İran’ın Ortadoğu Kürtlerine yönelik ilgisinin Osmanlı dönemine kadar uzanan eski kökleri vardır. Bu ilginin Osmanlı dönemine kadar uzanan derin kökleri olsa da özellikle 20.yüzyılda netlik ve açıklık kazanmıştır. İran’ın bölgedeki Kürt milliyetçi hareketleri ile ilişkisi çelişkili bir görünüm arz ediyor. İran bazı dönemlerde Kürtleri desteklemiş ve bazı dönemlerde onları bastırmak için ittifaklar yapmıştır. İran’ın Kürt milliyetçiliğiyle olan ilişkileri çelişkili, tutarsız, inişli çıkışı olsa da, Tahran bu ilişkiyi hep sürdürmüştür. Başka bir ifade ile İran’ın Ortadoğu Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkışı, gelişimi ve günümüzdeki durumuna ulaşmasında önemli rolü olmuştur.

İran’ın 5+1 ülkeleriyle yaptığı nükleer mutabıktan sonra bölgedeki Kürt milliyetçiliğiyle olan ilişkisinin nasıl seyredeceği önemli bir sorudur. Yazımızın amacı nükleer mutabakat sonrası bölgesel ve küresel siyasi ve jeopolitik mücadele ışığında İran’ın Kürt milliyetçiliği ve siyasi hareketleriyle olan ilişkisini analiz etmeye çalışmaktır. Yazımız üç bölümden oluşmaktadır; ilk bölümde İran’ın Irak Kürtleri; ikinci bölümde İran- PKK ilişkisi ve üçüncü bölümde ise İran’ın PYD siyaseti analiz edilecektir.

Yazımızın sonunda genel değerlendirme yaparak öngörüde bulunmaya çalışacağız.

İran-Iraklı Kürtler

Günümüzde İran ve Iraklı Kürtlerin ilişkilerini anlamak için 2003 Irak işgali ile başlayan dönüşümü analiz etmek gerekir. İran ve Kürtler arasındaki “ortak düşmana karşı tarihi işbirliği”, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle birlikte hükmünü yitirmeye başlamıştır. Irak’ın işgali İran açısından yeni bir dönemin başlangıcı anlamına gelmekteydi. İran açısından bu dönem bir çelişki yumağıydı. Çünkü ABD’nin Irak’a yerleşmesi İran İslam Cumhuriyeti’ni ilk etapta ürkütmüştü. İran bir anda; “BM’yi ciddiye almayan”, müttefiklerini önemsemeyen, askerî operasyona hazır ve güçlü bir Amerika ile karşı karşıya kalmıştı.  Irak’taki işgalden önce de, diğer komşusu Afganistan’a yerleşmiş ve “sıranın İran’a gelebileceğini” dillendiren bir ABD vardı. 2003’te ABD çok daha yakınında büyük bir tehdit olarak belirmişti. Diğer taraftan, Irak’ın işgali İran’a yeni bir stratejik açılım fırsatı sunmuştu. Irak, tarihî olarak İran’ın Orta Doğu’ya açılımını engellemekte, stratejik enerjisini tüketmekte ve jeopolitik ufkunu daraltmaktaydı. Irak’ın askerî anlamda en güçlü Arap devletlerinden olması Arapları Tahran karşısında korumaktaydı. Ama Saddam’ın devrilmesi ile İran, Körfez ve Arap Ortadoğu’sunda rakipsiz kalmıştır. Şiilerin etkin olduğu yeni bir Irak doğmuştur. Şiilik ciddi bir siyasi etken olarak ilk önce İran ve daha sonra Lübnan’da kendisini gösterse de, gerçek anlamda özellikle Arap coğrafyasında bölgesel bir etken haline gelmesi Irak’ın işgalinden sonra mümkün olmuştur. Saddam’ın varlığı Şii potansiyelinin önündeki en büyük engeli oluşturmuştu. Arap Şiiliğinin Irak’ta iktidara gelmesi bölgede Şii jeopolitiğinin yükselişine neden olmuştur. Şii jeopolitiği İran’ın stratejik ufkunu genişleterek, yeni bir manevra alanına sahip olmasını sağlamıştır.

Irak’taki gelişmeler İran’ın gözünde Kuzey Irak’ın stratejik öneminin değişmesine neden olmuştur. İran’ın Irak merkezî yönetimini zayıflatmak için Kürtlere ihtiyacı kalmamıştır. Başka bir ifade ile Saddam’ın devrilmesi ile İran ve Iraklı Kürtleri birleştiren ortak düşman ortadan kalkmıştır. Böylece İran ve Iraklı Kürtlerin ilişkisinin içeriği değişmiştir. Çünkü artık İran’ın yeni stratejik kurgusunun sahnelendiği yer Bağdat, başoyuncusu ise Şiiler olmuştu.  İran ve Iraklı Kürtlülerin “ortak düşmanı” sayılan Bağdat yönetimi çökmüş ve ikilinin birbirlerine olan Bağdat karşıtı stratejik ittifak anlamsızlaşmıştı. Başka bir ifade ile söylersek, tarafların birbirine yaşamsal ihtiyacı kalmamıştır. Bu durum Tahran ve Iraklı Kürtlerinin ilişkilerini yeniden tanımlamaya zorlamakla birlikte yeni krizler, gerilimler, sorunlar ve anlaşmazlıklara gebe olduğu açıktı.

2003’ te İran ve Iraklı Kürtlerin ilişkilerinde başka yeni değişikliklere de tanık olmaktayız. 1991 1.Körfez Savaşıyla itibariyle ABD, AB ve bölge devletleri Iraklı Kürtlerle daha yakından ve aktif ilişki kurmuşlardı.1991’den başlayan bu süreç 2003’te zirveye ulaşmıştı. ABD, Iraklı Kürtlerin birinci ve en güçlü destekçisi olmuş ve bu durum Iraklı Kürtlerin gözünde İran’ın önemini azaltmıştı. Iraklı Kürtleri üzerinde “hegemonyası” olduğunu iddia eden İran’ın 2003’tan sonra bunu ABD ile paylaşması yeni bir durum doğurmuştur. Bu durum İran ve Iraklı Kürtlerin ilişkisini değiştiren önemli faktörlerden biri olmuştur.

İran’ın en önemli dış politika gündemi, ABD ve İsrail ile ilişkileri ve nükleer çalışmaları nedeniyle yaşadığı sorunlar ve bölgede başata Suudi Arabistan olmakla Sünni Arap devletleri ve Türkiye ile yaşadığı jeopolitik mücadeledir. İşte Irak bu açıdan büyük önem taşımaktadır. İran, toprak talebi olmayan, ABD ve İsrail’in bölgedeki arayışlarını kısıtlayan, Sünni Arap devletlerini ve Türkiye’yi sınırlandıran ve Basra Körfezi’ nin güvenliği konusunda kendisiyle işbirliğine girecek yeni bir Irak görmek istemekteydi. İran’ın bu arzusu ABD’nin eliyle bir ölçüde gerçekleştirilmişse de İran’ın nihai zaferi ancak ABD’nin Irak’tan yenik çıkmasıyla gerçekleşmiştir.  Şii-Sünni çatışması alevlenmiş ve Tahran, Arapların en güçlü ülkesine hakim olarak Arap devletlerine baskı uygulama imkanı bulmuştur. Arap yönetimleri Saddam’ı istemiyorlardı ancak gelinen noktada Saddam dönemine göre çok daha büyük bir tehdit algılamaktadırlar. Sünni Arapların korkulu rüyası olan “Şii Hilali”nin gerçekleşmesi ihtimali kuvvetlenmiş ve tarihî rakipleri İran çok güçlenmiştir.

İran daha önce Irak yönetimi ile Kuzey Irak üzerinden hesaplaşırken, şimdi Bağdat üzerinden ABD, İsrail ve bölge devletleri ile hesaplaşmaya başlamıştır. İran açısından Kürtlerin önemi bu satranç tahtasında İran ve Şiilere oyun alanı yaratma çerçevesinde anlamlı hale gelmiştir.  Irak’ta, Kürtlerin ayrılıkçı istekleri, Şii-Sünni çatışması çerçevesinde “Irak’ın parçalanma korkusunu”, Bağdat’ın dinsel, mezhepsel ve etniksel olarak çoğulculuğa doğru gitmesi İran lehinde olmuştur.  Irak’taki kolektif kimliklerin çatışmalı ilişkisi bir tarafından Irak’ın Arap kimliğini sorgularken diğer taraftan mezhepçiliğin körüklenmesine neden olarak İran’ın çıkarı doğrultusunda işlev görmüştür. Nitekim Iraklı Kürtleri varlığı Irak’ın Arap kimliğini sorguluyor. Irak’ın Arap kimliğinin sorgulanması İran’ın çıkarınadır.  Bu parçalanmışlık Irak’ı bölge devletlerinin en önemli sorunlarından biri haline getirmiştir.  Bu ise, bir taraftan bölge devletlerinin oyun alanını daraltırken diğer taraftan da bu koşullar tekfirci/selefi radikal grupları beslemektedir.

İran, Iraklı Kürtlerin ABD-İran gerginliğinde nerede yer alacaklarını dikkatle izlemektedir. Tahran açıkça Iraklı Kürtlerin, ABD ve İsrail ile olan ilişkilerinden, bu ülkelerin Kuzey Irak’a yerleşmelerinden ve Kuzey Irak’ın İran karşıtı üs haline getirilme ihtimalinden endişe duymaktadır.  Kürtler bu konuda güven vermeye çalışsalar da İran’ı tatmin edememektedir. Nitekim İran, İranlı muhalif Kürt grupların Kuzey Irak’taki bürolarının kapatılmasını ve çalışmalarının durdurulmasını istemektedir. Buna karşılık Kürtler, İran’a karşı manevra alanlarını daraltmamak için Tahran’ın taleplerine “tatmin edici” bir karşılık vermemektedir. 

İran’ın Kuzey Irak politikasında Türk dış politikasını etkileme hesapları yapmaktadır. Kuzey Irak İran-Türkiye ilişkilerinde tarihsel olarak hep gerilimlerin kaynağı olmuştur. İran, Bağdat yönetimi nedeni Iraklı Kürtlerle ilgilenmesi Türkiye’yi rahatsız etmiştir. İran’ın bu siyasetinin “Kürt milliyetçili/ayrılıkçılığı kışkırtması” olarak görmüştür. Türkiye-İran kuzey Irak konusunda bazı dönemlerde işbirliği yapsalar da hep birbirlerine güvenmemişlerdir. İran, Türkiye’ nin Kuzey Irak’taki niyetlerine güvenmeyerek, Türkiye’nin gerçek niyetinin Musul ve Kerkük petrolünü ele geçirmek olduğunu iddia etmiştir.

2003’ te Saddam’ın devrilmesi, Bağdat’ta Kürtlerin gücünü artırmıştır. Kürtlerin başta ABD olmakla birlikte batıyla kurduğu iyi ilişkiler Iraklı Kürt siyasi hareketinin göreli olarak rahatlamasına ve savunma pozisyonundan çıkarak devletleşme isteklerini açığa çıkmasına yol açmıştır. Başka bir ifade ile Iraklı Kürtlerin 2003’ten sonra bağımsızlığı hedefleyebilecekleri yeni bir durum doğmuştur. Bu durum IKBY’nin kendi iç siyasi gelişmelerinin, Irak’ın diğer etnik, din ve mezhepsel grupları ve bölge devletleriyle olan ilişkilerinin şekillenmesinde etkili olmuştur.

İran açısından bu durum yeni sorunlar ve gerginliklere açık olması nedeniyle yeni politikalar gerektirecekti. İran bu  dönemde Kürtlerin Iraklı Şiilerle ortak hareket etmelerini istemekte ve  Bağdat’tan bağımsız hareket eden bir Kürt bölgesini tehdit olarak görmektedir. Ayrıca IKBY’nin ABD, İsrail, Türkiye ve Araplarla  olan ilişkilerini sınırlandırmasını  talep etmektedir. Tahran, ayrıca IKBY’nin İran muhalif Kürtlerinin siyasi ve silahlı hareket merkezine çevrilmesine şiddetle karşı çıkmaktadır.  

İran, Mesut Barzani’yi kendi stratejik çıkarlarına ulaşmak doğrultusunda  en büyük engel olarak görmekte ve Barzani’yi  sınırlamak, dizginlemek ve “ehlileştirmeye” çalışmaktadır. İran-Barzani arasındaki ihtilafları Barzani’nin Bağdat’la olan sorunlu ilişkileri, IKYB’de bulunan petrol ve doğalgazın mülkiyeti sorunu, Kürdistan’ın bağımsızlığı, Kerkük’ün statüsü, IKYB’de bulunan İranlı Kürt muhalifler ve Erbil’ in  Türkiye ile kurduğu siyasi ve ekonomik ilişkiler olarak sıralamak mümkündür.

İran Barzani’nin gücünü sınırlandırmak için IKYB, Gorani ve Değişim Hareketi gibi partileri desteklemektedir. Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtsever Birliği (KYP) kendisini solcu olarak tanımlayarak milliyetçilikten uzak durmakta ve Kürtlerin bağımsızlığına karşı çıkmakta ve Bağdat ile iyi ilişki kurmak niyetindedir. KYP, İran’ın en yakın müttefiki olup Türkiye’ye mesafelidir ve IKYB’nin Türkiye ile askeri ve siyasi ilişkilerini sınırlandırmaktan yanadır. Iraklı Kürtler tarihte olduğu gibi en büyük dostunun İran olduğunu iddia etmektedir. Barzani ise Kürt milliyetçi söylemi ile bağımsızlık taraftarı olup Bağdat ile gevşek bir ilişki modelinin yürütülmesinden yanadır. Türkiye ile iyi ilişkilerin taraftarı iken İran’a mesafelidir. İran’a güvenmemekte ve Tahran’ın IKYB’ye kendi stratejik çıkarları doğrultusunda zarar verebileceğinden endişe duymaktadır. Nitekim Erbil’de İranlı şirketlerin Erbil’de istihbarat faaliyetleri yapma ihtimali nedeniyle çalışma imkanlarını daraltmaktadır İran, Barzani’nin gücünü sınırlandırmak için PKK’ nın IKYB’de güçlü olmasını arzu etmektedir. Bu da zaten PKK’nın amaçlarıyla örtüşmektedir. PKK 2013 yılında gerçekleştirdiği Kongre’de açıkladığı Siyasi Tutum Belgesi’nde öncelikli hedeflerden biri olarak “Irak’ta etkili bir aktör olmayı” belirlemişti. İran bu doğrultuda PKK’nın IKYB ile KDP’ ye karşı etkin olmasını arzulamaktadır. Suriye’de PYD/PKK ile işbirliği yapan İran, Irak Kürt Bölgesi’nde artan KDP etkisini karşı PKK-KYB ittifakını desteklemektedir. İran bu ittifakı destekleyerek KDP’yi güçsüzleştirmek niyetindedir. İşin en ilginç tarafı şu ki,  Irak’ın toprak bütünlüğünü desteklediğini sürekli vurgulayan İran, Irak Kürt bölgesinin kendi içinde farklı aktörler tarafından kontrol edilen “kantonlar” şeklinde yönetilmesini desteklediği iddia ediliyor.

Irak Kürtleri, komşuları arasında en fazla İran’dan destek almalarına rağmen yine en çok ondan korkmaktadır. Zira bölge devletlerin içinde Kürtlere en çok zarar verebilme olanağına sahip ülke İran’dır. İran’ın devlet yapısı ve saldırgan dış politika geleneği nedeni ile istikrasızlık yaratabilecek potansiyel ve araçlarının olduğunun farkındadırlar. Diğer taraftan İran ile ters düşmeleri durumunda Iraklı Şiileri kaybetmeleri yüksek bir ihtimaldir.

İran-PKK ilişkisi

Kürt ayrılıkçılığının İran ve Türkiye ilişkilerinin en önemli unsuru olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bu unsur, iki ülke arasında tarihî olarak hem sürtüşme hem de işbirliği alanı olmuştur. Osmanlı döneminde sınır geçirgenliği, aşiretlerin sınırları aşındıran tutumları ve taraf devletlerin gevşek ve belirsiz tutumları sorun oluşturmaktaydı.

Cumhuriyet döneminde de Türkiye, İran ile ilgili bu endişesini sürdürmüştü. Bu endişe, İran’ın hem Türkiye içindeki Kürtlere yönelik izlediği siyasetten hem Irak Kürtleri ile olan ilişkisinden kaynaklanmaktaydı. Türkiye’nin endişesi 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra daha da artmıştı. 1984’ten sonra İran-PKK ilişkisine bakıldığında, Tahran’ın Cumhuriyet döneminde Türkiye karşıtı bir örgütü bu kadar açık ve çok boyutlu desteklediği görülmemişti. Bu aslında yeni bir durumdu. Başka bir ifadeyle, Cumhuriyet döneminde Türkiye-İran arasında gerilimler yaşansa da, İran’ın 1979’dan sonraki Türkiye’ye karşı gösterdiği saldırgan siyaset hiç o zamana kadar  görülmemiş bir olguydu. İran’ın Türkiye’ye yönelik saldırgan dış politikası iki yönde olmuştur; İran Türkiye’nin laikliğini kabul etmemiş ve ona yönelik hep eleştiriler pozisyonunu korumuştur. İkinci saldırgan siyaseti ise PKK’yı desteklemek olmuştur.  İran-Türkiye 20. yüzyıl boyunca Kürtler konusunda bazı dönemlerde gerilimli ilişkiler yaşasalar da PKK gibi bir örgütün desteklenmesine benzer bir örnek görülmediği söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında 1979 İran İslam Devrimi sonrası Tahran’ın Türkiye’ye yönelik siyasetinin daha cesur ve saldırgan olduğu anlaşılıyor. 

     İran – PKK ilişkisinin niteliğini, Tahran - Ankara ilişkisinin durumu, bölgesel güç dengeleri, küresel siyaset ve iki ülkenin iç siyasi durumu belirlediğini söyleyebiliriz. 

   İran, Ağustos 1984’te silahlı eylemlere başlayan PKK’nın ilk destekleyen ülkeler sırasındadır. 1984’te İran, PKK’yı sadece desteklemekle kalmamış; Türkiye’nin PKK ile mücadelesine de engel olmaya çalışmıştı. Nitekim 1984’te İran, Türkiye’nin Sıcak Takip Anlaşma isteğini reddetmekle kalmamış, Ankara’nın Bağdat’la imzaladığı Sıcak takip Anlaşmayı sert dile eleştirmişti. Türkiye’nin sıcak takip anlaşmasına dayanarak PKK’ya karşı yaptığı operasyonlar İran tarafından büyük bir rahatsızlıkla karşılanmış, Tahran, Türkiye’nin tarafsızlığını kaybederek İran-Irak savaşında(1980-88) Bağdat’ın yanında yer aldığını öne sürmüştü. Türkiye’nin Irak’ta PKK’ya karşı giriştiği operasyonları, Bağdat’ın bölgedeki etkinliğini güçlendireceğini ve İran’ın müttefik kabul ettiği Iraklı Kürtlerin zayıflayacağını iddia ediyordu. İran, Türkiye’nin gerçek niyetinin Musul ve Kerkük’ü geri almak olduğunu iddia ederek Iraklı Kürtleri Ankara’ya karşı kışkırtıyordu.  İran-Türkiye ilişkilerindeki bu gerilim 1990’ların sonuna doğru düşmeye başladı.

İran-Türkiye ilişkilerindeki PKK gerginliği Muhammet Hatemi’nin(1997-2001/2001-2005) cumhurbaşkanı olmasıyla azalmaya başlamıştır. Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde İran ve PKK arasında yaşanan sıcak çatışma gündeme damgasını vurmuş; bu çerçevede gelişmeler, İran ve Türkiye arasında PKK bağlamında işbirliğini gündeme getirmişti. Özellikle 2003’ten sonra İran güvenlik güçleri ve PKK terör örgütü elemanları arasındaki sınır çatışmaları, İran'ı PKK konusunda tutum değişikliğine zorlamıştı. Nitekim Tahran, Temmuz 2004’te PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiş ve buna karşılık da Türkiye, İran karşıtı olarak silahlı mücadele eden Halkın Mücahitleri Örgütü’nü terör listesine almıştı.

 İran'ın PKK’ya karşı tutumunun değişmesinin farklı nedenleri vardır. ABD, Irak'a yerleşmiş ve Kuzey Irak'ta Kürt yapılanmasının güçlü ve güvenilir bir temelde yürümesi için zemin hazırlamıştı. İran, ABD-Iraklı Kürtler arasındaki yakın ilişkinden endişe duymaya başlamıştı. Bu dönemde İran, ABD karşısında direnebilmek için komşuları ile iyi ve güvenilir bir ilişki kurması gerektiğini düşünmekteydi. İran, Türkiye ile PKK’ya karşı işbirliği yaparak, Türkiye’yi, ABD ve İsrail'in kendisine karşı faaliyetlerinden uzak tutmak istemekteydi. İran'ın terör konusunda Türkiye ile işbirliğine girmesinin bir diğer önemli sebebi de, Halkın Mücahitleri Örgütü olmuştu. Bu örgütün beş bin silahlı elemanı Irak’ta bulunmaktaydı. Dolayısıyla bu durum İran’ı endişelendirmiş ve İran, Halkın Mücahitleri Örgütü’nün kendisine karşı kullanılmasından korku duyarak Türkiye'nin işbirliğine ciddi şekilde ihtiyaç duymaya başlamıştı. İran'ı PKK'ya karşı mücadele etmeye iten diğer bir neden, bu örgütün İran içinde PJAK isimli bir örgüt kurması olmuştur. İran, PKK’ya uzun süre ülke içinde siyasi faaliyet alanı sunmuş, PKK da bu güvenlik desteği altında güç kazanmayı başarmıştır. PKK İran’ın güvenlik desteği çerçevesinde ülke içinde büyümeye çalışmış ve faaliyetlerini örgütlü hale getirmek istemiştir. Bu doğrultuda, Mart 2004’te PJAK adlı örgütü kurmuş ve İran içinde çalışmalarına başlamıştır.

İran-PKK ilişkisi Arap Baharı sonrası yeniden düzelmeye başladı. İran-PKK ilişkisinin değişimini anlamak için Arap Baharı sonrası İran-Türkiye ilişikleri, bölgesel güç dengeleri ve İran’ın değişen küresel konumunu analize dahil etmek gerekir. Arap Baharı sonrası Türkiye ve İran Ortadoğu’da çatışmalı bir jeopolitik mücadele içine girmiştir. Bu mücadele alanı Irak, Suriye, Yemen dahil bütün Ortadoğu’yu kapsamaktadır.. İran, Türkiye’nin diplomatik ve siyasi girişimlerini kendi aleyhine görmekte ve Türkiye’nin nüfuz ve imkân alanını sınırlandırmak, daraltmak istemektedir.  Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu’da jeopolitik, ideolojik ve siyasi rekabete tutuşan İran-Türkiye ilişkilerinin mantığı ve özellikleri artık değişmiştir. Bugün İran-Türkiye ilişkilerini Kasr-i Şirin Anlaşması (1639) metaforuna sıkıştırarak analiz etmek mümkün değildir.  Arap Baharı sonrasında şekillenen Ortadoğu’ya baktığımızda, İran’ın Ortadoğu siyasetini Amerika ya da İsrail karşıtlığı üzerinden analiz edemeyiz. İran ile ABD’nin bölgede görüldüğünden daha fazla ortak çıkarı var ve bir çok alanda işbirliği içindeler. Afganistan, Irak ve Suriye’de İran ve ABD doğrudan veya dolaylı işbirliği içindedir. İran’ın Ortadoğu siyaseti Amerikan karşıtlığının ideolojik sınırlarını aşmıştır. Arap Baharı, Suriye krizi, IŞİD sorunu, Şii - Sünni çatışması ve başka faktörler Ortadoğu siyasetinin mantığını değiştirdi. Yeni şekillenen Ortadoğu’da İran artık sistem karşıtı bir unsur değil. İran sisteme dahil edilirken, AKP yönetimindeki Türkiye sistem dışına itiliyor. Yeni dönemde batı, İran’a alan açarak Suudi Arabistan ve Türkiye’yi dengelemek istiyor. İran’ın bölgesel siyaseti ideolojiden arındıkça bölgedeki jeopolitik ve etno-mezhepsel mücadele derinleşiyor, genişliyor ve keskinleşiyor. İran’ın Sünni Araplar ve Türkiye ile yaşadığı sorunların kökeninde bu değişimin olduğu açıktır.

İran bu süreçte yeniden PKK’ya dönmüştür. Murat Karayılan’ın “İran’ın PKK ile iletişimini, örgütle ilişkisinin en kötü olduğu dönemde bile koparmadığı” sözü İran-PKK ilişkisini en iyi şekilde ifade ediyor. 1984’ten günümüze kadar İran-PKK irtibatı hiçbir zaman kesilmemiştir. , Türkiye’yle ilişkisinde Kandil’e ihtiyacı olabileceği ihtimalini hiçbir zaman reddetmemiştir. Nitekim Arap Baharı sonrasında bu ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Arap Baharı sonrasında İran, Kandil ile yeni bir ilişki modeli geliştirmeye yönelmiştir özellikle de Suriye krizi sonrası bu yeni ilişki modeli daha belirgin hale gelmiştir. İran, PKK’yı destekleyerek Türkiye’nin Ortadoğu siyasetini değiştirmek ve özellikle Suriye konusunda ya Tahran’ın görüşünü kabullenmesini ya da iddiasından vazgeçmesini istemektedir.

 İran Türkiye’nin PKK ile mücadelesini desteklememektedir. İran basını Türkiye aleyhinde yazılar ve haberlerle doludur. İran basını Türkiye’yi ”Kürtlerin düşmanı” ve “IŞİD’in en büyük hamisi” gibi sunuyor. İran’ın devlete yakın bazı sivil toplum kuruluşları Birleşmiş Milletler’i Türkiye’yi Kürtlere katliam yaptığı iddiasıyla cezalandırmaya çağırmaktadır. Ankara, PKK ile mücadeleye başladığı sırada Hasan Ruhani İran’ın Kürdistan bölgesinde “Yaşasın Kürdistan” diyerek Ankara’nın meşruiyetini sorgularken, İçişleri Bakanı Kandil’de fotoğraf çektirmekte ve  İran Genelkurmay Başkanı Ankara’nın girişimlerini “yanlış ve sonuçsuz” diyerek eleştirmektedir.

Yeni dönemde İran-PKK yakınlaşmasını PKK’nın Ortadoğu’da değişen konumu nedeniyle sadece İran-Türkiye ilişkisi çerçevesinde analiz etmek mümkün değildir. PKK 2003’ten itibaren bölgeselleşmeye başladı. İran’da PEJAK, Suriye’de PYD ve Irak’ta Demokratik Çözüm Partisi’ni kurarak bu stratejisini gerçekleştirmek istemiştir. PKK’nın 2003’teki bu girişimi o dönem istenilen sonucu vermedi, hatta PKK’yı güçlendirmek yerine zayıflatmıştı. PKK’nın bölgeselleşme girişimi, Arap Baharı ve özellikle Suriye krizi sonrasında netice vermiştir. Bu da PKK’nın konumunu değiştirmiştir. PKK’nın artık sadece Türkiye’de değil; İran, Irak ve Suriye’de bütün güçlerini hesaba katması gereken bir aktöre dönüştüğü açıktır. PKK’nın Ortadoğu’daki konumun değişmesi İran-PKK ilişkilerini de yeni bir aşamaya taşımıştır. Yeni dönemde İran’ın PKK’yı destekleme nedenleri de artmıştır. İran-PKK ilişkisine PYD yeni, güçlü neredeyse belirleyici bir unsur olarak dâhil olmuştur. PKK yeni dönemde İran’ın Suriye siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İran’ı PKK’yı desteklemeye ve onunla iyi ilişki kurmaya iten diğer bir neden de, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) güç mücadelesidir. İran Barzani’ye karşı PKK- KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) ile ilişkisini geliştirdi. Artık İran-Türkiye ilişkileri değişse bile, İran-PKK dostluğu devam edebilir.

İran, PYD Ve Suriye Kürtleri

Abdullah Öcalan’ın yakalanması PKK’yı belli bir süre şaşkınlığa ve belirsizliğe sürüklemiştir. Örgüt, 2002’de KADEK ve 2003’de KONGRE-GEL isimleri altında bu krizden çıkma çabasına girmiştir. Bu dönemde PKK sadece örgütsel olarak değil düşünsel olarak da bir bunalım içine girmiştir. Bu aşamada, Abdullah Öcalan tarafından “Demokratik-ekolojik toplum” ve bu çerçevede “Demokratik konfederalizm” tezi ortaya atılmıştır. Bu tez aslında PKK’nın uzun süredir savunduğu “Büyük Kürdistan” hayalinden koptuğunu göstermekte ve bölgedeki dört ülkede yaşayan Kürtlere konfederalizm modeli bir yönetim önerilmekteydi. Bu yaklaşım, “Kürt sorununa” yaşadıkları ülkeler sınırları içinde bir “çözüm arayışı” idi. KONGRE-GEL 2003’de bu öneri temelinde bir çatı örgüt olarak kurulmuştur. Bu çatı altında, Kürtlerin yaşadıkları dört ülkede kendilerine özgü örgütlenme ve parti kurma düşüncesi gündeme getirilmiştir. Bu çerçevede Türkiye için KADEK, İran için PJAK, Irak’ta Demokratik Çözüm Partisi, Suriye için ise (PYD)Demokratik Birlik Partisi kurulması kararı alınmıştır.  Bir süre sonra KONGRE-GEL ve KADEK fikri ortadan kaldırılarak PKK ismine geri dönülmüştür.

PKK; PJAK ve PYD’yi kurarak ABD’nin “bölgesel kurgu ve arayışlarında” yer almak istemiştir. ABD’nin Irak’ta yerleşmesi PKK’nın stratejisinde ve bölgesel duruşunda köklü bir değişime neden olmuş; PKK, geleneksel destekçileri olan İran ve Suriye’den uzaklaşmaya başlamıştır. Bu durum, PKK’nın ABD bağlamında bir misyon arayışında olduğunu göstermektedir. Bölgesel çatışma alanlarından iyi yararlanan PKK, yeni dönemde ABD’nin bölgesel tasarımı kapsamında yer almak istemiştir. PKK, bölgesel ve küresel dengelerin değiştiğini, bu durumda bölgedeki geleneksel destekleyicilerine daha fazla güvenemeyeceğini anlamıştır. PKK’ nın bu bölgeselleşme girişimi Suriye’de sonuç vermemişti. Suriyeli PKK’lıların da örgütten ayrılarak Demokratik Birlik Partisi’ne katılmaları sonucu örgütün zayıflamaya yol açacağı gerekçesiyle PKK, Suriye’de etkin faaliyet alanı bulamamıştı.  PKK’nın bu bölgeselleşme girişimi İran, Suriye ve Türkiye arasında PKK merkezli güvenlik işbirliğinin artmasına neden olmuş ve bu da PKK’ nın hareket alanını ciddi şekilde sınırlandırmıştı.  Nitekim Tahran bu süreçte PKK’yı terör örgütü olarak tanımış ve onunla askeri olarak çatışmaya girmişti. Ayrıca ABD, PJAK’ı terör listesine alarak PKK’yı hayal kırıklığına uğratmıştı.  Aynı sürçe İran ve Suriye’nin PKK/PEJAK/PYD konusunda işbirliği artmıştır.  

İran ve Beşar Esed’in PYD’ ye yönelik hasmane ilişkisi Suriye’de halk devrimi sonrası sona ermiş ve yerini ittifaka bırakmıştır. Nitekim İran,  Esed ile iyi ilişkisi olan PYD’yi desteklemektedir.  Salih Müslim’in defalarca İran’a gittiği ve Tahran’dan mutlu geri döndüğü biliniyor. İranlı yetkililer PYD’den memnuniyetlerini saklamıyor. PYD’nin varlığı, hem İran’ın Suriye siyasetiyle çelişmiyor hem de İran’ın stratejik hedefleriyle aynı doğrultuda olduğu söylenebilir. PYD, Esed’e karşı bir mücadeleye girmemiş, onunla iyi ilişki kurmuştur. PYD’nin bu girişimi Suriye Kürtlerinin önemli bir bölümünü Esed karşıtı bir süreçten uzak tutmuştur. PYD, Esed karşıtı cephede yer almayarak Suriye muhalefetini ideolojik, siyasi ve askeri olarak bölmüştür. Böylece Esed’ın daha stratejik olarak gördüğü alanlarda yoğunlaşmasına imkân sağlamıştır. İran, PYD’yı destekleyerek PKK’yı, İran ve Iraklı Kürtleri de Esed’e karşı olmaktan uzaklaştırmıştır. İran, PYD’yı destekleyerek hem Türkiye iç siyasetinde PKK ve HDP üzerinden etkin olabilmek hem de AKP’nin Suriye siyasetinin sorgulanmasına yol açarak Ankara’ya karşı kamuoyu baskısını artırmak istiyor. Suriye’nin bölünme ihtimali Türkiye’deki güvenlik ve milliyetçi kaygıların artmasına yol açıyor. İran, PYD’yi destekleyerek Türkiye - Suriye sınırının PYD kontrolüne geçmesini ve Türkiye’nin Suriye üzerinden Arap dünyasına kara sınırının kesilmesini istiyor. İran bu yolla Ankara’nın güvenli bölge ve IŞİD’den arındırılmış bölge gibi tezlerini gerçekçi olmaktan çıkarak Türkiye’nin Suriye muhalefetiyle de bağını koparmak istiyor. Tahran bu yolla Ankara’yı Beşar Esed’i kabullenmeye zorluyor. İran’ı PYD ve kantonları desteklemeye iten diğer bir neden de IŞİD faktörüdür.

İran, Suriye’deki savaşa taraf olarak seçeneklerini tüketerek Esed’e mecbur kalmıştır. Esed iktidardan giderse, İran’ın Suriye’deki konumu ciddi şekilde sarsılacağı açıktır. İran açısından Suriye, Irak gibi değil. Irak’ta Şiiler çoğunlukta ve üstelik İran’ın Iraklı Kürtlerle de ilişkileri de iyidir. Suriye’de İran’ın müttefikleri azınlıkta ve muhtemel bir iktidar değişiminde bugünkü konumlarını kaybedecekleri bellidir. Bu nedenle İran, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmak istiyorsa PYD ile ilişkisini iyi tutmak zorundadır. PYD’nin kurduğu kantonların Irak’ın kuzeyindeki IKBY(Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi) tecrübesiyle birlikte bölgesel güç dengeleri, Suriye iç bölünmüşlüğü, batılıların PYD ile ilişkileri, PKK faktörü, IŞİD ile yaptığı mücadeleyi de hesaba kattğımızda, geçici olmayacağı ve büyük ihtimalle kalıcı konum elde edeceği söylenebilir.  Bu da İran’ı PYD ile ilişkisini sürdürmeğe iten diğer bir nedendir.  İran’ın PYD’ye dikkatinin diğer bir nedeni de başta ABD olmakla birlikte batılıların PYD’ye gösterdiği ilgidir. İran - PYD ilişkisinin şekillenmesinde Tahran-Kandil ilişkisinin de etkisi büyüktür. İran, PYD’yı desteklemeyerek PKK ile olan ilişkilerini de güçlendiriyor. İran bu vesile ile Türkiye’de Kürt milliyetçiliğini kışkırtmakta ve Kürtlerle Türk devleti arasında Kobani olaylarında yaşandığı gibi duygusal bölünmeye yol açmaya çalışmaktır. 

Suriye’deki kantonlar PKK için bir üs niteliğindedir. PKK bu kantonları Abdullah Öcalan’n “demokratik ulus” tezinin laboratuarı gibi değerlendirerek dünyaya “demokratik ulus” modeli gibi sunacakları bir prestiji projesi gibi sunuyorlar. PKK’ya göre aslında Suriye’deki kantonlar Türkiye’de hayata geçirilmesi istenilen   “demokratik ulus” projesi için de bir deneme, test ve prova niteliği taşımaktadır. PYD; PKK’nin önemini, pazarlık gücünü, uluslararası destek ve meşruiyetini artırmıştır. Ayrıca Türkiye’ nin dillendirdiği “PKK’nın silahsızlandırılması” önerisi PYD’nin varlığı nedeniyle fiilen ortadan kalkmıştır.

 

Salı Kasım 28
Suriye'de erken iyileşime, son yıllarda önem kazanan bir değişken olarak öne çıkıyor. Bu kapsamda, Ümran Stratejik Araştırmalar Merkezinin, Mardin Artuklu Üniversitesi işbirliğiyle “Suriye'de Erken İyileşme: Gerçeklik ve Gelecek Perspektifleri” başlıklı…
Kategori  Faaliyetlerimiz 
Çarşamba Kasım 22
Umran Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Mardin Artuklu Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen "Aksa Tufanının Suriye'deki Gelişmelere Etkisi" konulu panele katılmanızdan memnuniyet duyarız. Davetiye AyrıntılarıDavet Türü: Genel Katılım Şekli: Yüz yüze Tarih :…
Kategori  Faaliyetlerimiz 
Perşembe Ağustos 11
Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi, İstanbul Medipol Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Merkezi (AKAM) ve Karadeniz Stratejik Araştırmalar Derneği (KASAM) işbirliğiyle 15 Kasım 2022 tarihinde İstanbul Medipol Üniversitesinde gerçekleşecektir. Konferansın ana teması Suriye'deki…
Kategori  Faaliyetlerimiz