Türkiye için ciddi bir imkân sağlarken, diğer yandan ise önemli bir riski de içinde barındırmaktadır. Suriye muhalefetinin Türkiye’ye ilişkin olan sarsılmaz güveni zedelenirse, psikolojik ve duygusal anlamdaki yıkım da çok büyük olabilir.

Bu rapor, Haziran ayı boyunca Suriye'deki siyasî ve ekonomik olaylar ile güvenlik olaylarının önemli gelişmelerini ele almaktadır. Suriye’de güvenlik anlamında, İdlib'teki Rus hava saldırılarında artış yaşandı. Suriye’nin doğusunda DEAŞ'a karşı güvenlik operasyonlarının yoğunlaşması ve Dera'da yerel fraksiyonlar ile rejim yanlısı milisler arasında çatışmalar arttı. Siyasî olarak rejim, Arap devletleriyle ilişkileri güçlendirmek ve ekonomik anlaşmalarla Arap yakınlaşmasının artmasını hedeflemeye devam etti. Ancak rejim ciddi siyasî adımları hala atmadığından dolayı Batı devletleri, normalleşmeye karşı olmaya sürdürmektedir ve rejime karşı uygulanan yaptırımların kaldırılmasını reddetmektedir. Ekonomik olarak, Esed rejiminin ekonomi ve mali politikalarının bir sonucu olarak Suriye lirasının değeri azalmaktadır. Paradaki değer kaybı ile beraber alım gücü de sürekli olarak azalmaktadır. Bu da Suriyelilerin normal yaşamlarında çektiği sıkıntıyı artırmaktadır. Özellikle Kurban Bayramı ile fiyatlar daha da yükseldi. Öte yandan, Suriye'nin kuzeyinde yerel meclisler ve sivil örgütler, stratejik sektörlerde erken iyileşme projelerinin birçoğunu hayata geçirmeye devam etti. Bunlardan biri Mare'de yeni bir sanayi bölgesinin açılmasıydı. Bu bölgede 50 hazır atölye ve 100'ün üzerinde inşa halindeki atölye bulunuyor. Ayrıca diğer birçok proje de mevcut.

Güvenlik İstikrarsızlığı Göstergelerinde Artış

İdlib'teki birçok bölge, Rusya ve rejim tarafından hava saldırıları ve topçu ateşiyle hedef alındı. Rusya'nın, rejimle Türk görüşmelerini desteklemesine rağmen güvenlik ve askerî durumları kötüleştirmesi, teknik anlaşmalar veya anlaşmaların gerçekleşmesi için gerekli politik irade kadar önemli bir faktör olarak görülmektedir. Özellikle son zamanlarda Lazkiye kırsalında yerel fraksiyonların, Kardaha şehrine bir insansız hava aracıyla saldırı düzenleyerek bir kişinin ölümüne ve başka bir kişinin yaralanmasına neden olan askerî yeteneklerini sergilediği görüldü.

Öte yandan, "Heyet Tahrir Şam" örgütüne ait güvenlik güçleri, "Genel Güvenlik" teşkilatında yer alan bazı önemli şahsiyetleri ve askerî birlikler ile ikinci derecede medya çalışanlarından oluşan yaklaşık 80 kişiyi yabancı güçlere casusluk yapmakla suçlayarak tutukladı. Bununla birlikte, HTŞ yerel düzeydeki direnişi kırmak ve kendi politik ve ekonomik manevra alanlarını genişletmek için çabalarını sürdürüyor. Bu durum, YPG ile ekonomik anlaşmaların yapıldığı iletişim kanallarının oluşturulmasıyla somutlaşmıştır.

Suriye’nin kuzeydoğusunda DEAŞ örgütü, YPG ve onlarla işbirliği yapanlara yönelik gerçekleştirilen 24'ten fazla saldırıyı üstlendi. Örgütün yayınladığı verilere göre, bu saldırılar 11 kişinin ölümüne ve 26 kişinin çeşitli derecelerde yaralanmasına neden oldu. Örgütün faaliyetleri, önceki aylarda uluslararası koalisyonun YPG güçleriyle birlikte önleyici operasyonları nedeniyle azalmıştı ancak Haziran ayında yeniden yükseldi. Koalisyonun bu ay içinde bölgede dört indirme operasyonu gerçekleştirdiği ve bunlardan birinin Haseke'nin güneyindeki örgüt liderlerinden birinin tutuklanmasıyla sonuçlandığı bildirildi. Ayrıca bölgede ABD askerî helikopteri düştü ve ABD komutanlığına göre 22 asker yaralandı. Deyr ez-Zor'da ise eyaletin çeşitli bölgelerinde 12 noktada kabile çatışmaları meydana geldi. Çatışmalar, ölümlere ve yaralılara neden oldu.

Bunun yanı sıra YPG’nin sözde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, kendi iradesiyle ellerindeki DEAŞ tutukluları için açık duruşmalar yapma niyetini duyurdu. Örgüt, tutukluları ve aileleri, niteliksiz kamplar ve hapishanelerde tutulmaları nedeniyle YPG için bir yük oluşturduğunu ifade etti. Özellikle Kuzeydoğu Suriye'deki DEAŞ saldırılarının artması ve geçen yılın başında Haseke Sanayi Cezaevi'nin DEAŞ tarafından ele geçirilme senaryosunun tekrarlanma korkusu ile birlikte, yıllardır yargısız olarak tutulmaları nedeniyle bu durum daha da zorlaşmaktadır. Ancak, kendi vatandaşlarını kabul etme çağrılarına yanıt vermeyen ilgili devletlerin yanı sıra, DEAŞ mahkûmlarının yargılanması için önemli hukukî engeller de bulunmaktadır.

Diğer yandan Türkiye, ‘Özyönetimi’ tanımamakta ve onu PKK'nın bir "terör örgütü" kolu olarak kabul etmektedir. Bu nedenle Türkiye, YPG liderliklerini ve üyelerini hedef almaya devam etmektedir. Bu çerçevede, "Kamışlı İl Meclisi"nin ortak başkanı Yesire Derviş, ortak başkan yardımcısı Leyla Şeviş ve şoför Ferat Toma etkisiz hale getirildi. Ayrıca il meclisinin ortak başkanı Cabi Şemo, Türk insansız hava araçlarının saldırısı sonucunda yaralandı. Saldırı, Kamışlı’nın doğusunda onları taşıyan bir araca yönelikti.

Dera'da, rejim yanlısı anlaşma ve uzlaşma girişimlerinin başarısızlığına işaret olarak, ildeki güvenlik kaosu devam etmektedir. Ay boyunca 30 kişi suikastlar sonucu öldürüldü ve ayrıca il genelinde farklı güvenlik olaylarında 8 kişi hayatını kaybetti. Bu durum, güvenlik kaosunun ve silahlı çatışmaların devam etmesine işaret etmektedir. Son olarak, Suriye-Ürdün sınırında Nasib geçidi yakınında yerel gruplarla rejim yanlısı milisler arasında çatışmalar yaşanmıştır. Ayrıca Nasib üzerinden uyuşturucu kaçakçılığı devam etmekte ve gençlerin Suriye’den kaçmaya devam etmesi durumu söz konusudur. Bu, 2018 ve 2021 anlaşmalarından sonra rejim tarafından kovalamaca ve kötüleşen güvenlik durumu nedeniyle Dera ilinden Yunanistan sahilleri açıklarında Haziran ayı ortasında boğularak ölen 100'den fazla kişiyle birlikte gerçekleşmiştir.

Esed rejimi, Arap yakınlaşması ve Batı baskıları arasında

Esed rejimi, Arap Ligi'nde bir elçi ataması gerçekleştirdi ve Dışişleri Bakanı, Irak ve Suudî Arabistan'ı ziyaret etti. Suriye ile Arap ülkeleri arasındaki ekonomik işbirliğin yeniden başlaması konusunda anlaşmaya varıldı. Aynı zamanda Beşar Esed, Birleşmiş Milletler İnsanî İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Durum Yardım Koordinatörü'nü kabul etti. Mültecilerin geri dönüşü konusunda politik yapılardan kaçınılması gerektiğini vurgulayarak, geri dönecekleri köylerde ve şehirlerde hasar gören altyapının yeniden inşası için gereksinimlerin karşılanması ve çeşitli hizmet tesislerinin rehabilite edilmesi çağrısında bulundu. Bu, rejimin güvenli mülteci dönüşü konusundaki ilerlemeleri özellikle güvenlik takibatının durdurulması, güvenlik birimlerinin düzenlenmesi ve yeniden yapılandırılması, tutukluların serbest bırakılması ve yargı sisteminin reform edilmesi gibi konularda geri adım olarak değerlendirildi. Bunun yerine rejim, ekonomik kazanımlar elde etmek ve üzerine uygulanan yaptırımları kaldırmak için uluslararası toplumu baskı altında tutmak amacıyla bu konuyu kullanma girişiminde bulunmaktadır. Bununla birlikte, Batı'nın normalleşmeyi reddetme tutumu devam ederken, Kanada ve Hollanda Esed rejiminin uluslararası hukuku ihlal ettiği ve işkence suçları işlediği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı'na ortak bir dava açtı. Bu adımlar, Arap dünyasının Esed rejimiyle normalleşme veya yaptırımları hafifletme konusunda ne kadar başarılı olabileceği ve Suriye'deki bazı Arap ülkelerinin, gerçek etki araçlarından yoksun olarak Esed'i uluslararası alanda rehabilite etme veya üzerine uygulanan yaptırımları hafifletme konusundaki yetenekleri hakkında önemli soruları gündeme getiriyor.

Öte yandan, Astana görüşmelerinin 20. turu tamamlandı ve son bildiride, "Suriye'nin belirli bölgeleriyle ilgili seçici önlemler ve muafiyetler dâhil olmak üzere uluslararası hukuku, uluslararası insan hakları hukukunu ve Birleşmiş Milletler Şartı'nı ihlal eden tüm tek taraflı yaptırımların reddedildiği" belirtildi. Bu durum, Türkiye'nin Esed rejiminin üzerindeki yaptırımları kaldırma veya hafifletme konusunda destekleyici bir tutum sergileyebileceğine işaret etmektedir. Ayrıca Astana'daki katılımcılar, rejimin 2023 Ağustos ayındaki uzatmanın sona ermesinden sonra rejimin ve Rusya'nın onayını aşma girişimlerine karşı çıktığını doğrulayan, Reyhanlı ve Bab al-Hawa sınır kapılarından yardımların girişine onay vermesi nedeniyle rejimin bu tutumunu memnuniyetle karşıladı.

Kuzeydoğu Suriye'de, "Suriye Demokratik Meclisi" ve Ulusal Değişim ve Demokrasi Koordinasyon Kurulu, ulusal demokratik değişim projesini benimseyen bir muhalif cephe inşa etme konusunda anlaşmaya vardı. Bu ortak belge, "Ulusal Demokratik Güçler" olarak adlandırılan politik güçlerin, Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı gereğince siyasi bir çözümün başarılı olması için beş temel ilkeyi benimsemelerini içeriyordu.

Suriyelilerin acılarını derinleştiren ekonomi politikaları

Suriye lirası hala ardı ardına düşüş yaşamakta ve yönetim tarafından uygulanan ekonomik ve mali politikalar sonucunda 1 Amerikan doları karşısında 9,250 liraya kadar gerilemiştir. Liranın ve fiyatların istikrarını yeniden sağlamak, ülkeden sert para çıkışını engellemek için, Para ve Kredi Kurulu, Suriye'ye gelenlere 500 bin dolara kadar miktarda nakit girişine izin veren bir karar yayınlamıştır. Ayrıca ülkeden ayrılanlar, 10 bin dolar veya dövize eşdeğer miktarda çıkış yapabilme izni almıştır.

Yaşam koşullarıyla ilgili olarak, fiyatların yükselmesiyle halkın zorlukları bayram zamanına denk gelmiştir. Dera'da yumurta fiyatı 30 bin liraya, Hama ve Şam'da ise 33-34 bin liraya ulaşmıştır. Diğer yandan, hükümet memurlarının ortalama maaşı aylık 100 bin lira iken kurbanlık fiyatı bazı bölgelerde 3 milyon liraya yükseldi. Böylelikle koyun fiyatları bir yıl içinde 6 kat artmıştır. Fiyatların yükselmesi ve alım gücünün zayıflaması nedeniyle vatandaşların alışveriş yapması azalmış ve piyasalarda durgunluk yaşanmıştır. Ayrıca kurban bayramı döneminde dış transferlerin Suriye'ye olan hacminin, geçen Ramazan bayramına kıyasla üç kat azaldığı rapor edilmiştir. Bu sırada yönetim, bayramdan önce herhangi bir mali yardım veya maaş artışı sunmaktan kaçınmıştır. Suriye Geçici Hükümetin Maliye Bakanlığı, 2022 için enflasyon oranını %100, 2023 için ise %104,7 olarak tahmin etmiş ve 2011-2023 arasındaki enflasyonun yaklaşık olarak %16.000 olduğunu belirtmiştir.

Muhalefet bölgeleriyle ilgili olarak, Suriye Geçici Hükümeti ve İdlib’teki Kurtuluş Hükümeti, sert buğday için ton başına 330 dolar, yumuşak buğday içinse ton başına 285 dolar bir fiyat belirlemiştir. Bu fiyat, geçen yılki 450 dolarlık fiyattan daha düşüktür. YPG’nin sözde YPG’nin verdiği fiyat ise 222 dolardır. Eğer fiyatta bir artış olmazsa, muhalif bölgelerdeki çiftçiler buğday ürünlerini hükümete veya tüccarlara satmaktan vazgeçecek ve daha fazla kar getiren ürünleri ekeceklerdir.

Erken iyileşme projeleriyle ilgili olarak, yerel meclisler ve sivil toplum örgütleri birçok hayatî sektörde projelerin uygulanmasını tamamlamıştır. Mare’deki yerel meclis, yeni bir sanayi bölgesi açmış olup 50 hazır atölye ve 100 hazırlık aşamasındaki atölyeyi içermektedir. Reyhanlı'daki endüstri bölgesine ana trafo bağlantısı yapılmış ve endüstriyel projelerin altyapısının hazırlanması hedeflenmiştir. Ayrıca Suriye Geçici Hükümeti'nde Maliye ve Ekonomi Bakanı, Reyhanlı'daki endüstri bölgesinde bebek sütü fabrikasının açılışına katılmıştır.

YPG’nin kontrol ettiği bölgelerle ilgili olarak, Haseke şehrinde gaz sıkıntısı nedeniyle yüzlerce vatandaşın katıldığı bir protesto düzenlenmiştir. Gaz fiyatları son zamanlarda karaborsada yaklaşık olarak 150 bin Suriye lirasına yükselmiş ve resmî fiyatın iki katına çıkmıştır. Ayrıca Amuda pazarı, lisans koşullarının finansal garanti ve ofis donanımı gibi imkânlarının üzerine çıkan yeni şartlar nedeniyle para transferi ve döviz bozdurma ofislerini kapatmıştır. ‘Özyönetim’ gümrük idaresi tarafından alınan yeni bir karar ile iç geçişler yoluyla YPG tarafından kontrol edilen bölgelere giren sebze ve meyve sevkiyatları için yeni bir gümrük sistemi belirlemiştir. Bu sistemde patates, domates ve yeşil soğan için 3 dolar, kuru soğan için 10 dolar, sarımsak için ise bir ton başına 20 dolar gümrük ücreti belirlenmiştir. Ayrıca bölgede üretilmeyen meyvelerin giriş ücretleri, kiraz için 6 dolar, muz için 16 dolar ve ananas için bir ton başına 60 dolar olarak belirlenmiştir. Bu durum, bu ürünlerin fiyatlarını etkileyecek, halkın alım gücünü azaltacak ve sıkıntılarını artıracaktır. Son olarak Haseke ilindeki itfaiye birliği, bu yıl 2023'te Haseke iline bağlı kırsal alanlarda yaklaşık olarak 370 dönüm, Kamışlı ilinde ise 418 dönüm ekili arazide meydana gelen hasarları kaydetmiştir.

Bu rapor, Temmuz ayı boyunca Suriye'deki güvenlik, siyasî ve ekonomik önemli olayları özetlemektedir. Doğu Suriye bölgeleri ve Fırat Nehri'nin her iki yakasında taraflar arasında askerî hareketlilik yaşanmaktadır. Aynı zamanda "Deir ez-Zor Askeri Konseyi" ile "Suriye Demokratik Güçleri" liderliği (YPG) arasındaki anlaşmazlıklar silahlı çatışmalara ve Deir ez-Zor'un kuzey kırsalındaki köylerde ve kasabalarda yolların kapatılmasına yol açan bir çatışmaya dönüşmüştür. Deir ez-Zor Askerî Konseyi üyelerinden iki kişi, YPG/SDG'ye ait askeri polis tarafından öldürüldü. Siyasî alanda, Arap devletlerinin Esed rejimi ile normalleşmesi devam etmektedir fakat bu süreç rejimin sunabileceği şeylere bağlıdır ve mütekabiliyet esasına göre ilerlemeye dayanmaktadır. Suriye’ye Türkiye üzerinden yapılan BM yardımları için kurulan mekanizma, Rusya’nın BM’deki vetosu ile durdurulmuştur. Rusya, BM’nin insanî yardımların uzatılmasına ilişkin alınan kararı engelleyerek, BM ve insanî kuruluşların Suriye'de milyonlarca insanın yaşadığı korkunç insanî koşullar altında alternatif mekanizmalar oluşturulmasında ek bir zorluk oluşturmuştur. Özellikle Suriye'de ekonominin kötüleştiği ve Suriye lirasının daha fazla değer kaybettiği dönemde bunun gerçekleşmesi ayrı bir endişe yaratmaktadır.

İç Güvenlik Zorlukları ve Cephe Hatlarında Askerî Hareketlilik

İsrail, Şam kırsalında bir dizi güvenlik ve askerî hedefi vuran hava saldırıları gerçekleştirdi. Bu hedefler arasında Batı Şam kırsalında "Hizbullah" milislerinin eğitim sahası olan El-Bukeya bölgesi, mermer fabrikasının yakınındaki Hizbullah noktası, Sabura ve Yeafur köyleri arasındaki İran destekli milis noktası, Şam ve Dera arasındaki yönetimsel sınırda bulunan "88. Tugay" ve Tartus'un Kumus bölgesindeki "S 200" hava savunma üssü yer alıyor.

Güneyde, güvenlik açısından kaos devam ediyor. Dera ilinde 37 kişi öldürüldü ayrıca ay boyunca farklı güvenlik olaylarında 20 kişi daha hayatını kaybetti. Bu arada rejim güçleri sınırlı çapta güvenlik operasyonları ve askerî operasyonlar gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu çerçevede Dera şehri, topçu ateşi ve insansız hava araçlarıyla bombalandı, örgüt üyelerini ve IŞİD hücrelerini hedef alarak birçok ev tahrip edildi. Özellikle insansız hava araçlarının kullanımı dikkat çekicidir. Bu, rejimin Dera'daki stratejisinde yeni güvenlik araçlarına yöneldiğini gösteriyor.

Suveyda'da yerel gruplar, hükümet güçlerinin ilde yaptığı gözaltı operasyonlarına tepki olarak bazı hükümet subaylarını rehin aldı. Bu subayların yerel aracılar vasıtasıyla muhalif tutsaklarla takas edilmesi amaçlandı. Bu tür olaylar rejimin ilde tam bir güvenlik hâkimiyetine sahip olmamasının bir yansımasıdır.

İdlib'de, "Heyet Tahrir el-Şam" örgütü, idarî birimlerde, güvenlik ve iletişim birimlerinde hükümete, Rusya'ya veya ABD'ye casuslukla suçlanan yetkilileri hedef alan bir güvenlik operasyonunu sürdürüyor. Kampanyanın başlamasından bu yana 300'den fazla kişi tutuklandı. Bu süreçte, Heyet Tahrir el-Şam ile rejim arasında İdlib cephe hattındaki çatışmalar ve karşılıklı sızma operasyonları devam ediyor fakat bu durum ateşkesi etkilemiyor.

Doğu Suriye'de, Deyr ez-Zor ve Fırat Nehri'nin her iki yakası farklı tarafların askerî hareketliliğine tanıklık ediyor. Uluslararası koalisyon güçleri, konvoylar halinde bölgedeki üslerine malzeme ve personel taşıyor. "YPG/SDG, Deyr ez-Zor'da bir operasyon merkezi kurdu böylelikle bölgedeki askerî varlığını artırdı. Koalisyon güçleri yerel aşiret liderleri ve askerî konsey temsilcileriyle görüşmeler yapıyor. Bölgedeki bu askerî yükselmenin, İran destekli milislerin uluslararası koalisyon güçlerine yönelik saldırı planlarını içerdiği bildiriliyor.

Öte yandan, Deyr ez-Zor'un kuzey kırsalında "Deyr ez-Zor Askerî Konseyi" üyeleri ile SDG'ye ait askerî polis arasında çatışmalar yaşandı. Bu olaylar, konsey üyelerinin ölümü ve gözaltına alınmasıyla başladı. Deyr ez-Zor Askerî Konseyi lideri Ahmed al-Khabil'in "Ebû Hula" olarak bilinen ses kayıtları, konsey üyelerini ve yerel aşiretlerin halkını askerî polis noktalarını kuşatmaya çağırıyor. Bu olaylar, SDG'nin iç yapısının zayıflığını ve örgüt içindeki YPG etkisini tekrar gündeme getirdi.

Son olarak Menbic şehri, YPG/SDG’nin zorunlu askere alma kampanyasına karşı bir genel greve sahne oldu. Şehirdeki birçok sektör, zorunlu askere alma politikasına karşı çıkarak greve gitti.

Normalleşme Sonrası Rejimin Tutumu: Şantaj

Rusya'nın veto etmesi nedeniyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Türkiye üzerinden yardım kararını uzatma girişimi başarısız olduktan sonra Esed rejimi, BM ve uzman ajanslarına, Bab al-Hava sınır kapısından insanî yardımların ulaştırılmasına izin verdiğini duyurdu. Ancak yardımların "terörist varlıklara" teslim edilmemesi ve dağıtımının rejime bağlı Suriye Kızılay’ı ile koordineli şekilde yapılması koşulunu öne sürdü. Bu karar, birçok Avrupa ülkesi tarafından reddedildi ve BM tarafından bağımsızlığına ve çalışma özgürlüğüne karşı bir çatışma olarak görüldü. Rejim, bu kararla uluslararası yardım dosyasını kontrol altına almayı ve muhaliflere karşı savaşında yeni bir araç olarak kullanmayı amaçlıyor ayrıca kontrolü dışındaki bölgeleri cezalandırmayı hedefliyor.

Bölgesel açılım ve normalleşme bağlamında Esed, Bağdat Başbakanı Muhammed Şia El-Sudanî'yi resmi bir ziyaret kapsamında Şam'da ağırladı. Bu ziyaret, 2011'den bu yana Şam'a gelen ilk Irak Başbakanı ziyareti oldu. El-Sudanî, iki ülkenin ortak zorluklarla başa çıkmak için koordinasyonunun önemini vurgularken Esed, Suriye ve Irak'ın su kaynaklarının "çalındığını" iddia etti ve terörü destekleyen komşu ülkeleri suçladı. Bu açıklama, Türkiye'yi işaret ediyor ve Türkiye ile olan yakınlaşma sürecinin, Esed’in önceden belirlediği şartların yerine getirilmemesinden duyduğu rahatsızlığı gösteriyor. Rejimin önde gelen taleplerinden biri Türk askerlerinin Suriye'den çekilmesidir. Ayrıca teknik adımlar bağlamında, Ürdün ve Suriye arasında uyuşturucu kaçakçılığına karşı ortak bir komite oluşturulması için ilk toplantı Ürdün'de gerçekleşti. Bu komite, Ürdün'ün geçen Mayıs ayında ev sahipliği yaptığı istişare toplantısının sonuçlarına dayanarak oluşturuldu.

Dalgalı Piyasalar ve Ekonomik Zorluklar

Suriye lirası, Şam, Halep, İdlib ve Haseke pazarlarında dolar karşısında düşmeye devam ederek 1 dolar karşısında 13 bin lirayı gördü. Bu arada, Suriye Merkez Bankası doların resmi kurlarını kamuya açık bankalar, döviz büroları ve dış transferler ve bireysel döviz işlemleri için 9,900 liraya yükseltti. Suriye lirasının değerinin bu ay içinde düşmesi, ödeme aracının piyasada dolaşıma giren büyük miktarlarından kaynaklandı. Rejim kontrolündeki bölgelerde çiftçilerden satın alınan 800 bin ton buğdayın maliyeti 2 trilyon Suriye lirası (2000 milyar lira) ve YPG kontrolündeki bölgelerde 516 milyon dolarlık, Suriye kuzeydoğusunda ve muhalefet bölgelerinde 64 milyon dolarlık maliyet taşıyor. Bu fonlar nakit arzında bir artışa neden oldu ve Merkez Bankası, piyasada likiditeye eklemek üzere 5,000 liralık banknotun basılmasını onayladı.

Lira değerindeki düşüş, rejim kontrolündeki bölgelerde gıda ve gıda dışı malların fiyatlarında büyük ve düzensiz bir artışa neden oldu. Fiyatlar saat başı ve her gün değişiyor ve bazı ürünlerde fiyat artışı %200'ü aştı. 5 kişilik bir Suriye ailesinin yaşam maliyeti, mart ayının sonunda 5.6 milyon lira civarındayken, 6.5 milyon Suriye lirasına yükseldi. Bu ardışık krizlerle karşı karşıya olan rejim, ekonomi ve yaşam koşullarını iyileştirmek için Halk Meclisi ve Bakanlar Kurulu Ekonomi Komitesi'nden oluşan bir ortak komisyon kurdu ancak Halk Meclisi, ülkenin ekonomik gerçekliğini değiştirme konusunda aciz olduğunu kabul etmektedir.

Rejim hükümeti toplantılarının bir parçası olarak Tarım Bakanı Muhammed Hasan Kettan, İtalya'da düzenlenen Birleşmiş Milletler Gıda Sistemleri Zirvesi sırasında Suudî meslektaşı Abdurrahman Fadli'ye, Suriyeli malların Suudî Arabistan'a girişi için kolaylıklar talep ettiğini ve rejime bağlı Suriye Arap Havayolları'nın Kraliyet Suudî yetkilileriyle yeniden uçuşları başlatma konusunda anlaştığını ve Arap Suriye Havayolları'nın Riyad'daki ofislerini hazırlamaya başladığını duyurdu.

Yatırım sözleşmeleriyle ilgili olarak, rejim hükümetine bağlı Ulaştırma Bakanlığı, Şam Uluslararası Havalimanı'nı Beşar ve Esma Esed ile doğrudan ilişkili kişilere ait olan "Eloma" şirketiyle yatırım yapacağını açıkladı. Rejim, Kamu Havacılık Kurumu'nun hisselerinin %51'e ve yatırım yapacak olan şirketin hisselerinin %49'a sahip olmasını, şirketin tüm yolcu ve kargo hava taşımacılığıyla ilgili iş ve hizmetleri gerçekleştirmesini ve uçuşları düzenleyip gerekli hizmetleri sağlamasını ve yer hizmetlerini gerçekleştirmesini, Suriye'deki hassas kaynakları hâkimiyeti altına alma ve büyük getiri sağlama politikasını sürdürmeyi hedefliyor.

Muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde, temel gıda maddelerinin fiyatları son altı ayda %48 arttı, bu da Türk lirasının değer kaybetmesi sonucu oldu ve Birleşmiş Milletler'e bağlı REACH ekibi, temel gıda maddelerine minimum harcama oranının 1600 Türk lirasından yaklaşık 2,700 Türk lirasına yükseldiğini belirtti.

Doğu Suriye bölgeleriyle ilgili olarak, YPG kontrol ettiği bölgelerde akaryakıt fiyatlarını artırdı, bu da akaryakıt istasyonlarının yeni bir fiyat belirlemeye kadar satış yapmasını durdurdu. Akaryakıt fiyatları, taşıtlar ve sanayi işleri için özel olarak kullanılan dizel yakıtı litre başına 425 Suriye lirasından, 525 Suriye lirasına yükseldi. Serbest dizel yakıtının litre başına 1,200 Suriye lirasından, 1,700 Suriye lirasına yükseldi ve evsel gaz tüpünün fiyatı 7,500 Suriye lirasından 10,000 Suriye lirasına yükseldi.

Diğer yandan, YPG Suriye'nin Haseke, Tel Temir bölgeleri ve kamplarını su kesintisi krizi nedeniyle felakete uğramış bölgeler olarak ilan etti. Haseke şehrinin içme suyu müdürlüğü, bazı insanların güvenli olmayan kaynaklardan bile kirli su alamadığını, bazılarının ihtiyaçlarını istismar ettiğini belirtti.

Kamışlı'da gıda satışları, Suriye lirasının daha fazla değer kaybetmesiyle 2022 Temmuz başından itibaren hacminin üçte birinden daha azına düştü. Bu durum şehir pazarındaki dükkân sahipleri tarafından belirtilmiştir. Hem tüketicilerin hem de perakende satıcıların gıda maddeleri satın alma talepleri %70'e kadar düşmüştür.

GİRİŞ

Suriyeliler hem kendi ülkesinde hem de sığındıkları dünyanın neredeyse her ülkesinde türlü türlü problemlerle karşılaşmakta, ayrımcı muamelelere maruz kalmaktadır. Ancak mültecilerden en kötü şartlarda yaşayanlar, hem ülkenin kendi özgün şartları hem de 2016’da başlayıp 2019’da derinleşen iktisadi ve siyasi krizlerin etkisiyle Lübnan’dakilerdir. Mülteciler siyasi, iktisadi, toplumsal ve emniyet baskı(sı) altında yaşamaktadır. 2022’den itibaren ‘gönüllü’ geri dönüş planı çerçevesinde ülkelerine dönmeye zorlanmaktadır. Ancak 1,5 milyon Suriyelinin yaşadığı Lübnan’da BM verilerine göre 2019’dan bu yana sadece 40 bin Suriyeli geri dönmüştür. ([1])

Lübnan yönetiminin ilk baştan itibaren mülteci politikası problemlidir. Korkular, iç siyasi rekabetler ve zayıf kurumlar yüzünden üzerinde uzlaşılan bir kamu politikası geliştirilememiş([2]), “siyasetsizlik siyaseti” benimsemiştir([3]). Bu da zamanla hem Lübnan hem de Suriyeli mülteciler için ciddi problemleri beraberinde getirmiştir. Özellikle 2019’da Lübnan halkını sokağa döken iktisadi krizle birlikte mültecilerin hayatı dayanılmaz bir hale gelmiştir. Bugün Lübnan nüfusunun yüzde 70’i fakirlik sınırı altında yaşarken Suriyeli ve Filistinli mültecilerde bu oran yüzde 90’ı aşmıştır; açlık sınırında yaşayanların oranı da oldukça yüksektir.([4]) Mültecilerin ekseriyeti Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) gibi uluslararası kuruluşların, bölgesel veya yerel hayır derneklerinin veya yurtdışındaki akrabalarının yardımlarıyla ayaktadır. Ancak bu yardımlar, yaygın dezenformasyonun da etkisiyle, fakirleşen Lübnanlılar ile mülteciler arasındaki gerginliği artırmaktadır. Mülteciler Lübnan’daki bütün krizlerin temel kaynağıymış gibi hedef gösterilmektedir.

Bu rapor, 17-22 Mayıs tarihleri arasında Lübnan’da bir saha araştırması kapsamında yapılan ziyaretlerden ve Lübnanlı, Suriyeli ve Filistinlilerle mülakatlardan elde edilen bilgilerle kaleme alınmıştır.([5]) Mültecilerin hayat şartları, Lübnan yönetiminin ve halkının dışlayıcı tavırlarının nedenleri, Suriye’ye ‘gönüllü’ geri gönderme planının akıbeti ve yaşadıkları bütün zorluklara rağmen Suriyelilerin ülkelerine dönmek istememe nedenleri, Lübnanlı eski bir bakandan ve bir bakanlık çalışanından tutun insani yardım dernekleri görevlilerine ve Suriyeli dul mültecilere kadar sahada çok farklı kesimlerle görüşmelerden elde edilen bilgiler ışığında anlatılacaktır.

Mültecilerin zorlu hayat şartları

Mülteci dalgasının başladığı ve uluslararası kamuoyunun Suriye meselesine odaklandığı ilk yıllarda Lübnan BMMYK’dan ve uluslararası ve bölgesel kuruluşlardan fazlaca yardım almıştır. Ancak krizin uzamasının bağışçılarda yol açtığı bıkkınlık, dünyada başka krizlerin patlak vermesi ve küresel iktisadi krizle birlikte yardım için ayrılan bütçelerin kısılması Suriyeli mültecileri doğrudan etkilemiştir. Bilhassa Ukrayna savaşı ve Suriye’nin kuzeyini de etkileyen Türkiye’deki depremlerle birlikte - dahili ve harici siyasi müdahalelerin de etkisiyle - yurtdışından gelen maddi destekler iyice azalmıştır. BMMYK Lübnan’da yaptığı yardımların miktarını düşürmüş ve bazı Suriyelileri de yardım kapsamından çıkarmıştır. BMMYK’ya kayıtsız olanlar - ki Mayıs 2015’ten itibaren Lübnan hükümeti kayıtları durdurtmuştur - yardım alamamakta ve büyük sıkıntılar çekmektedir.([6])

Suriyeli mültecilerin birçoğu işsizliğe veya çok düşük ücretle kaçak çalışmaya mahkûm olma, yardımların azlığı, geçim sıkıntısı, ırkçılık ve ayrımcılık ([7]), ikamet problemi, güvenlik endişesi, tutuklanma korkusu, daimi belirsizlik ve gerginlik yaşamaktadır. Birçok Lübnanlının maaşının 100 dolara, hatta altına düştüğü bir ortamda bir yandan mültecilere gelen cüzi ayni ve nakdi yardımlar da eğitim ve sağlık desteği de Lübnan halkının gözüne batmakta, diğer yandan mültecilerin çok düşük ücretlerle karın tokluğunu çalışarak istihdam piyasasında yer almaları Lübnanlıları kızdırmaktadır. Lübnan halkı mültecilere adeta dışarıdan dolar yağıyor da refah içinde yaşıyorlar algısına sahipken evlerini ve kamplarını ziyarette zorlu hayat şartları hemen göze çarpmaktadır. Röportajlarda “Hayır derneklerinin yardımlarıyla hayattayız”, “Ev/çadır kirasını borçlanarak ödüyoruz, ödeyemediğimizde mülk sahibi tarafından kovuluyoruz”, “Elektrik fiyatı çok yüksek olduğundan artık karanlıkta yaşıyoruz”, “Oğlum sabah 8’den gece 12’ye iki ayrı işte haftada 6,5 gün çalışıyor ama kira parasını bile kazanamıyor”, “Kiramızı ödeyebilmek için artık oruç tutar gibi yaşıyoruz, meyve falan yiyemiyoruz” gibi ifadeler kullanmışlardır.

Birçok mülteci bir-iki odalı evlerde veya çadır kamplarda yaşamaktadır. Bir evde birkaç aile beraber yaşayanlar da vardır. Hiçbir altyapısı olmayan kötü şartlardaki çadır kamplarda yaşayanlardan bazıları arazi sahiplerine kira ödemek zorundadır. Devlet, Suriyelilerin Filistinlileşmesini ve mülteci kampları oluşmasını engellemek maksadıyla çadırdan kurtulmak isteyenlerin derme çatma da olsa beton bir yapı inşasına izin vermemektedir. Çadır kamplarda elektrik, su ve kanalizasyon altyapısının olmaması ve bunun yol açtığı çevre kirliliği zaman zaman Lübnan halkı ile mülteciler arasında gerginliklere yol açmaktadır.([8])

Lübnan’daki iktisadi krizin en şiddetli vurduğu sektörlerden biri sağlıktır. Devlet kendi vatandaşlarının dahi sağlık masraflarını karşılayamaz hale gelmiştir. Tedavi ve ilaç masrafları aşırı yüksek olup halk ilaç temininde zorluk çekmektedir. Hastaneler tedavi masraflarını dolar cinsinden ödeyemeyecek hastaları geri çevirmektedir.([9]) Lübnan’daki önemli bir uluslararası kuruluşta üst düzey yöneticilik yapan bir Lübnanlı, 21 Mayıs’taki röportajda şunu söylemiştir: “Eğer ben ve kız kardeşim çalışmasaydık ve maaşım dolar cinsinden olmasaydı anne-babamı Lübnan hastanelerinde tedavi ettiremezdik. Artık tedavi görebilmek için masrafları kendimiz ödüyoruz, ailemizi sosyal güvenlik sisteminin insafına bırakamıyoruz.”

Tedavi masraflarını dolarla ödeyemeyen Lübnan halkı hastanelerden geri çevrilirken kayıtlı mültecilerin sağlık masrafının BMMYK veya UNRWA tarafından karşılanması ve sağlık güvencelerinin olması, mültecilere duyulan husumetin diğer bir boyutudur. Öte yandan 1,5 milyon Suriyeli mültecinin sadece 800 bini kayıtlı olup kayıtsız mülteciler BM desteğinde sağlık hizmeti alamamaktadır. Kayıtlı olanlar arasında da mesela bazı kanser hastaları ilaç masraflarının pahalılığı yüzünden tedavi görememektedir. Eskiden ameliyat masraflarının dörtte üçünü ödeyen BMMYK artık yarıya düşürmüştür.([10]) Mültecilerin yüzde 90’dan fazlasının fakir ya da çok fakir olduğu düşünüldüğünde, geliri veya yurtdışında akrabası bulunmayanların ameliyat masrafının kalan yarısını denkleştirebilmesi mümkün değildir. Keza kırsalda yaşayanların sağlık merkezlerine erişimi de sıkıntıdır. Suriyelilerin çalıştığı sağlık kuruluşlarının birkaç ay evvel kapatılması nedeniyle önümüzdeki süreçte yeni sıkıntılar baş gösterecektir.

Eğitime gelince BM’ye bağlı kuruluşlar mülteci çocukların ve gençlerin eğitimine önem vermektedir. Devlet okullarına sabahtan Lübnanlılar, öğleden sonra Suriyeliler gitmektedir. Devlet okullarının eğitim seviyesi düşük olduğundan geçmişte çocuklarını özel okullara yollayan Lübnanlılar iktisadi kriz yüzünden devlet okullarına mecbur kalmıştır. Bu da devlet okullarında mülteci çocuklar için ayrılan kontenjanın sınırlanması anlamına gelmektedir.([11]) Az da olsa bazı özel okullar mülteci çocukları kabul etmektedir. Suriyeli çocuklar için yabancı STK’ların açtığı, Lübnan Eğitim Bakanlığına bağlı olmayan özel okulların bir kısmı birkaç ay evvel kapatılmıştır.([12]) Ayrıca son dönemde iktisadi zorluklar ve özellikle ulaşım masrafları yüzünden birçok Suriyeli aile çocuklarını okula gönderemez olmuştur.([13])

Öte yandan iktisadi krizden önce de Lübnan’da Suriyeli mülteci çocukların eğitimi önemli bir problem olup 2018’de yüzde 58’i örgün eğitimin dışındaydı.([14]) Zira Suriyelilerin Lübnan’da doğan çocukları, mülteciler ileride ülkelerine geri dönmeye mecbur kalsın diye dönemin Dışişleri Bakanı Cübrân Bâsil’in ısrarıyla Lübnan makamlarınca kayıt altına alınmamış,([15]) sadece BMMYK tarafından kaydedilmişti. Kimliksiz bu çocuklar devlet okullarında ücretsiz eğitim hakkına sahip değildir, özel okula gidebilmektedir. İlkokul seviyesinde okullaşma daha yüksek olmakla birlikte lise ve özellikle üniversite düzeyinde eğitim alabilenlerin sayısı azdır. Kırsaldakilerin üniversite okuyabilmesi ise hayaldir. Kısaca mültecilik Lübnan’daki nice mülteci genç için geleceklerinin yitirilmesi demektedir.([16])

İstenmeyen Suriyeli Mülteciler

Peki, Suriyeli mülteciler Lübnan yönetimi ve halkı tarafından neden istenmemektedir? Bunun birçok nedeni vardır.

Birincisi, mezhep dengelerine dayalı hassas siyasi sistemi, kahir ekseriyeti Sünni olan Suriyelilerin günün birinde vatandaşlık alarak bozacağı endişesi bilhassa Hristiyan kesimde hâkimdir. Düşük doğum ve yüksek göç oranlarıyla Lübnan’daki Hristiyan nüfus zaten uzunca süredir azalmaktadır. Buna mukabil Suriyeli mültecilerin mevcut doğurganlık hızıyla Lübnan’ın nüfus yapısını Sünni Müslümanlar lehine değiştirmesinden endişe duyulmaktadır. Ülkedeki Hristiyan nüfusun [Mülteciler hariç] %32,4 olduğu belirtilirken([17]), son dönemdeki göçler ile Hristiyan nüfusun %19,4’e de düştüğü iddia edilmektedir.([18]) Yüzyıl evvel Fransızlar tarafından Maruni cemaatiyle işbirliği içinde Müslüman Ortadoğu’da bir ‘Hristiyan vatanı’ olarak kurgulanan([19]) Lübnan’ın bu özelliğini yitirmesi istenmemektedir. Suriyelilerin geri gönderilmesini en hararetle savunanlar, Lübnan’daki başat konumunu yitirmek istemeyen Hristiyan partiler ve Maruni kilisesidir. Maruni Patriği Bişare Butros er-Rai, Londra ziyaretinde mültecilerin varlığının “gerçek bir demografik, siyasi ve güvenlik tehdidi” olduğunu söylemiştir. Uluslararası bağışçı kuruluşlardan mültecilere Lübnan’da değil Suriye’de yardım etmelerini istemiş; Lübnan’da tarihi Hristiyan ve Müslüman cemaatler arasındaki çoğulcu hassas dengenin çok büyük mülteci varlığıyla bozulduğunu vurgulamıştır.([20])

İkincisi, Lübnan 2005’te Refik Hariri suikastından bu yana Suriye yanlısı 8 Martçılar ve karşıtı 14 Martçılar arasında kutuplaşmıştır. Suriye’deki devrim ve savaş, her ne kadar başlangıçta tarafsız kalma gayreti gösterilse de, özellikle Hizbullah’ın 2013’ten itibaren rejim safında bilfiil silahlı müdahalesiyle birlikte Lübnan siyasetindeki kutuplaşmayı derinleştirmiştir. 14 Martçılar Suriye muhalefetini ve rejime karşı mültecileri desteklerken, 8 Martçılar Suriye’deki devrimi meşru yönetime karşı bir başkaldırı olarak görmekte ve muhalifleri hain veya terörist saymaktadır. Lübnan’ın güvenlik yetkilileri de hem geçmişten beri Suriye rejimiyle yakın işbirliği içinde çalıştıklarından hem de Filistinli mülteciler tecrübesini hatırlarında tuttuklarından Suriyeli mülteciler konusunda 8 Mart İttifakı’na yakın bir çizgidedir.

Öte yandan Lübnan’daki keskin siyasi kutuplaşmaya rağmen son yıllarda siyasetçilerin ve halkın çoğu Suriyelilerin geri gönderilmesi konusunda hemfikir([21]) olup yöntem konusunda farklılaşmaktadırlar. Bu değişimde üçüncü faktör olan iktisadi boyut etkilidir. Zaten kaynakları kıt olan ülkede yüzde 25’lik ilave bir nüfus, siyasi ve iktisadi kötü yönetimle, yaygın yolsuzluklarla, bankacılık kriziyle, koronavirüs pandemisiyle ve Beyrut limanı patlamasıyla birleştiğinde, devleti iflasa sürükleyen çok derin bir krizi tetiklemiştir. Bankacılık, ticaret ve turizme dayanan ülke ekonomisinin temelleri yıkılmıştır. İşsizlik oranları artmış, çalışan kesimin reel ücretleri aylık 100 dolara, hatta daha da altına düşmüştür.([22]) Birikimi olanlar dahi yıllardır bankalardan paralarını çekememektedir. 2018’de 1 dolar 1500 Lübnan lirasıyken Mayıs 2023’teki ziyaretimde 1 dolar 94.000 liraya tekabül etmekteydi; Nisan’da ise dolar tarihi rekorunu kırıp 140.000 liraya kadar çıkmıştı. Paranın aşırı değer kaybı karşısında Lübnan’da son birkaç aydır dolar kullanılmaya başlanmıştır. Lübnanlılar bu kadar yıkıcı ve derin bir krizi 15 yıl süren iç savaşta dahi yaşamadıklarını ifade etmektedirler. Lübnan’ın yönetici sınıfı baş müsebbibi oldukları bu çöküşte kendi hatalarını kabul edip düzeltmek yerine mültecileri günah keçisi haline getirmiş, propagandalarında sürekli hedef göstermiş, siyasi kazanç için mülteci düşmanlığını körüklemiştir.

Dördüncüsü, Lübnanlıların Suriyelilere karşı önyargılarını yakın geçmişin acı hatıraları beslemektedir. 1976’da Lübnan İç Savaşı’na askeri olarak müdahale eden Suriye, ordusu ve istihbaratıyla 29 yıl ülkede kalmış; 1990’da savaş sona ererken Lübnan’ın hamisi rolüyle ülke siyasetini kontrolünde tutmuştur. Suriyeli istihbaratçılar, Lübnan’da bir yandan hukuk dışı sayısız uygulamaya imza atarken diğer yandan havalimanı ve gümrüklerden kumarhanelere kadar her alana el atarak büyük servetler elde etmiş ve esnaftan haraç almışlardır.([23]) Çekildikten sonra da Lübnan içindeki müttefikleri ve muhaliflere yönelik suikastlar üzerinden siyaseti dizaynı sürdürmüştür. Hal böyleyken Lübnan halkının azımsanmayacak bir kısmının zihninde olumsuz bir Suriye ve Suriyeli algısı mevcut olup sıradan Lübnanlıların Suriye rejimi ile halkını birbirinden ayırabilmesi hiç kolay değildir.

Beşincisi, demografik ve sosyal değişimin toplumsal dokuyu ve sosyokültürel hayatı değiştireceği endişesidir. Lübnanlıların Suriyelilerle evliliği, mültecilerin çocuk sayısının fazla oluşu, genel itibarıyla Suriye halkının daha geleneksel veya mütedeyyin oluşu, özellikle kadına muamelede farklılıklar, yoğun yaşadıkları bölgelerde gözlemlenen İslami canlanma vs. Lübnanlılarda hayat tarzımız değişecek korkusunu alevlendirmiştir. Lübnan toplumunun önemli bir kısmının şehirli karakter taşıması, buna mukabil Lübnan’a göçen veya kalan Suriyeli mültecilerin çoğunlukla kırsal kökenli oluşu da toplumsal gerilimin diğer bir boyutudur.

Altıncısı, hem iktisadi krizle yaşanan fakirleşmeye hem de yönetim zafiyeti, güvenlik boşluğu ve rüşvetin yaygınlığına paralel olarak ülkede artan suç oranları ve bunda Suriyelilerin payıdır. Lübnan devleti ve halkı mültecileri bir güvenlik meselesi olarak görmektedir. Lübnan yetkilileri mahkûmların %42’sinin Suriyeli olduğunu([24]) ifade ederken, bağımsız kaynaklar gerçek oranın %27 olduğunu([25]) belirtmektedir. Oysa suç oranları ve uyuşturucu bağımlılığı ile ticareti sadece Suriyelilerde değil, Lübnanlılar ve Filistinliler arasında da artmıştır ve mülteciler birçok suçu Lübnanlılarla işbirliği içinde işlemektedir.([26]) En basit örneği, - bağımlılarda hırsızlıktan yağmaya ve adam öldürmeye kadar birçok suçu tetikleyen - uyuşturucu üretiminin Suriye’de savaşan Lübnanlı silahlı örgütler eliyle ülkenin doğusunda gerçekleşmesidir.([27])

Bütün bu gerçek veya algıdan ibaret olan nedenler, mültecileri geri dönüşe iknanın veya zorlamanın gerekli olduğu fikrinin Lübnan’da yayılmasına yol açmıştır.

“Gönüllü” Geri Dönüş Planı

Lübnan yönetiminin her ay 15.000 Suriyeliyi ‘gönüllü’ geri gönderme planını ilanından dört ay sonra 26 Ekim 2022’de ilk kafile ülkesine yollanmıştır. Mültecilerin yoğun yaşadığı bölgelerde geri dönüş başvurusu için ofisler açarak süreci organize eden Lübnan Emniyet Genel Müdürlüğü, geri dönmeye razı gelenlerin listesini Suriye yönetimine yollamakta; rejim de devrim/isyan sürecindeki geçmişlerine, haklarında arama kararı veya açılmış bir dava olup olmadığına ve evlerinin bulunduğu bölgenin iskâna açılıp açılmadığına göre isimleri tek tek kontrol edip ülkeye dönüp dönemeyeceklerini belirlemektedir. Rejimin onay verdikleri, gruplar halinde ülkelerine yollanmaktadır. Geri dönüş için gönüllü başvurular olmakla birlikte beklenen ve istenen seviyeye henüz ulaşmamıştır.([28])

Komşu ülkeler her ne kadar Suriyelileri mülteci statüsünde kabul etmese de([29]) uluslararası hukuka göre topraklarına girenleri korumakla yükümlü olup zorla ülkelerine geri göndermeleri suçtur. Tam da bu yüzden son yıllarda Lübnan yönetimi hukuki düzenlemelerle ve güvenlik güçlerinin baskısıyla Suriyelileri kendi rızalarıyla geri dönmeye zorlamaktadır. 2023 yılı içinde Suriyelilerin hayatını eğitimden sağlığa ve çalışma koşullarına kadar çok daha zorlaştırıcı çeşitli kararlar ve sert tedbirler almış; bundan sonra ‘gönüllü’ geri dönüşler az da olsa artmaya başlamıştır.([30]) Ülkenin dört bir yanında, özellikle şehirlerin/ilçelerin ve bazı mülteci kamplarının giriş-çıkışlarında kurulu kontrol noktalarında Lübnan güvenlik güçleri zaten Suriyelileri takip altında tutmaktaydı. Nisan ayından itibaren Lübnan ordusu geniş çaplı ev ve kamp baskınlarına ve tutuklamalara başlamış, 1800 Suriyeliyi - kendi görevi kapsamında olmadığı halde - sınırdışı etmiştir.([31])

Uzun zamandır tartışılan geri gönderme planının uygulamaya dökülmesi, tam da yönetim boşluğunun yaşandığı bir döneme denk düşmüştür. 2022 Ekim sonundan bu yana Lübnan’da cumhurbaşkanlığı makamı boştur ve istifa etmiş geçici hükümet görev yapmaktadır. Son birkaç yıldır mahkemeler de kapalıdır; davalar görülmemekte, hukuk sistemi işlememektedir.([32]) Yani çok derin bir iktisadi krizden geçilirken yasama, yürütme ve yargı eklerinin doğru düzgün çalışmadığı, bir bakıma devletin kalmadığı bir dönemde, Lübnanlı bir akademisyenin deyimiyle “ortada işleyen bir yönetim mevcut olmayıp her kurum - Lübnan ordusu, Emniyet Genel Müdürlüğü, iç güvenlik birimleri ve kendi askeri gücü olan Hizbullah - adeta bir devlet yokmuşçasına kendi başına buyruk çalışmaktadır.”([33]) Hal böyleyken Lübnan yönetimi ‘gönüllü’ geri dönüş planını uygulayabilecek kapasiteden yoksundur.

Öte yandan saha araştırması sırasında Suriyeli mültecilerin geri gönderilmesi politikası konusunda görüşülen gazetecisinden akademisyenine ve insani yardım çalışanına kadar farklı kesimlerden Lübnanlılar, aslında Lübnan yönetiminin mültecilerin varlığından ve bu sayede dışarıdan gelen milyonlarca dolarlık yardımdan maddi anlamda çok istifade ettiği, onların tamamını gönderme gibi bir hedefin olamayacağı; dış devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve bağışçılardan daha fazla para alabilmek([34]) için mültecileri bir şantaj aracı olarak kullandığında hemfikirdiler.

Benzer şekilde Suriye rejiminin de mültecilerin geri dönüşü konusunda hevesli olduğu düşünülemez. Üçte bire düşen kontrolü altındaki mevcut nüfusun en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan rejimin milyonla mültecinin geri dönüşüne razı gelmesi, bunun yol açacağı ilave iktisadi ve sosyal sorunların altından kalkabilmesi mümkün değildir. Üstelik mültecilerin önemli bir kısmının rejimin ülke demografisini değiştirme planı çerçevesinde uyguladığı kasıtlı politikalarla yerinden edildiği ve nüfusunu tehcir ettiği bazı bölgelerdeki binaları tamamen yıkıp iskâna kapattığı düşünülürse, mültecileri sadece kontrollü bir şekilde ve sembolik miktarda kabul edeceği aşikârdır. Rejimin temel hedefi, mültecileri bir baskı ve şantaj aracı olarak kullanarak hem meşru otorite olduğunu uluslararası alanda kabul ettirmek hem uluslararası yaptırımları kaldırtmak ve yıktığı ülkesinin yeniden inşası için uluslararası kuruluşlardan ve yabancı devletlerden finansman çekebilmektir.

Burada kritik nokta, sadece mültecileri geri yollamak değil, aynı zamanda dönenlerin Suriye’de güven içinde yaşayabilecekleri ve çalışıp karınlarını doyurabilecekleri şartları sağlamaktır. Bu da ancak ve ancak uluslararası mutabakatla ve garantilerle gerçekleşebilir. Aksi takdirde ülkesine yollanan Suriyeliler bir süre sonra dağ yollardan kaçak olarak Lübnan’a geri gideceklerdir.([35]) Arsal’daki bir yardım kuruluşu yetkilisi de geçmişte Suriye’ye gönüllü olarak dönenler arasından kaçak yollardan Lübnan’a geri gelmek zorunda kalanlar olduğunu belirtmiştir.

Lübnan’da çalışma hakkının ve hizmetlere erişimin sınırlanmasıyla hayat şartları mülteciler için çok zorlaşsa da, baskı ve tacizler artsa da Suriye’ye geri dönmeye rıza gösterenlerin sayısı hala fazla değildir. Şubat ayında Cambridge University Press’ten çıkan bir araştırma raporuna göre, mültecilerin geri dönüş kararında asıl belirleyici faktör, anavatandaki şartlar -özellikle de güvenliğin temini - olup ev sahibi ülkede yaşadıkları husumet, ırkçılık-ayrımcılık, şiddet, hukuki statüsüzlük, geri dönüş için yapılan baskı ve temel haklardan mahrumiyet, işsizlik, gıda güvensizliği ve kötü hayat şartları gibi faktörler cüzi bir rol oynamaktadır.([36])

Her Şeye Rağmen Dönmeyen Suriyeli Mültecilerin Gerekçeleri

İnsanoğlunun varoluşsal ihtiyacı ve arayışı emniyettir. Suriyeliler ülkelerinde ölümü ve emniyetsizliği hissettikleri için mülteci konumuna düşmeye razı gelmişlerdir. 19 Mayıs’ta Arsal’da çadırında görüşülen Suriye’de yaralanıp sakat kalmış, insani yardımlara bağımlı bir gencin sözleri emniyet arayışına iyi bir örnektir: “Burada maddi sıkıntımız çok ama en azından güvendeyiz ve geceleri uyuyabiliyoruz, uçak ve bombardıman yok. Şu an Lübnan’da iktisadi savaş var ama Suriye’de hem fiziki hem de iktisadi savaş sürüyor.”

Lübnan’da siyasetçiler “Artık savaş bitti, ülke güvenli” iddiasını dillendirseler de Suriye’de rejimin ve milislerin uygulamaları yüzünden emniyet hala sağlanabilmiş değildir. Üstelik çatışmaların ileride tekrar alevlenmeyeceğinin hiçbir garantisi de yoktur. Suriyeliler, rejimin geçmişten günümüze yaptıklarını ve verdiği sözleri tutmayışını gayet iyi bildiklerinden, iki hükümet arasında geri dönüş konusunda varılan anlaşmalara itimat etmemektedir. Geri dönen tanıdıklarının başlarına gelenler gönüllü dönüşleri caydırıcı önemli bir faktördür. Tutuklananlar, kaybedilenler, işkenceye uğrayanlar, öldürülenler ve mülkiyet hakkı ihlal edilenlerle ilgili raporlar([37]) mevcuttur. En büyük korku ise 18-42 yaş arası erkeklerin geri döndükten 10 gün sonra zorunlu askerlik çerçevesinde en az 2,5 seneliğine silahaltına alınmasıdır. Bu, birçok aile için geçimi sağlayan aktörün kaybı ve geleceklerinin mahvolması demektir. 2014’te Şam Kırsalı’ndaki Cobar’dan Lübnan’a sığınmış, 4 çocuklu dul bir hanım 19 Mayıs’taki görüşmede geri dönüş konusunda şunları söylemiştir: “Asla geri dönmem. Memleketim Cobar yerle bir oldu; evimiz yok. Ben bir anne olarak kızımla geri dönebilirim; başka bir ilçede kiralık ev tutup kızımla çalışarak kendime yeni bir hayat kurabilirim. Ama askerlik çağındaki oğullarım ne olacak? Zorla askere alınacaklar. (…) Oğullarımın geleceğini mahvedemem. İkinci oğlum üniversite okuyor; eğitimini yarım bıraktıramam. Suriye’ye geri dönmek geleceğimizin çalınması demektir.”

Keza rejim tarafından aranan aile bireyleri olanlar da geri döndüklerinde şantaj için tutuklanmaktan korkmaktadır. 2013’te Lübnan’a sığınmış, Şamlı bir dul hanım 19 Mayıs’taki röportajda şunları söylemiştir: “En büyük kardeşim askerliğini çoktan yapmıştı ve evliydi. İkincisi, olaylar başladığında askerliğini yapıyordu; asker arkadaşlarıyla problem yaşayınca askeri mahkemede yargılanmak üzere hapse atıldı. 6 ay sonunda ağır işkencelerden öldü zannedilecek kadar sağlığı kötüleştiği için saldılar. Ailem onu hemen Lübnan’a kaçırdı. Askerlik çağına girmek üzere olan 17 yaşındaki kardeşimi de buraya yolladılar. Kaçan kardeşlerime eşlik eden en büyük kardeşim, askerliğini çoktan bitirdiği için bir süre sonra Suriye’ye dönebilirim, hakkımda yakalama kararı da yok, kimse bana bir şey yapmaz diye düşünüp ailesine döndü. Ama bir gece aniden eve baskın düzenleyip tutukladılar; tam 7 yıl hapiste kaldı. 2 sene evvel saldılar ve Lübnan’a geldi. İkinci kardeşim hakkında kapanmamış dava olduğundan ben de dahil ailemizden hiç kimse geri dönemez.”

Öte yandan özellikle sınıra yakın bölgelerde yaşayanlar için asıl problem, rejimden kaynaklı değil, halkın kendi arasındaki mal-mülk anlaşmazlıklarından kaynaklanmaktadır. Zira bazı mültecilerin evleri ve arazilerinde rejim destekçileri veya Hizbullah ile İran’a bağlı milisler ve aileleri yaşamaktadır. Rejimin çıkardığı kanunlar da mültecilerin mülklerini kaybetmesini kolaylaştırmıştır. Geri dönenlerden susmayıp hakkını almaya çalışanlar mahkemelik olmaktadır. 19 Mayıs’ta Arsallı bir yardım derneği yetkilisi röportajda şöyle demiştir: “Şu an belki de en temel problem rejimle değil, halkın kendi arasında. Suriye’de yaşanan adam öldürme, yaralama gibi suçların büyük kısmı insanların kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanıyor. Mesela biri diğerinin evini, arazisini ele geçirmiştir; sahibi döndüğünde aralarında kavga çıkıyor, silah çekiliyor. Mülküne el konanlar, kardeşi ölenler vd. susmayıp haklarını almaya çalışıyorlar. Özellikle sınıra yakın bölgelerde böyle.”

2019-2020 yılı itibarıyla Suriye’de sıcak çatışmalar - İdlib cephesi hariç - büyük ölçüde dondurulurken sosyoekonomik bir varoluş savaşı başlamıştır. Sıradan Suriye halkı aşırı enflasyonun ve mal kıtlığının olduğu bir ortamda gıdadan suya ve elektriğe, yakıttan eğitim ve sağlığa, hatta barınmaya kadar en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamamakta ve temel hizmetlere erişememektedir. Memur maaşlarının 20-25 dolar bandında olduğu bir ortamda çoğu aile, ya içeride yardım kuruluşlarının ya da yurtdışındaki mülteci akrabalarının ve arkadaşlarının yolladıkları paralarla hayata tutunmaktadır. Farklı kontrol bölgelerine ayrılan ülkenin her kısmında bir yığın sıkıntılar çekilmekle birlikte en zor hayat şartları, Fırat’ın doğusundaki yeraltı kaynaklarını ve tarım arazilerini SDG-ABD’ye kaptırdığından rejimin kontrolündeki bölgededir.([38]) Yani ülkesine geri dönen mültecilerin bir kısmı, Lübnan’daki zorlu iktisadi şartların daha ağırıyla yüzleşmektedir; Suriye kırsalındaki hiç yardım ulaşmayan memleketine dönmektense, yardımların azalsa bile tamamen kesilmediği Lübnan’da kalmak bazıları için daha tercihe şayandır.

Suriye’deki savaş en çok kırsalı vurmuş; rejimin ve müttefiklerinin bombardımanında birçok yerleşim yerle bir olmuştur. Rejim geri aldığı bölgelerde yeniden inşaya girişmemekte, sadece bombaları ve patlayıcıları temizleyip güvenli bir hale getirdiği bölgeleri geri dönüş için açmakta, geri dönen ev sahipleri hasarlı evlerini kendi imkânlarıyla tamir ettirmektedir. Keza altyapı tamamen çökmüş, birçok okul ve hastane bombalanıp yerle bir edilmiştir. Hal böyleyken birçok mültecinin diğer bir temel kaygısı, geri döndüğünde yaşayacak bir evinin, hastalandığında gideceği bir sağlık merkezinin, çocuklarını yollayacağı bir okulun, temel ihtiyaçlarını karşılayacağı çarşı pazarın, elektrik ve suyun bulunmamasıdır.([39])

Bazı kişilerin savaşta ölümler ve göçler yüzünden Suriye’de akrabaları kalmamıştır. Suriye artık onlar için bir bakıma vatan olmaktan çıkmıştır. Geri dönüş onlar için öz yurdunda garip kalıp sıfırdan bir hayat kurmaya zorlanmak demektir. Gurbette doğan çocukların Suriye’ye uyum sağlayabilmesi de çok zor olacaktır.

Bu şartlar altında Lübnan’daki mülteciler Suriye’ye dönmekten imtina etmektedir. Hayat şartları ne kadar kötüleşirse kötüleşsin Lübnan, birçok mülteci için Suriye’nin emniyetsiz ortamında başlarına geleceklere kıyasla hala ehven-i şerdir. Üçüncü bir ülkeye gidebilmek için BMMYK’ya başvuranlar olduğu gibi, ölüm ihtimaline rağmen insan kaçakçıları eliyle Akdeniz’e açılanlar da az değildir. Çünkü Akdeniz sularında boğulmayı, rejim hapishanesindeki işkence ve tecavüze veya silahaltına alınıp askerde kendi insanını öldürüp katile dönüşmeye tercih etmektedirler.

Lübnan’daki Suriyeli mültecilerin kahir ekseriyetinin yaşadığı her türlü maddi-manevi zorluğa, kötü muameleye ve sefalete rağmen ülkesine geri dönmeye razı gelmemesi, Suriyelilere ev sahipliği yapan hem komşu ülkeler hem de Avrupa ülkeleri için detaylıca incelenmesi ve üzerinde düşünmesi gereken önemli bir tecrübedir.



([1]) Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Özkızılcık, “Lübnan ve Ürdün’de Geri Dön(e)meyen Suriyeli Mültecilerin Durumu”, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezi, 24.10.2022, https://bit.ly/3ODHBJ6

([2]) 2011-2014 yılları arasında Lübnan Sosyal İşler Bakanı olarak görev yapmış Vâil Ebû Faûr ile röportaj, 30.5.2023; 2016’da kurulan Yerinden Edilmişlerden Sorumlu Devlet Bakanlığında çalışmış eski bir gazeteci ile röportaj, Beyrut, 21.5.2023.

([3]) Josiane Matar, “Playing With Human Chips”, Malcolm H. Kerr Carnegie Middle East Center, 22.3.2021, https://carnegie-mec.org/diwan/84134

([4])Dünya Gıda Programı’nın Şubat 2023 tarihli Lübnan Durum Değerlendirmesi raporuna göre “Eylül 2022 tarihli Lübnan için ilk Entegre Gıda Güvenliği Aşaması Sınıflandırmasına göre, 1,3 milyon Lübnanlı ve 700 bin Suriyeli mülteci, yani toplam nüfusun yüzde 37'si akut gıda güvensizliği ile karşı karşıyadır. İktisadi kriz derinleşmeye devam ederken ve gıda fiyatları yükselirken, gıda güvensizliğinin Nisan 2023'e kadar 1,46 milyon Lübnanlı ve 800 bin Suriyeli mülteciyi, yani toplam nüfusun yüzde 42'sini etkilemesi beklenmektedir.”

 “WFP Lebanon Situation Report - February 2023”, Reliefweb, 20.3.2023, https://bit.ly/44OgArM

([5])Röportaj yapılan şahısların çoğunun ismi güvenliklerini tehlikeye atmamak için yazılmayacaktır.

([6]) Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 19.5.2023.

([7])Yapılan mülakatlarda birçok ırkçı ve ayrımcı muamele anekdotları anlatılmıştır.

([8])Yerinden Edilmişlerden Sorumlu Devlet Bakanlığında çalışmış eski bir gazeteci, Arsal’da toprakları ve içme suyu kirlenen Lübnanlıların mültecilere açtığı davadan bahsetmiştir. (Beyrut, 21 Mayıs)

([9]) Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 12.6.2023.

([10])Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 12.6.2023.

([11]) Omer Karasapan ve Sajjad Shah, “Why Syrian refugees in Lebanon are a crisis within a crisis”, Brookings Enstitüsü, 15.4.2021, https://bit.ly/43PiEi6

([12])Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 12.6.2023.

([13])Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 12.6.2023.

([14])Omer Karasapan ve Sajjad Shah, “Why Syrian refugees in Lebanon are a crisis within a crisis”, Brookings Enstitüsü, 15.4.2021, https://bit.ly/43PiEi6

([15]) Yerinden Edilmişlerden Sorumlu Devlet Bakanlığında çalışmış eski bir gazeteci ile röportaj, Beyrut, 21.5.2023.

([16])Suriyeli bir genç ile röportaj, Arsal, 19.5.2023.

([18])Zeina Antonios, “Mikati says ‘Christians constitute 19.4 percent of Lebanon’s population,’ how accurate is this estimate?”, L’Orient Today, 3.3.2023, https://today.lorientlejour.com/article/1330239/christians-constitute-194-percent-of-lebanons-population-how-accurate-is-this-estimate.html

([19]) William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Kitaplığı, s.251.

([20])Simon Caldwell, “Lebanon church leader calls for repatriation of 1.5 million Syrian refugees”, Catholic Herald, 19.1.2023, https://bit.ly/43IiYPC

([21])Khaled al-Jeratli, Muhammed Fansa ve Yamen Moghrabi, “Disagreed about everything but their return: Lebanon hangs economic crisis, rampant corruption on Syrian refugees”, Enab Baladi, 6.6.2023,  https://bit.ly/456YnFD

([22]) Lübnanlı bir arabulucu, ülke ekonomisinin ne hale geldiğini emekli asker olan kuzeninden şu örnekle anlatmıştır: “Muvazzaf askerken maaşı 1300 dolara tekabül eden kuzenimin şu an emekli asker olarak maaşı 50 dolardan bile daha az.” (Beyrut, 20.5.2023).

([23])Zahide Tuba Kor, Ortadoğu’nun Aynası Lübnan, İstanbul: İHH İnsani Yardım Vakfı, (2. Baskı) 2011, sf. 132.

([24])“42% of Prisoners in Lebanon are Syrians”, the Syrian Observer, 26.10.2022, https://bit.ly/44PO3Cq

([25]) Pascale Sawma, “‘Under torture, I will confess anything’: Syrian Prisoners in Lebanese ‘Slaughterhouses’”, Rozana FM, 6.11.2022, https://bit.ly/3rPKKfI

([26]) Lübnanlı bir yardım kuruluşu yetkilisi ile röportaj, Arsal, 12.6.2023; Yerinden Edilmişlerden Sorumlu Devlet Bakanlığında çalışmış eski bir gazeteci ile röportaj, Beyrut, 21.5.2023.

([27])Röportajlarda uyuşturucu meselesi konuşulurken birçok Lübnanlı, Filistinli ve Suriyeli bu bilgiyi teyit etmiştir.

([28]) Yerinden Edilmişlerden Sorumlu Devlet Bakanlığında çalışmış eski bir gazeteci ile röportaj, Beyrut, 21.5.2023.

([29])1948’de Filistinli mültecilere ev sahipliği yapmaya başlayan Lübnan, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme’ye taraf olmamıştır. Dolayısıyla mülteciler hukuku Lübnan için bağlayıcı değildir. Ülkesindeki Suriyeliler için “mülteci” yerine ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalanlar için kullanılan “yerinden edilmiş (nâzih)” tabirini tercih etmektedir.

([30])Arsal’daki Suriyeli mülteciler ve Lübnanlı yardım derneği yetkilileri ile röportajlar, 19.5.2023 ve 12.6.2023; Abby Sewell ve Kareem Chehayeb, “Syrian refugees fearful as Lebanon steps up deportations”, AP News, 3.5.2023, https://bit.ly/3KjmE3o

([31])“Lebanon: Armed Forces Summarily Deporting Syrians”, Human Rights Watch, 5.7.2023, https://bit.ly/3DBnrZN

([32]) Lübnan’da yaşayan Türk bir gazeteci ile röportaj, Beyrut, 19.5.2023; Lübnanlı bir avukat ile röportaj, Trablus, 17.5.2023.

([33]) Lübnanlı bir akademisyen ile röportaj, Beyrut, 20.5.2023.

([34]) BMMYK’nın 2023 Lübnan Kriz Müdahale Planı (LCRP) raporuna göre, 2015’ten bu yana bu plan çerçevesinde Lübnan’daki savunmasız insanlar için 9,3 milyar doların üzerinde destek sağlanmıştır; 2023 yılı itibarıyla 1,5 milyon Suriyeli, 1,5 milyon Lübnanlı, 31.400 Filistinli Suriyeli ve 180.000 Filistinli Lübnanlı mülteciye koruma ve acil yardım sağlanması için 3,59 milyar dolar gerekmektedir. “2023 Lebanon Crisis Response Plan (LCRP)”, The Operational Data Portal, 2.5.2023, https://bit.ly/3OzSyen

([35]) Sosyal İşler, Kamu Sağlığı ve Sanayi Bakanlıkları yapmış milletvekili Vâil Ebu Faûr ile röportaj, 30 Mayıs 2023.

([36]) Ala Alrababah, Daniel Masterson, Marine Casalis, Dominik Hangartner ve Jeremy Weinstein, “The Dynamics of Refugee Return: Syrian Refugees and Their Migration Intentions”, Cambridge University Press,16.2.2023, https://bit.ly/3OBIGRC

([37])“Syria: Returning Refugees Face Grave Abuse: Struggle to Survive Amid Devastation, Property Destruction”, Human Rights Watch, 20.10.2021, https://bit.ly/3OwBZjz

([38])Bu bilgiler, 2022 sonu-2023 başında Avrupa’da, Türkiye’de ve Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Suriyeli ve Filistinli Suriyeli mültecilerle yapılan röportajlardandır.

([39])Bu bilgiler, 2022 sonu-2023 başında Avrupa’da, Türkiye’de ve Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Suriyeli ve Filistinli Suriyeli mültecilerle yapılan röportajlardandır.

Bu rapor, Nisan ayı boyunca Suriye'deki en önemli siyasi, güvenlik ve ekonomik olayları incelemektedir. Bu ay içinde Arap dünyasının Esed rejimiyle yakınlaşması, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı'nın resmi bir boykotun ardından 10 yıldan fazla bir süre sonra ilk kez Şam’a bir ziyarette bulunması Suriye ile ilgili yaşanan en önemli siyasi gelişmelerden biri oldu. Ayrıca, Şam ve Tunus arasında büyükelçilerin atanması, Esed rejimi Dışişleri Bakanı’nın Mısır ve Cezayir'de kabul edilmesi gibi gelişmeler yaşandı. Güvenlik açısından, İsrail'in Şam, Şam çevresi, Suveyda, Dera ve Kuneytra'daki İran destekli askeri ve güvenlik bölgelerine yönelik saldırıları devam ederken, Ankara Suriye'nin kuzeybatısında IŞİD lideri "Ebu'l Hüseyin el-Huseyni el-Kureyşi"'yi öldürdüğünü duyurdu. Son olarak, gıda maddelerinin eksikliği ve fiyatların yükselmesi sorunu Ramazan ayı ve Ramazan Bayramı boyunca insanları etkilemeye devam ediyor, geçen Ramazan ayının sonuna gelindiğinde fiyatlar %100 oranında yükseldi.

Arap ülkelerinin Esed rejimiyle yakınlaşması: Hızlı adımlar

Nisan ayında Tunus'un Şam'daki büyükelçiliğini açması, Esed rejimi Dışişleri Bakanı Feysal Mikdad'ın Mısır ve Cezayir'de karşılanması, resmi boykotun on yıldan fazla sürdüğü Suriye'ye Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı'nın ziyareti gibi adımlarla Arap dünyasının Esed rejimiyle yakınlaşması, Suriye siyasi sahnesinin ana başlığı haline geldi. Bu yakınlaşmanın ardında Suudi Arabistan, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri liderliğindeki Arap diplomatik girişimi ile birlikte Esed rejimiyle yeniden iletişim kurulması, adeta bölge ülkelerinin omuzlarına yük olmuş olan Suriye krizini "çözme" girişimini içeriyordu. Bu yakınlaşmanın amaçları arasında siyasi reform, uyuşturucu ile mücadele ve mültecilerin geri dönüşü için güvenli bir ortam hazırlanması bulunuyor.

Arap ülkelerinin Esed rejimiyle yakınlaşmasının, Suriye dosyasıyla ilgili yeni bir yaklaşım yolu olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Ancak bu yaklaşımın sonunda elde edilecek sonuçları gerçekleştirmek için açık bir vizyon veya yol haritası izlemediği de açıktır. Öte yandan Esed rejimi, Türkiye ile yakınlaşma sürecinde Türkiye'deki seçimlerin sonuçlarını bekliyor ve Türk güçlerinin Suriye topraklarından çekilmesini şart koşarak ilişkileri yeniden dizayn etmek istiyor. Ancak Ankara Suriye’den geri çekilme konusunun tartışılmasını şu anda reddediyor.

Resmi muhalefet yapıları Esed ile normalleşmeyi reddederken, Avrupalı elçiler ve temsilcilerle Katar'da birkaç kez buluştular. Batı'nın tutumu ise BM kararları uygulanmadan önce Esed ile normalleşmeye karşı çıkarak devam ediyor zira BM Özel Temsilcisi Pedersen, Suriye'deki siyasi sürecin "kritik bir dönüm noktasında" olduğunu belirtti.

Buna paralel olarak, "Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi" de uluslararası girişimlerin başarısızlığından sonra BM kararlarına uygun "barışçıl çözüm" başlıklı bir girişimde bulundu. “Şam hükümeti"nin acil önlemler alarak çözümü hızlandırmasını istedi.

Güvenlik operasyonları kamuoyundaki çıkmazı değiştirmiyor

Genel manzarada bir değişikliğe neden olmayan güvenlik operasyonları, İsrail'in İran nüfuzunu zayıflatma stratejisi çerçevesinde Suriye sahnesine yönelik güvenlik kurallarında bir değişikliğe neden olmadı. Hava saldırıları ve füze saldırıları, Şam ve çevresindeki güvenlik ve askeri birçok noktayı hedef aldı. Humus ve Suveyda kırsalında silah ve mühimmat depoları bombalandı. Hava saldırıları, Şam Uluslararası Havalimanı'nın çevresindeki hava savunma sistemlerini ve Humus kırsalındaki silah ve mühimmat depolarını içeriyordu. Ayrıca Uluslararası Koalisyon güçleri, İdlib'de terör örgütü DAEŞ'in önde gelen isimlerinden "Halid İd Ahmed El Ciburi"yi hedef aldı. Irak vatandaşı olan El Ciburi, Avrupa'da terörist saldırıların planlanmasından ve ağ liderliğinden sorumluydu. ABD, Türkiye ile eşgüdümlü olarak "Heyet Tahrir el Şam" örgütünün liderlerinden "Sami El Ureydi"yi "özellikle belirlenmiş küresel bir terörist" olarak terör listelerine ekledi. Türk istihbaratı da Suriye'nin kuzeybatısında bir operasyonla DAEŞ'in lideri "Ebu'l Hesen El Hesenî el Kurşî"nin öldürüldüğünü duyurdu. Operasyonun Türkiye'nin terörle mücadeledeki ulusal güvenlik hedefleri kapsamında gerçekleştiği belirtildi.

Dera'da ise, bir ay boyunca çeşitli saldırı ve suikastlerde toplam 32 kişi öldürüldü ve diğer 17 kişi de farklı güvenlik olaylarında hayatını kaybetti. Bu, ilin kontrolü altındaki bölgelerde istikrarı geri kazandırmak için gerçek bir siyasi çözüm elde etmeden, rejimin başarısızlığına ve Suriyelilerin hedeflerini gerçekleştirememe durumuna işaret eden güvenlik kaosunun devam eden bir parçasıdır.

Temel Gıda ve Ürün Kıtlığı: Sabit Kötü Ekonomi

Esed rejimi ve İran arasında yapılan anlaşmalar ve ziyaretler çerçevesinde, İran Ulaştırma ve Kentsel Gelişim Bakanı Mehdi Birdevaş'ın Suriye'ye yaptığı ziyaret sırasında ekonomi, ticaret, konut, petrol, sanayi, elektrik, ulaşım ve sigorta sektörlerinde yeni ekonomik anlaşmalar imzalandı.

YPG kontrolündeki bölgelerde, Suriye lirasının değerindeki düşüş elektrik gibi birçok sektörü etkiledi, jeneratör sahipleri liranın değerindeki düşüşe rağmen amper fiyatlarını 8.000 Suriye lirasına yükseltti. Kamışlı ve Haseke kentlerinin belediyelerinin jeneratörlerin bir amper elektrik fiyatını 7.000 Suriye lirası olarak belirlemelerine rağmen, liranın değerindeki düşüş devam etti. Bölgede şeker maddesinde bir azalma ve artış gözlemleniyor ve "Norus" tüketim kurumuna yıllardır sınırlandırılan şeker maddesi ithalatı ve ticareti, fiyatların yükselmesine ve maddenin piyasalarda son yıllarda tekrar tekrar kıtlığa neden olmasına yol açtı. Buğday üretimi ve ticareti ile ilgili olarak, Özyönetim’e bağlı Tarım ve Sulama Kurumu, nüfuz alanlarındaki 24 buğday alım merkezini belirledi. Geçen yıl "Özyönetim" kuruluşu, çiftçilerden buğday alım fiyatını kilogram başına 2.200 Suriye lirası olarak belirlemişti. Rakka ilindeki birçok hayvan yetiştiricisi, yem fiyatlarının yükselmesinden dolayı hayvanlarını satmak için çaba sarf ediyor ve ildeki et fiyatları yükseldi. "Özyönetim"in bu sektöre herhangi bir destek sağlayamaması da bu durumun nedenlerinden biridir. "Özyönetim" ile rejim arasında Rusya'nın sponsorluğunda su, elektrik ve diğer hizmetler konusunda anlaşma imzalandı. Anlaşma, Menbiç ve çevresine rejim kontrolündeki Hafsa güç santralinden içme suyu sağlanması karşılığında, "Özyönetim"in rejim bölgelerine 30 MW elektrik ve 50 varil petrol sağlamasını içeriyor. Aynı zamand "Özyönetim"e, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine lojistik ve petrol yardımı sağlama izni de verildi.

Muhalif bölgelerle ilgili olarak, Kuzey Halep kırsalındaki yerel konseyler ve elektrik şirketleri arasında elektrik konusu hala tartışma konusu olmaktadır. Azez şehrindeki yerel konsey, AK ENERGY elektrik şirketinden kilovat saat fiyatını düşürmesini isterken aksi takdirde sözleşmeleri feshetme tehdidinde bulundu. Şirket, 10 Nisan'dan itibaren elektrik abonelik ücretlerini azaltacağını açıkladı ancak yerel halk ve konseyler, fiyatın hala yüksek olduğunu ve yaşam koşullarıyla uyumlu olmadığından şikâyet ediyor.

Bölgedeki iyileştirme projeleriyle ilgili olarak, Suriye Yeniden Yapılandırma Kredisi Fonu, Kuzey Halep'te buğday ve sebze mahsullerinin üretimini desteklemek için bin çiftçiye 400 ton gübre ve bin buğday çiftçisine 850 ton gübre verildiğini duyurdu.

6 Şubat depreminin zararlarını azaltmak için bölgesel çabalar

6 Şubat depreminin zararlarını hafifletmek için Katar Kalkınma Fonu, Türkiye Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ile bir anlaşma imzalayarak, Suriye’nin kuzeyinde 70 bin kişiye hitap eden entegre bir şehir projesini destekleyeceğini duyurdu. Bu, Katar Kalkınma Örgütü ve Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın benzer bir anlaşma imzalamasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşti. İmzalanan anlaşma, Suriye Sivil Savunma Örgütü'nün temel faaliyetlerini desteklemek için finansman sağlayarak, Kuzeybatı Suriye'deki hayat kurtaran hizmetlerin devamını sağlamayı amaçlamaktadır.

İdlib’teki Kurtuluş Hükümeti, evsel gaz silindiri fiyatını 90 sente (yaklaşık 17 Türk Lirası) düşürdü, 13.5 dolardan 12.6 dolara indirdi. Kuzeydeki akaryakıt fiyatları, dünya petrol fiyatlarından ve Türk Lirası'nın düşüşünden etkilenmektedir. Ayrıca, İdlib Ulusal Hastanesi, kanser hastalarının tedavisi için bazı ilaçları ücretsiz olarak dağıtmayı planlamaktadır. Kuzeybatı Suriye'deki kanser hastalarının durumu, 6 Şubat depremi sonrası Türk hastanelerinin hasta kabul etmeyi durdurmasından sonra daha kötüleşmektedir.

Öte yandan, Suriye Yanıt Koordinatörleri Ekibi, 6 Şubat depreminin Suriye ve Türkiye'deki zararlarıyla ilgili nihai raporunu yayınladı. Kuzeybatı Suriye'de 1,8 milyondan fazla kişi zarar gördü, 4256 sivil öldü ve yaklaşık 12 bin kişi yaralandı, 67 kişi hala kayıp ve 300 bin kişi göç etti. Kadın, çocuklar ve özel durumlar dâhil olmak üzere daha fazla yüzde 65'i oluşturuyor. Ekonomik kayıpların ise kamu ve özel sektör dâhil diğer kuruluşları içeren 1.95 milyar dolar olduğu belirtildi. Deprem, farklı kesimlere hitap eden 433 okul, 73 tıbbi tesis ve 136 konut biriminde hasara neden oldu. Ayrıca, 2000'den fazla bina yıkıldı.